|
#1
| |||
| |||
| Hititler Troya ve Hititler Brad Pitt'in başrolünü oynadığı Troy beyaz perdede seyirciyle buluştu. Schliemann'ı etkileyen ve arkeoloji biliminin başlamasına neden olan Homeros'un İlyada efsanesini; ***** Amerikan film formatına sokulmuş olsa da, büyük bütçeli bir filmde izlemek hoştu. O kadar ki filmde Akalılar veya Argos oğulları yerine Grekler denmesine aldırmadım. Filmin bir yerinde az da olsa Hititlerden bahsedilmesi güzeldi. Peki Troyalılar ile Hititler arasında nasıl bir ilişki var? Pınar Arpaçay'ın mükemmel çevirisiyle O.R.Gurney'in Hititler kitabından okuyalım: E. Forrer, Homeros devrindeki Akakları, hatta Atreus, Eteokles ve Andreus, gibi belli kişiliklerin isimlerini Hitit metinlerinde tespit ettiğini bildirmiş ve büyük bir sansasyon yaratmıştı. Bu görüşle birlikte ardından gelen tepkilerden Giriş Bölümü'nde bahsedilmişti. Bazı gerçekler ile bunlar üzerine yapılan tartışmaları şimdi sunabiliriz. Hitit metinlerinde Ahhiyavâya da bazen de Ahhiyyö olarak geçen ülke ihtilaf konusu olmuştur. Kısa olan şekline ancak iki metinde rastlıyoruz, bunlar: Artık İÖ 15. yüzyılda I. Arnuvanda'ya atfedilen 'Madduvatta'nın İddianamesi' metni ile muhtemelen aynı döneme ait bir fal metnidir. Bu metinlerden kısa olan ismin daha eski olduğu anlaşılmaktadır. Maddu-vatta metninde, yukarda açıklandığı gibi, 'bir Ahiyyâ adamı'nın, Atta-rissiya'nın, Madduvatta'yı ülkesinden kovmuş ve böylelikle Hitit divanına sığınmış olduğu söylenmektedir. Metnin yazarının babası, I. Tudhaliya olmalıdır (daha önce II. Tudhaliya demiştik). Zippaşla dağlık arazisinde ona bir prenslik vermişti, böylece Hatti Ülkesi'nin yakınında kalması sağlanmıştı. Fakat burada bile Attarissiya yine saldırdı. Hitit kralı, generallerinden birinin kumandasında askeri bir birlik gönderdi ve savaş yapıldı. Attarissiya'nın komutasında yüz savaş arabası ve bilinmeyen sayıda piyadesi vardı. Buna rağmen daha sonraları Madduvatta'nın Attarissiya ile askeri güçlerini birleştirip, Hitit kralının Hitit hakimiyetinde olduğunu iddia ettiği Alaşia'ya yapılan saldırıya katılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bahsi geçen Alaşia Kıbrıs'tır ya da en azından Kıbrıs'ın bir kısmıdır. Alaşia'nın Hititlere bağımlı olduğuna dair daha önce bir şüphe duyulmasına rağmen, Alaşia deniz kuvvetlerine karşı kazanılan bir zaferin kayıtlı olduğu bir Hitit metninin keşfedilmesinden sonra böyle olduğu kesinlik kazanmıştır. Buna rağmen hangi hakla bir kara ülkesinde yer alan Hititlerin bu adanın, bu kadar erken bir dönemde, kendilerine ait olduğunu iddia etmiş olmalarını insan merak ediyor. Diğer metinlerin hepsinde uzun şekli olan Ahhiyavâ kullanılmıştır. İlk kez bir duanın bulunduğu bir tablet parçasında karşılaşıyoruz. Bir kral önce babası ile annesinden, sonraki satırda ise Ahhiyavâ'ya bir sürgünden bahsediyor ve herhalde annesini kastediyor. Forrer, belki de isabetli olarak, bu metni II. Murşili'ye atfetmiş ve annesinin bir Akalı prenses olduğu sonucuna varmıştır. Ulaştığı bu sonuç muhakkak ki kesin değildir. Aslında Murşili'nin annesinin bir Hitit prensinin kızı olduğu sanılıyor. En fazla söylenebilecek olan, sürgün için tercih edilmiş olan bu ülkeyle, babasının (Şuppiluliuma'nın) dostane ilişkiler içinde olduğudur. II. Murşili'nin yıllıklarında, üçüncü yılda, Ahhiyavâ ile Millavanda Kenti (burada 'ülke' olarak geçiyor) arasında bir bağ olduğunu ilk defa görüyoruz. Fakat tablet o kadar çok yerinden kırılmış ki, birçok şekilde, değişik parçalar bir araya getirilebilmekte ve mümkün olabilen değişik anlamlar çıkartabilmektedir. Dördüncü yıla ait bir tablette de aynı güçlükle karşılaşıyoruz. Bu hakikaten bir şanssızlıktır; çünkü, bu kınk tablette bir gemiden bahsediliyor ve eğer pasaj kolaylıkla okunabilseydi belki de Ahhiyavâ'nın denizaşırı bir ülke olup olmadığı meydana çıkabilirdi. Kral Murşili'nin hükümdarlığı esnasında hastalandı ve rahipler ilahi kızgınlığın nedenini bulmaya çalıştılar. Üzerinde falcıya sorulan sorular ve alınan cevapların yazılı olduğu büyük bir tablet vardır. Bu soruşturmadan Ahhiyavâ tanrısı ile Lazpa(s) tanrısından bir çare olabilecekleri ümidiyle dilekte bulunulmuş ve bu tanrılar için uygun ritüelin yapılabilmesi için soruşturma yapılmış olduğunu öğreniyoruz. Bu da Hatti ile Ahhiyavâ arasındaki dostane ilişkilerin bir başka delilidir. Lazpas ismi Lesbos ile eşlenmek istenmiştir. Elimizdeki en önemli belge ise, Tavagalava Mektubu olarak bilinen, Ahhiyavâ kralına hitaben, ismi tespit edilemeyen yaşlı bir Hitit kralı tarafından yazılmış bir mektuptur. Mektup üç tabletten oluşmaktadır ve elimizde üçüncüsü ve muhtemelen de birinci ya da ikincisine ait bir tablet parçası mevcuttur. Buradaki yazılar ima ve kinayelerle doludur ve zor anlaşılmaktadır. Aynı zamanda da çok yıpranmış. Yine de fazlasıyla ilgi çekicidir. Piyamaradus isimli bir kişinin, eskiden yüksek rütbe sahibi olan bir Hititli yağmacılığa yönelmiş, muhtemelen tamamı olmasa da bir parçası Hitit İmparatorluğu'nun bir eyaleti olan Lukka Ülkesi'ne akınlar gerçekleştirdiği ve memnuniyetsizliğe neden olduğu anlaşılıyor. Hareket noktası komşu Millavanda kentiydi (başka bir yerde Milavata olarak geçer), ancak bu kent Hitit hakimiyetinin dışındaydı ve dolaylı olarak Ahhiyavâ kralının kontrolü altındaydı. Mektubun esas amacı Piyama-Raduş'un yargılanmak üzere iade edilmesi için Ahhiyavâ kralı üzerinde baskı yaratmaktı ve böylece Lukka'daki karışıklıklara son vermekti. Lukka halkı önce Ahhiyavâ kralının kardeşi olan Tavagalava isimli kişiye başvurmuş, (mümkün olabilir çünkü çok yakındı) sonra da, Attarimma Kenti saldırıya uğradığı zaman, Hitit kralını yardıma çağırmıştı. Bundan şu anlaşılıyor ki, Lukka, Hatti ve Ahhiyavâ gibi iki büyük devlet arasında tampon bir bölgeydi ve sınırları da tam olarak belli değildi. Piyama-Raduş, muhtemelen Lukka'nın bir kısmında hakimiyetini kurarak Hitit kralından kendisini bir vasal olarak tanıması için talepte bulundu. Hitit kralı, öyle görünüyor ki pek istekli olmadığı için, elçi olarak tahtın mirasçısı olan oğlunu Piyama-Raduş'u huzuruna getirmesi için gönderdi. Fakat, Piyama-Raduş buna yanaşmadı ve bulunduğu yerde tanınmak isteyerek onunla gitmeyi rddetti. Bununla birlikte Hitit kralı Lukka Ülkesi'ndeki isyanı bastırdıktan sonra Ahhiyavâ kralından, Millavanda'daki ismi Atpaş olan temsilcisine Piyama-Raduş'u iade etmesini emrettiğini anlattığı bir mektup aldı. Kral bu yüzden Millavanda'ya hareket etti, fakat vardığı zaman Piyama-Raduş'un bir gemiyle kaçmasına izin verilmiş olu-duğunu gördü. Bu da ayrı bir şikâyet konusu yapılmıştır. Burada, Milla-vanda'nın bir sahil kenti olduğu gösterilmektedir. Mektubun geri kalan kısmı, Ahhiyavâ kralına Piyama-Raduş'un iadesi için, onu ikna etmek üzere çeşitli telkin ve teklifleri içermektedir. Bu tekliflerden özellikle ilginç olan bir tanesi şöyledir: Mektubu getiren habercinin, Piyama-Raduş'un emniyeti için rehin olarak alıkonmalı, 'çünkü' der Hitit kralı, 'bu haberci önemli bir kişidir. Gençliğimden beri savaş arabamda benimle gelen bir seyistir, sadece benimle değil aynı zamanda kardeşin Tavagalava ile de'. Bu, Hatti ve Ahhiyavâ arasında ya da en azından kraliyet mensupları arasında bir zaman çok yakın ve samimi ilişkilerin mevcut olduğunun delilidir. Aslında mektubun havası dostane ve saygılıdır. Ahhiyavâ kralının durumun tamamının farkında olamayacağı ve kendisine uygun bir biçimde açıklandığı taktirde razı olmasının mümkün olacağı ima edilmektedir. Ancak şu da açıktır ki, Millavanda'daki Ahhiyavâlılar oldukça özgür bir biçimde hareket etmektedirler ve öyle ki; Ahhiyavâ kralı ise uzakta bir figürdür ve Millavanda'da meydana gelen olaylara tam olarak hakim olamamaktadır. Forrer'in Tavagalava'nın 'Aeolian' (İonyalı) bir kral olduğunu ileri sürmesi metnin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır, çünkü Tava-galava isminin, Orkomenos kralı Andreas'ın oğlu olan Eteokles ile ses benzerliği dışında başka hiçbir ortak tarafı yoktu. Ancak ne bu, ne de Forrer'in yukarıda bahsedilen kehanet metninde Andreas'ı keşfettiğine dair iddiası daha iyi bir dayanak teşkil etmemektedir. Piyama-Raduş ve Atpaş'ın faaliyetleri başka birçok metinde söz konusu edilmiştir. Ancak bunların hepsi ne yazık ki tablet parçalarıdır. Bunlardan biri, II. Murşili'nin hükümdarlığının dördüncü yılından Muvatalli'nin hükümdarlığı sırasındaki bir zamana kadar, Şeha Nehri Ülkesi kralı olan Manapa-Tarhundaş tarafından ismi bilinmeyen bir Hitit kralına yazılmıştır. Diğerlerine göre ise bu faaliyetler III. Hattuşili'nin hükümdarlığı zamanına kadar devam etmiştir. Tavagalava Mektubu'nu ismi en son geçen kral tarafından yazılmış olduğuna inanmak için pek çok iyi neden vardır. O dönemin Yakındoğu dünyasının güçleri içindeki Ahhiyavâ'nın durumu için IV. Tudhaliya ile Amurru kralı arasında yapılan antlaşmanın bir pasajı önemlidir. Pasajda şöyle denmektedir: "Bana denk olan krallar Mısır Kralı, Babil Kralı, Asur Kralı ve Ahhiyavâ Kralı" ifadesi kullanılmıştır. Ancak, "Ahhiyavâ Kralı" ibaresi silinmiştir (bazı işaretler hâlâ okunabilse de). Gerçekten de o dönemin güçlü devletlerinden biri olmamış olsaydı, tableti yazan kâtibin Ahhiyavâ kralının ismini yazması da mümkün olmazdı. Ancak, öyle günüyor ki, ismin silinmiş olması Hitit kralının gerçeği resmen tanımak istemediğine işaret etmektedir. Antlaşma, Amur-ruların bu güçlerle olan ilişkilerine dair düzenlemelerin sıralanmasıyla devam eder. Ne yazık ki Ahhiyavâ ile ilgili olan kısım çok kötü kırılmış (birçok kez olduğu gibi), ancak şu kadarı açıktır ki Amurru ile Ahhiyavâ arasındaki temas bir Ahhiyavâ gemisinin Suriye sahillerine gönderilmesi biçimindedir. Son olarak, bir Hitit kralının bilinmeyen bir vasala -muhtemelen Milavata hükümdarı (Millavanda)- 'oğlum' diye hitap ettiği ve samimi bir tavırla, anlaşılan vasalın babasının göndermiş olduğu bazı rehinelerin geri dönüşü de dahil, anlaşmazlık meselelerini tartıştığı fazlasıyla parçalanmış bir mektup vardır. Bu mektupta Ahhiyavâ kralının ismi geçmemektedir. Fakat Piyama-Raduş'un durumu bir örnek olarak ortaya konuyor ve Tavagalava Mektubu'nun arzu edilen etkiyi gösterdiği belirtiliyor. Bu tablette yazı, stil ve ifadenin en son özellikleri görülmektedir ve mektubun sonunda iki yerle ilgili, Avama ile Pina, bir sınır ihtilafına dair bir ima vardır, ki yankısını IV. Tudhaliya'ya ait yeni çözülmüş olan hiyeroglif metninde bulmaktadır. Piyama-Raduş'un neden olduğu karışıklıklardan sonra Hititler Millavanda'ya hakim olmayı başardılar. Hatti ile Ahhiyavâ arasındaki ilişkilerin tarihi özet olarak bundan ibarettir. Başlangıçta, Ahhiyavâ ismi sadece, Anadolu'nun batı bölgelerinde ve Kıbrıs Adası'nda yağma yapan bir kabile olarak görülmektedir. Bir ya da iki nesil sonra iki ülke arasında dostane ilişkiler kurulmuştu: Ahhiyavâ kralının akrabaları savaş arabası sürme tekniği hakkında eğitim görmek üzere Hatti'ye gönderilirken, Ahhiyavâ tanrıları Hatti'ye kralın hastalığını iyileştirmek için getirildi. Muvatalli'nin ve Hattuşili'nin zamanında ilişkiler yine gerginleşti. Bu defaki neden diğer bir yağmacı olan Piyama-Raduş'tur. Fakat artık Ahhiyavâ kralının gücü artmıştı. Hatti kralı protesto mektubunu, gücendirmekten sakındığının bir delili olarak, saygıdan dolayı ona hitaben yazmıştı. IV. Tudhaliya döneminde ise en azından bir kâtip, bir an için bile olsa onu Mısır, Babil ve Asur kralları ile eşit kabul etmiştir. En son kaynakta, Şeha Nehri Ülkesi civarında faaliyette bulunan bir kişi olarak görülür, ki bu nehir kesinlikle, batıya doğru Ege Denizi'ne dökülen nehirlerden biridir. Ahhiyavâlılar belli ki güçlü ve denizci bir halktı. Gemileri Suriye (Amurru) sahillerine kadar ulaşmaktaydı. Attarissiya gibi bir lider tek başına Anadolu içlerinde askeri bir varlık gösterebiliyordu. Bu halk dört noktadan Hitit imparatorluğu üzerinde etkili oldu: Lukka, Şeha Nehri, Zippaşla ve Alaşia. Fakat bu bilgiler Ahhiyava'nm lokalizasyonu hakkında yardımcı olmamaktadır. Alaşia ile teması muhakkak ki deniz yoluylaydı ve diğer Hitit eyaletlerinin hiçbirinin yeri kesin olarak tayin edilememektedir. Hatta, daha sonraları Likya olarak tanımlanan Lukka'nın bile yeri kesin değildir. Sadece ve sadece bir tek kentin bir biçimde Ahhiyavâ kralına ait olduğundan bahsedilmektedir: Millavanda. Ama Millavan-da'da Ahhiyavâ Krallığı'nın bütünleyici bir parçası değildir. Ayrı bir arazi parçasıdır. Her ne kadar 'Tavagalava Mektubu'nda hükümdarının Ahhiyavâ kralına itaat ettiği bildiriliyorsa da 'Milavata Mektubu'nda Hitit kralının bir vasalı olduğu kayıtlıdır. Bütün bu yazışmalardan Ahhiyavâ kralının Millavanda meseleleriyle yakın bir ilgisi bulunmadığı ve ancak burası hakkında kendinin alt kademesinde bulunanlardan yanıltıcı bilgiler aldığı anlaşılmaktadır. MÖ 1400'de Minos Hanedanlığının düşmesinden sonra 12. yüzyılda Dor istilâsına kadar geçen zaman süresince denizlerin hakimiyeti, sıkı biçimde, Homeros tarafından Achaioi olarak adlandırılan, Mikeneli Greklerin elinde olduğu bilinmektedir. Akahlarm atölyelerine ait tanınmış ürünlerine, her birinde önemli Aka yerleşimlerinin yer almış olduğu adalarda, özellikle de Kıbrıs, Girit, Rodos adalarında, bol miktarda rastlanmaktadır. Bu ürünler Suriye ve Kilikya'daki bazı sit alanlarında çokça, Anadolu'da ise güney ve batı sahilleri boyunca çeşitli noktalarda, özellikle Miletos'ta, tek tük görülmüştür. Pamphylia'da arkaik bir lehçenin kullanılmakta oluşu, arkeolojik olarak destek bulmasa da, bu bölgelerde Aka yerleşimlerinin var olduğunu düşündürmüştür. Bu nedenle Forrer Ahhiyawâ'yı teorik olarak A%cuFa (Achaiva) ile eşitlemekte tereddüt etmedi. Millavanda'yı da Pamphylia'da-ki Milyas'a yerleştirdi. Yine de, kla*** Achaia'nın (İon dilindeki Achüe) orijinal şeklinin Achaivâ değil, Achavuıia olması gerekir. F. Sommer'in, bizim en eski otoritemiz olan Homeros'un kelimenin Achaiia değil de Achaiis şeklini kullanmış olmasından dolayı bizim de İÖ 7. yüzyıldan önce kelimenin Achaiis şeklinin var olduğunu farz etmeye hakkımız olmadığına dayandırdığı iddiasına itibar etmemiz uygun değildir, zira Homeros kendi manzum ifade tarzının vezni nedeniyle bu şekli kullanmaktaydı. Özellikle Mikenelilerin yazılarının deşifre edilip Grekçenin en eski şeklini konuşmuş oldukları ortaya çıktıktan sonra, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Achaivia isminin Mikenelilerin kullandığı dilde 'Akaların Ülkesi' ('Land of Achaeans') anlamına geldiğini doğru kabul edebilir. Hakikaten, Ahaivia ile Ahhiyavâ birbirlerine çok benzerler ama aynı değildir. Hititler iki yüzyıldan fazla bir süre Ahhiyavâlılarla ilişkide bulunmuşlardı ve eh yerine hh (bu, İskoç ya da Germen dilindeki eh değildir, daha ziyade gırtlaktan gelen sert bir k sesidir), ai yerine iya (kendilerinin fazlasıyla aşina oldukları bir diftongtur, yani iki sesli harfin bir hecede kaynaştırılmasıdır) ya da kelime sonlarında ia yerine a sesini kullanmış olmaları gerekmez miydi? Bunun nedeni açıklık kazanmamıştır. Hatta Ahhiyâ'nın eski şeklinin açıklaması ise çok daha zordur. Bu yüzden, Sommer ve diğer araştırmacılar tarafından, isimlerin benzerliğinin sadece bir rastlantıya dayandığı belirtilmekte ve Ahhiyavâ'nın Anadolu sahillerinde yer alan bir ülke olduğu varsayımına dair gerçeklerin tatmin edici biçimde açık olduğu görüşü korunmaktaydı. Forrer'in meseleye yaklaşımı önyargılı olarak damgalandı, çünkü metinleri soruşturması sırasında, ısrarlı bir biçimde Grekler ve Troyalılar hakkında atıflar bulmak çabasını sürdürdü. Fakat bu 'önyargı' için gerekçeler olduğu gibi kalır: En azından Kilikya'da ve muhtemelen Ege sahillerinde de, Mikenelilerin Hititlerle temasa geçmemiş olmaları mümkün değildir ve Ahhiyavâlılar hakkında, metinlerden zar zor toplayabileceğimiz az sayıdaki doğrular Mikeneliler hakkında bilinenlerle bağdaştırılabilir. Mesele, üzerinde uzlaşılmış bir çözüme hâlâ ulaşılmamış olan Hitit siyasi coğrafyasının ana problem olmasına dayanmaktadır. Hitit İmparatorluğu'nun en batı eyaletleri arasında yer alan Lukka, Şeha Nehri, Zippaşla ve Millavanda'yı buralara dağıtmak zordur. Ahhiyavâ Anadolu'da bir ülkeyse, Anadolu yarımadasının en batı kısmında bir yere yerleştrilmesi gerekir ve Ah-hiyavâlıların Amurru ve Alaşia ile denizyolu temasları önemsiz bir olaymış gibi açıklanamaz. Ahhiyavâlıların da Mikeneliler gibi denizelere hakim olmuş olmaları gerekir. Fakat Greklerin başarılı 'denizcilik' geleneği, Doğu Akdeniz'de aynı anda denizlerin asla birden fazla hakimi olmadığını göstermektedir. Öyle ümit edilmektedir ki, kısa zamanda, Anadolu'daki Hitit haritası üzerinde görüş birliği sağlanacaktır. Böylelikle, Ahhiyavâ değerinde bir ülkeye Hitit haritasında yer olup olmadığı meydana çıkacaktır. Eğer Ahhiyavâ Hitit haritası içinde yer almazsa, o zaman Ahhiyavâ halkıyla Akaların aynı insanlar olduğuna dair tarihsel gerekçeler öylesine güçlenmiş olacak ki, dil-yapısal engeller yıkılmak zorunda kalacaktır. Aslında birçok filolog, şimdiden, bu noktaya varmış ve isimlerin Hititçe ile Grekçe biçimleri arasındaki farklılıkları açıklamak için fikirler ileri sürmüştür. Eğer Ahhiyavâ halkıyla Akaların aynı olduğuna dair hipotezin en azından önemini koruduğu kabul edilirse, meselenin ayrıntıları üzerinde daha fazla ihtilaf çıkacaktır. Hititler tek bir Ahhiyavâ Krallığı tanımışlar gibi görünüyor. Arkeolojik deliller İO 14. yüzyıl ile 13. yüzyılın başlarında Yunan anakarası en azından Mikene krallarının hakimiyeti altında birleşik olduğunu göstermiştir. Acaba Ahhiyavâ, Mikene Krallığı'nın kendisi miydi? Yoksa, Kıbrıs, Rodos ya da Girit adalarından birinin krallığı mıydı? Böylelikle belli oranda bağımsızlığını koruyabilmiş olabilir. Hangisi olursa olsun, gemileri bulunacaktı. Fakat belki de Yunan anakarasındaki devletlerden birinin kralı olarak değil de Anadolu üzerinde bir seferde veya siyasi bir manevra içinde yer alan ada prensliklerinden birinin hükümdarı olarak düşünmek daha kolaydır. Grek efsanelerine dayanan bir olay Girit'te yeni kurulmuş olan 'Minos' Krallığı için uygulanabilir (Homerös'un şiirleri göstermiştir ki Zeus'un oğlu Minos bir Akalıdır, kahraman Ido-meneus'un soyundan gelmektedir ve Knossos'un eski 'Minos' Krallığı'nın hükümdarı değildir). Efsaneye göre Minos, adalardaki Karialı korsanları baskı altında tutabildiği güçlü bir donanmaya sahipti (Piyama-Raduş ile karşılaştırınız). Kardeşleri Sapredon ve Rhadamanthys, Karia ile Likya sahil bölgelerini koloni haline getirmişti. Bir de oğlu Deucalion vardı, ki ismi dikkati çekecek biçimde Tavagalava'mnkine benzemektedir. Ancak efsanede onunla Anadolu arasında bir bağ kurulmamış. Öte yandan, son yıllarda, Millavanda'nın Miletus olduğu üzerine görüş birliğine varılırken, Ahhiyava'nın Rodos ile tanımlanması büyük destek gördü. Diğerleri ise Ahhiyava'nın, hiç değilse orijin olarak, Troad'da konumlanan bir Anadolu krallığı olduğu ve Millavanda'nın da Cyzicus yakınlarındaki Müatoi topraklarını kapsadığı görüşünü benimsediler. Hatta 'Aeolien' kelimesinin Ahhiyavâ'dan sonuna bir etnik ek getirilerek türetilmiş olabileceğini de ileri sürdüler. Hitit metinlerinde Troia Kenti ile Troialı Aleksandros-Paris'in görülmesi ile ilgili birkaç kelime söylemek gerekir. Troia (Grekçesi) ile tanımlanmak üzere önerilen isim Hititçede Ta'ru-(u)'i-sa olarak yazılır ve birçok değişik biçimde okunabilir: Taruvisa, Tarovisa, Tarvisa, Truisa veya Troisa. Bu isim sadece bir kez, Assuva Ülkesi'nin bölge ve kentlerinin bir listesinde, geçmektedir ve başka yerde hemen hiç yoktur. Ancak bu listede yer alan bölge kentlerin birkaçı bilinmektedir ve listenin 'Lukka Ülkesi'nden başlayarak Hitit metinlerinden tanıdığımız ülke ve yerlere doğru karşı yönde genişlediğine dair genel bir görüş birliği vardır. Kısacası, diyebiliriz ki, Assuva, büyük ihtimalle, Anadolu'nun batı sahilinde bulunmaktadır, ve öyle ileri sürülmüştür ki, Asya Eyaleti tam bu yerde bulunmaktaydı. Assuva'dan bahseden metin, I. Tudhaliya'nın çok yıpranmış olan yıllığıdır. Tudhaliya bu bölgeyi ziyaret eden ilk Hitit kralıydı. Ta-ru - (u) I-sa en sonuncu arazi parçasıdır ve Assuva bölgesinin kuzeyinde en uç noktada bulunmaktadır. Ta-ru-(u)i-sa'nın Troad civarında bulunması ihtimali yüksektir. Bunun dışında, isimlerin kimliklerini kazanabilmelerini kolaylaştıracak elimizde başka hiçbir şey yoktur. Grek fonoloji esaslanna göre, Troisa'nın Troia'ya dönüştürülmesi esasında imkânsızdır ve bu özel durumda, kaidenin istisnasının yapıldığını düşünmek de doğru değildir. Bu zorluğun içinden çıkmanın tek yolu, Ta-ru- (u)i-sa"nın Ta-ru-i-ya'nın bir türevi olduğunu kabul etmektir. Bu da henüz hiçbir metinde bulunmamıştır (Karkişa ve Karkiya ile karşılaştırın). Bu metinde, Ta-ru- (u)i-sa'dan hemen önce, U-i-lu-si-ia'nın yazılı olduğunu görüyoruz, telaffuzu Vilusiya biçimindedir ve Homeros döneminin Ilios'unu hatırlatmaktadır. FiAioVorijinalidir ve bizi vasal bir krallık olan U-i-lu-sa ile (Viluşa) karşılaştırma yapmaya ***ürmektedir. Muvatali (IO 1300) bu krallığın hükümdarı Alaksandu'ydu. Bu ismin, İlios prensinin (Troia) ismi olan Aleksandros (Alias Paris) ile benzerliği dikkat çekicidir. Son olarak şunu belirtmeliyim ki, Bizanslı Stephanus tarafından muhafaza edilmiş olan bir efsane vardır ki, Caria'daki Samylia Kenti, Helen ve Paris'i misafir etmiş olan Motylos tarafından kurulmuştur (muhtemelen İsparta'dan Troia'ya olan seyahatleri sırasında). Burada, Muvatali ile Alaksandu arasındaki tarihi, vasallık antlaşmasını anımsıyoruz. Fonetik olarak bu denklemlerin hiçbiri imkânsız değildir. Ancak, teoride Ta-ru-i-ya'yı ve Anadolu'da Alaksandu olarak ifade edilen ismin Grekçeye Aleksander olarak geçmiş olabileceğini ve orijinal bir Grekçe isim olmadığını kabul etmekle mümkündür. Hititlerin Troad kadar batıya nüfuz etmediğinden kesinlikle emin olsak, bu hipotezden tamamen vazgeçeceğiz. Bunun aksine, Mısır metinlerine göre Drdny (Dardanianlar) (başka benzer bir isim bilinmemektedir), Kadeş Savaşı'nda Hititlerin yanı başında müttefik olarak savaşmışlardır. Vilusa kesinlikle batılı bir ülkedir ve Arzava Konfederasyonu'na bağlıdır. Ancak Hitit coğrafyasının nerelere kadar uzandığı aydınlığa kavuşmadığı sürece, Vüusa'nın yerleşim yeriyle ile ilgili tartışmalar bir son bulmayacaktır. |
|
#2
| |||
| |||
| Hititlerden Günümüze Dersler 1. Anadolu'da Asur Ticaret Sömürüsü Bundan dörtbin yıl önce Milattan önce üçüncü binin sonları ve ikinci binin başlarında Anadolu'da çok yaygın bir Asur ticareti vardı. Asurlu tüccarlar Anadolu halklarıyla yaygın bir ticaretin içine girmişlerdi. Anadolu'da Asur ticaret kolonileri vardı. Bu kolonilerin merkezi Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de bulunan Neşa (ya da Kaneş) Karumu'ydu. Anadolu'da yapılan kazılarda o döneme ilişkin ticari ilişkileri açıklayan pek çok tablet bulunmuştur. Bu tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla Asurlu tüccarlar Mezopotamya'dan çoğunlukla tekstil ürünleri ve kalay getiriyorlar, bunun karşılığında altın, gümüş ve bakır alıyorlardı. Özellikle Kapadokya bölgesi altın ve gümüş madenleri açısından zengin bir bölgeydi.Asurlu tüccarlar getirdikleri malların bir bölümünü kredili olarak sattıkları için bunların kayıtlarını tutmak zorundaydılar. Ticarete ilişkin tablet bolluğu buradan kaynaklanıyor. Asurlu tüccarlar için Anadolu çekici bir yerdi. Her şeyden önce birbirine yakın bir çok kent krallığı vardı. Dolayısıyla nihai hedefe gidene kadar gündüzleri yolculuk yapıp geceleri konaklayacak güvenli kentler bulunuyordu. Kentlerin kralları, kendi haraçlarını aldıkları sürece tüccarlara karşı barışçıl bir yaklaşım içindeydiler. Asurlular satış için Anadolu'ya getirdikleri mallarını eşeklerle taşıyorlardı. Eşeklerin iki yanında tekstil ürünleri ya da teneke taşınan ağzı kapalı heybeler vardı. Sırtında ise yol boyunca yenilecek yemekleri saklayan bir başka heybe. Asurlu tüccarların oluşturduğu ticaret kervanları içinden geçtikleri kentin kralına geçiş vergisi ödüyorlardı. Bu vergiler genellikle taşınan malın cinsine göre oransal olarak hesaplanıyordu. Bu tür vergileri ödemeden kentten geçmek ve malını satabilmek olanağı yoktu. Vergiden kurtulmanın iki yolu vardı: İlki, vergiden kaçınma biçiminde çıkıyordu ortaya. Kentin içinden geçmeyip dışarıdan dolaşılırsa vergi ödeme yükümlülüğü doğmuyordu. Buna karşın kent dışında özellikle geceleri kervanın saldırıya uğraması her an söz konusu olabiliyordu. İkincisi, vergi kaçakçılığıydı. Bunun yolu ise malları kente, nöbetçilerle anlaşıp, gizlice sokmaktı. Nöbetçilere verilecek pay, vergiden düşük olduğu sürece bu çekici bir seçenekti. Ama riski çok fazlaydı. Bunu yapan tüccar yakalanırsa, kent kralının onun mallarının tümüne el koyma hakkı doğuyordu. Anadolu'da bulunan Asur tabletlerinden tüccarların hangi kentte daha kolay vergi kaçakçılığı yapıldığı konusunda birbirleriyle yazışmalar yaptığı anlaşılıyor. Asurlular, Hurriler, Hattiler, o dönemde Anadolu'da yerleşik diğer kavimler ve sonraları Hititlere, kredili olarak sattıkları mallar için çok yüksek oranlı faiz uyguluyorlardı. Bulunan Asur ticaret tabletlerinden anlaşıldığı kadarıyla faiz oranları yüzde 30 ile yüzde 180 gibi yüksek oranlar arasında değişiyordu. Borçlarını ödeyemeyen yerel halk krallara şikayette bulunuyordu. Kötü hasat yıllarında borcunun teminatı olan ürünü elde edemeyen insanlar son derecede güç durumlara düşüyorlardı. Ya ailesinden birisini tüccara köle olarak veriyor, ya da bazen kendisi de dahil olmak üzere bütün ailesi köle oluyordu. Bazen yerel krallar bu tür borç - alacak ilişkilerini çözmek için borçların silinmesi hakkında yasalar çıkarıyorlardı. Söz konusu yasalar doğal olarak borçluyu kurtarırken alacaklıyı sıkıntıya sokuyordu. O nedenle de alacaklı, bu tür bir sıkıntıya düşmemek için kredili satış yaptığı kişinin ödeme yapmaması halini engellemek için başka kişilerin kefaletini alıyordu. (2) Aşağı yukarı 4000 yıl öncesinde Anadolu'da Asurluların katkısıyla da gelişen bir rüşvet, vergiden kaçınma, tefecilik düzeni kurulmuş olduğu anlaşılıyor. Milattan önce 1800'lerde Anadolu'nun ortasında nereden ve nasıl geldikleri henüz tam ve doyurucu olarak açıklanamayan Hititler ortaya çıktılar. Hitiler ilk ve ikinci kralları Pithana ve Anitta'nın önderliğinde Asur ticaret kolonisinin merkezi olan Neşa'yı ele geçirdiler. Neşa'nın ele geçirilmesi Asurluların uyguladığı tefeciliğin sonunu getirmiş olsa gerek. Bu gelişme Asur ticaret ve tefecilik sömürüsü altında inleyen komşu kent krallıklarında da Hititlere karşı bir sempati doğmasına yol açmış olsa gerek. Çünkü Neşa'nın ele geçirilmesi sonrasında Hititler, Anadolu'nun büyük bölümüne egemen oldular. (3) Hititlerin, ekonomik sorunu doğru bir çözüme kavuşturmak suretiyle Anadolu'ya egemen olmaları bugün için de önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir. 2. Kadeş Barış Antlaşmasından Nato Antlaşmasına Kadeş Savaşı M.Ö. 1275'de 4 Hitit Kralı Muvatalli ile Mısır Firavunu II.Ramses arasında Asi Irmağı kıyısındaki Kadeş Kenti yakınlarında gerçekleşti. Savaşın çıkış nedeni bugünkü Suriye sınırları içinde kalan Amurru ve Amka toprakları üzerindeki egemenlik iddialarıydı. Savaşı kimin kazandığı konusu uzun süre tartışmalı kaldı. Hatta Mısır'ın savaştan galibiyetle çıktığını iddia edenler çoğunluktaydı. Bunun temel nedeni Hititlerin bu konuda yazılı bir şey bırakmamış olmalarıdır. Oysa Mısır'daki tapınaklarda Ramses'in kendi yazdırdığı zafer metinleri var. Savaşın asıl galibinin Hititler olduğu konusunda bugün bir tereddüt yok. Çünkü uğrunda savaşılan topraklar sonuçta Hititlerde kalmış. Asıl önemli konu savaştan yaklaşık 15 yıl sonra imzalanan Kadeş Barış Antlaşması. Bu antlaşma Hitit Kralı III. Hattuşili ile Mısır Firavunu II.Ramses arasında imzalandı. (5) Antlaşmanın temel düzenlemesi bu iki ülkeden birisine yönelik bir saldırı ya da tehdide karşı ötekinin ona yardım edeceği ve savaşa birlikte gireceğini içeren düzenleme. Yani birisine yönelik tehdidin ortak tehdit olarak kabul edilmesini sağlayan düzenleme. Bugün Nato Antlaşmasının 5. maddesini incelediğimiz zaman aşağı yukarı aynı düzenlemeyle karşılaşıyoruz. 3. Hitit Hukukunun Üstünlüğü Hukukun üstünlüğü geçmişte de söz konusuydu. Ama bu üstünlük kısas hukukuyla ifade ediliyordu. "Göze göz, dişe diş" ifadesi kısas hukukunu simgelemekte kullanılan bir deyimdir. Yani birisi birisine kötülük etmişse cezası aynı kötülüğün kendisine de yapılmasıydı. Kısas hukukunun temelleri eskiye daynmakla birlikte bunu gelenekten çıkarıp yazılı hukuka dönüştüren Babil Kralı Hammurabi'dir. Başlangıçta Hitit hukukunun da kısas hukuku çerçevesinde yapılandığını biliyrouz. Zaman içinde, Hammurabi yasalarından yaklaşık 200 yıl kadar sonra Hitit Hukuku tazminat hukukuna dönmüş. Babil kralı Hammurabi'nin "Kısas Hukukundan" Hititlerin tazminat hukukuna geçişleri. Roma hukukundan çok daha eski bir atılım. Ne var ki tanıtılamamış.(6) Yasalarda kısas hukukundan tazminat hukukuna geçiş "eskiden" ifadesinin eklenmesiyle vurgulanıyordu. Buna bir örnek verelim: "Eğer bir tohum üzerine bir başkası tohum serperse onun ensesi saban üzerine koyulsun, iki koşum öküzü bağlansın birinin yüzü bu tarafa ötekinin yüzü o tarafa çevrilsin adam ölsün, öküzler ölsün ve tarla eski sahibine verilsin, eskiden böyle yapılıyordu, ve şimdi bir koyun adamın yerine, iki koyun da öküzlerin yerine konsun, bu kişi, tarlasına tecavüz ettiği kimseye otuz ekmek, üç kap iyi cins bira versin ve tarlayı daha önce ekmiş olan kimse onu kendisi için biçsin." (7) Hukuk sisteminin gelişmesiyle devlet yönetimi sisteminin gelişmesinin tam ortalarında bir yerlerde ünlü Telipinu Fermanı var. Telipinu Fermanı. Batıdaki primogenitur yönteminin ilk adımı. Hitit tahtına geçişler sürekli cinayetlerle olduğu için Kral Telipinu tahta geçişi bir kurala bağlıyor bu fermanıyla. Telipinu Fermanı özetle kralın ölümündenb sonra yerine birinci sıradaki oğlunun geçeceğini, ya da o yoksa hangi sürecin işletileceğini anlatıyor. Aslında telipinu da tahta I.Huzziya'yı öldürerek geçtiği halde böyle bir düzenleme yapmak gereksinimini duymuş. Yaklaşık 3500 yıl öncesinde böyle bir düzenleme son derecede önemli. Osmanlı İmparatorları böyle bir düzenlemedenm habersiz oldukları için Fatih Sultan Mehmed'de bu düzenleme kardeş katlini vacip görerek tuhaf bir cinayet aracı haline dönüşmüş. (8) Kuşkusuz genel kurala kişiye göre istisna getirme çabası bu. Fatih Sultan Mehmed birinci sıradaki oğlu Bayezid'i değil de ikinci sıradaki oğlu Cem'i tahta çıkarmak istediği için düzenlemeyi böyle yapmış olsa gerek. Ne var ki Telipinu yönteminin yerine Fatih yönteminin uygulanması Osmanlı hanedanı için bir ölüm fermanına dönüşmüş görünüyor. 4. İlk Demokrasi Denemesi Hitit kentlerinde yaşlılar meclisi var. Kent kralları ya da valileri bu meclisi bir çeşit danışma meclisi gibi kullanarak karar alıyorlar. Başkent Hattuşa'da ise bir Soylular Meclisi var. Bunun adı Panku. Panku, Hititçede "hepsi", "hep birlikte" demek. Panku hem yasama organı hem de yargı organı olarak çalışıyordu ve Kral ailesinin yargılanması da bu mecliste yapılıyordu.(9) Kralın gücüne paralel olarak Panku'nun yetkisi ve etkisi zaman içinde artış veya azalış göstermiş olsa da bu danışma meclisinin ilk demokratik adım olarak alınması doğru olacaktır. Kralların veliaht prensleri belirlerken Panku'ya danışmaları ya da en azından Panku'nun desteğini almaya çalışmaları, bunun en önemli kanıtlarından birisini oluşturuyor. Dönemin bütü uygarlıkları arasında bu atılım Hititlere seçkin bir yer veriyor. Günümüz için de inanılmaz bir başlangıç noktası oluşturuyor. 5. Kadın Hakları Hititler, kadın hakları konusunda hiçbir ortadoğu ülkesine benzemeyen bir yapıya sahiptiler. Hitit Kraliçeleri "Büyük Kraliçe", Egemen Kraliçe" gibi unvanlar taşıyan Hitit Kralıyla eşit hükmetme yetkisine sahip bir kişiydi. Aynı zamanda Başrahibe unvanı da taşır Kralla birlikte dinsel törenleri yönetirdi. Kendi başına dinsel törenler yönetmesi de söz konusuydu. Ayrıca Kralın Başkentte bulunmadığı zamanlarda kararları o mühürlerdi. Hitilerde kararların altında Kralın mührünün yanısıra Kraliçenin mührünün basılması da adetti. (10) Kadın eşlitliği yalnızca Kralla iktidarı bir ölçüde paylaşan Kraliçe açısından söz konusu olan bir husus değildi. Bir erkeği öldürmenin cezası neyse kadını öldürmenin cezası da aynıydı. Ayrıca anne, saygısızlık gösteren ya da kusur işleyen erkek evladı çocukluktan reddetme ve geri kabul etme hakkına sahipti. Kadına gösterilen saygıyı vurgulamak açısından Hitit talimatnamelerinden birisini daha aktarmakta yarar var: "Eğer bir kimse bir kadın ile birlikte olacaksa, o tanrıların ibadetini ne şekilde düzenlerse ve tanrıya yiyecek ve içecek ne şekilde verirse, kadının yanına da aynı şekilde gitsin." (11) Hititlerin, Anadoluya egemen olan anaerkil aile geleneğinden etkilenerek böyle bir eşitliğe ulaştıkları sanılıyor. Hititlerde kadına tanınan haklar ve erkekle eşitlik o dönemin ortadoğusunda söz konusu değildi. Sanırım bu dönemin ortadoğusunda bile söz konusu değil. 6. Anadolu'ya İlk Ekonomik Yardım Hitit tahtına III.Hattuşili'den sonra IV.Tuthaliya çıkmıştı. Biyandan veba salgınlarının yarattığı nüfus azalması öte yandan kuraklığın yarattığı büyük sıkıntılar imparatorluğu kasıp kavuruyordu. Sonunda IV.Tuthaliya Kadeş Barış Antlaşması'nın verdiği cesaretle Mısır Firavunu Merentpah'dan yardım istedi. Merentpah, Hititlere gıda yardımı yaptı. Ve bunu şöylece yazdırdı tarihe: "Hatti ülkesini yaşatmak için gemilerle tahıl yolladım Asyalılara." Bu yardım o dönem için Hititlere bir nefes alma olanağı yaratmış olsa bile imparatorluğu yaşatma olanağı sağlayamamış görünüyor. Çünkü M.Ö. 1200'lerin sonunda ortaya çıkan deniz kavimleri saldırısına karşı direnemeyerek yıkılmış imparatorluk. Merentpah'ın yardımı bildiğimiz kadarıyla dışarıdan Anadolu halkına yapılan ilk yardım. Sonrasında ise bu yardımlar sürüp gitmiş. En son örnek Dünya Bankası'nın ekonomik kriz nedeniyle fakirleşen Anadolu insanına 2001 yılında verdiği 500 milyon dolarlık kredi. 7. Sonuç Yerine Bir Kaç Not Anadolu'nun ortasında, Kızılırmak yayının çerçevesinde M.Ö. 1650 ile 1200 arasında dünyanın en büyük imparatorluklarından birisini kuran Hititler aynı zamanda dünya tarihinin en gizemli uygarlıklarından birisi olmaya devam ediyor. Bulunan tabletler okundukça ve arşivler yayımlandıkça Hitit gizemi yavaş yavaş çözülüyor. Buna karşın bildiklerimiz hala bilmediklerimizin onda biri kadar. Hala Hititlerin nereden ve nasıl geldiklerini, kökenlerinin ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Pek çok konu henüz spekülasyonla açıklanıyor. Aslında Hititler hakkında bildiklerimiz de bu kavimle ilgili gizemli görünümü artırıyor. Çağdaşlarının son derecede basit bir kısas hukuku uyguladıkları bir dönemde Hititler nasıl olup da bugünkü hukuk düzeninin temelini oluşturan tazminat hukukuna geçebildiler? Ya da dünyanın bir çok bölgesinde bugün bile çözülemeyen kadın - erkek eşitliğini nasıl bir etkiyle yaşama geçirdiler? Panku'ya nasıl ulaştılar? Bunlar bugün için spekülasyona açık konular. Yarın öbürgün tabletler okunup, arşivler açıklandıkça bu soruların daha doyurucu yanıtlarını bulacağız sanırım. 1.Bu makale "Hititlerden Hukuk ve Demokrasi Dersleri" başlığıyla Popüler Tarih Dergisinin Aralık 2001 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 2.Trevor Bryce, The Kingdom of the Hittites, Oxford University Press, USA, 1998, s. 28 3.Bu görüş ilk kez tarafımızdan ortaya konulmuştur: Mahfi Eğilmez, Anadolu'da Asur Ticaret Sömürüsü, Garanti Dergisi, Ekim 2001. 4.Savaşın tarihi konusu tartışmalıdır. 5.Kadeş Barış Antlaşması (Kopyası TC'nin armağanı olarak New York'taki Birleşmiş Milletler binasında sergileniyor) Nato Antlaşmasının 5. Maddesinin ilk versiyonunu oluşturuyor. 6.Hititler, bugünkü ortadoğuda hala uygulanan kısas hukukunu 3500 yıl önce aşmış. Roma Hukukunu biliyoruz. Ya Hitit Hukukunu? 7.Fiorella İmparati (Çeviren Erendiz Özbayoğlu), Hitit Yasaları, İtalyan Kültür Heyeti, Ankara, 1992. 8.Kanunname-i Ali Osman. 9.Panku, MS 1215'de İngiliz soylularının kral Yurtsuz John'a imzalattıkları Magna Carta'dan yaklaşık 2500 yıl önce Anadolu'nun orta yerinde atılmış bir demokratik adım. Magna Carta'yı çoğumuz biliyor ama Panku'yu kaç kişi biliyor bilmiyorum. 10.Aygül Süel, Hitit Kadınının Hukuki Durumu, Uluslararası 1. Hititoloji Kongresi Bildirileri içinde, s.245, Ünal Ofset, Ankara, 1990. 11.Aygül Süel, a.g.m. s.251. -------------------------------------------------------------------------------- Seçilmiş Kaynakça: 1.Trevor Bryce, The Kingdom of the Hittites, Oxford University Press, USA, 1998. 2.Aygül Süel, Hitit Kadınının Hukuki Durumu, Uluslararası 1. Hititoloji Kongresi Bildirileri içinde, Ünal Ofset, Ankara, 1990. 3.Fiorella İmparati (Çeviren Erendiz Özbayoğlu), Hitit Yasaları, İtalyan Kültür Heyeti, Ankara, 1992 4.O.R.Gurney, Hititler, Dost Yayınları,Ankara, 2001. 5.Sedat Alp, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak Yayınları, Ankara, 2000. 6.Mahfi Eğilmez, Anitta'nın Laneti, 5. Baskı, Om Yayınları, İstanbul, 2001. 7.Mahfi Eğilmez, Anadolu'da Asur Ticaret Sömürüsü, Garanti Dergisi, Ekim 2001. |
|
#3
| |||
| |||
| Hititleri Dünyaya Tanıtalım Hitit uygarlığı en az Mısır uygarlığı kadar eski ve zengin. Üstelik bu uygarlığın dünyaya tanıtılmasında Türk araştırmacıların büyük katkısı var. Buna karşın tanıtım yeteri kadar yapılamamış. En azından Mısır'ın yaptığı kadar bir tanıtım yapılmadığı ortada. Hattuşa'yı gezmeğe giden herkes bunu kendi gözleriyle görebilir. Piramitleri gezen yüzlerce turiste karşılık Hattuşa'yı gezenlerin sayısı bir elin parmakları kadar az. Oysa Hattuşa inanılmaz zenginlikte bir yer. Biraz çabayla biraz düzenlemeyle burası dünyanın ilgi odağı olabilir. Dünyada 4000 yıl öncesine dayanan kaç tane uygarlığın kalıntıları var ki? Biz Ankara'nın amblemindeki Hitit güneşini değiştirmekle uğraşırken Mısırlılar neler yapıyor dersiniz? Hititler, ilk kez ne zaman ortaya çıktılar? Kendilerinden önce Anadolu'da yerleşik bulunan Hattilerin yerini nasıl aldılar? Henüz kesin çizgileriyle bilinmiyor. Bulgular, Hititler'in İÖ 1700'lerde Anadolu'ya Kafkaslardan geçip orada yerleşik olan Hattiler ile kaynaşmış ve yavaş yavaş onları içlerinde eritmiş oldukları sanılıyor. Çünkü bu iki ulus arasında bir savaş olduğuna ilişkin herhangi bir kanıt yok elde. Bu geçiş süreci sırasında Hatti kültüründen etkilenmiş olduklarını, Hatti ülkesi adını almalarından ve Hattilerin Neşa kentinden esinlenerek kendi dillerini Nesice olarak adlandırmalarından anlıyoruz. Hititlerin kurucusunun Kuşşaralı Pithana'nın oğlu Anitta olduğu kabul ediliyor. Hititlerin bir krallık haline gelmesi Labarna ile imparatorluk biçimine girişi ise Şuppiluliuma ile oluyor. En önemli tanrıları Baştanrıça Hepat ile Fırtına tanrısı Teşup. Hepat, sonraki kültürlerde bereket tanrıçası Kibele ya da geç Hititlerde ana tanrıça Kubaba olarak yeniden ortaya çıkıyor. Hititler, ele geçirdikleri kentlerin tanrılarını da kendi tanrıları arasına katmışlar. Bundan amaç o tanrıların nefretini üstlerine çekmemek. Bu nedenle 1000 dolayında tanrıları olduğu tahmin ediliyor. Başkent Hattuşa'ya 1000 tanrılı kent denmesinin nedeni de bu. Hitit dininde cennet ve cehennem yok. İşlenen günahların cezasının ve yapılan sevapların karşılığının bu dünyada alınacağına inanıyorlarmış. Hititlilerin dilleri Hint - Avrupa dil grubuna ait. Hattuşa kitaplıklarında bulunan tabletlerin sekiz ayrı dilde yazılmış olduğu görülüyor: Hititçe, Hattice, Hurrice, Mitannice, Luvice, Palaca, Akadça, Sumerce. Akadça, dönemin diplomasi dili. Mısırlılar ve Hititler ya da Hititler ile Asurlular arasındaki yazışmalar Akadça olarak yapılıyormuş. Hitit ülkesinde bütün topraklar krala ait. Yani toprakta özel mülkiyet yok. Kral veya kraliçe istediklerine toprak tahsis ederlermiş. Kendisine toprak tahsis edilenlerin krala, her savaşa gidişinde asker vermek yükümlülüğü varmış. Sonraları Osmanlı'da ortaya çıkan timar, has ve zeamet sisteminin ilk biçimi. Hititler paralarını gümüşten yapıyorlarmış. 8.5 gramlık gümüş çubuklar ya da halkalar 1 Şegel adını taşıyan bir para birimiyle ifade ediliyor. 40 şegel yani 260 gram gümüş ağırlığındaki kuruşların toplamı 1 Mana ediyor. Üst para birimi olan Mana'yı Hititler, Sumerlerden almış. Mana, latin dillerindeki money kelimesini andırıyor. Hitit ordusu piyadeler ve at arabalı askerlerden oluşuyordu. Her arabada üç asker var: İlki sürücü. İkinci, sürücüye kalkan tutan asker. Üçüncü ise ok atan ve mızrak kullanan asker. Kadeş savaşında Ramses ordularıyla kapışan Hitit ordusunda 17000 piyade ve 4500 savaş arabası olduğu yazılı. 4500 arabayı 3 ile çarparsak 13500 kişi eder. 17000 de piyadeyi de katınca toplam 30 bin asker. Oldukça büyük bir ordu. Hititlerin Panku adlı bir asiller meclisi varmış. Kral, Panku'nun onayını almadan savaşa karar veremiyor. Panku, ayrıca kral öldüğünde yerine kimin geçeceğine de karar veriyor. Hitit imparatorluğu, Kadeş barış antlaşması sonrasında Mısırlılar ile girdikleri uzun dönemli barışa karşın deniz kavimlerinin sürekli saldırıları sonucu tarihe karışıyorlar. Buna karşın geç Hititler adıyla anılan imparatorluğun bir parçası Kargamış ve dolaylarında izini sürdürmeye devam ediyor bir süre. Asurluların saldırıları Hititlerin son uzantısı olan geç Hititleri de İÖ 700'lerde tarih sahnesinden silip yokediyor. Hititlerin enbüyük kralı olarak kabul edilen Şuppiluliuma'nın tahta geçişinin nasıl olduğu henüz kesinlik kazanmış değil. Şuppiluliuma, II. Tuthaliya'nın oğludur. II. Tuthaliya'nın ölümünden sonra tahta Şuppiluliuma'nın erkek kardeşi Arnuvanda ve kızkardeşi Aşmunikal birlikte geçmişlerdir. Arnuvanda'nın genç yaşta ölümü üzerine tahta geçmeye hazırlanan oğlu III. Tuthaliya, Şuppiluliuma tarafından öldürtülmüştür. Böylece yeğenini öldüren amca, Hitit tahtına otrumuştur. Şuppiluliuma ve ardından tahta çıkan oğlu II. Arnuvanda'nın vebadan ölmesi, tanrıların cezalandırmasına bağlanmış ve bu korkuyla tahta geçen II. Murşiliş ünlü veba duasını yazmıştır. Önce babasının işlediği cinayetin günahının kendisine de geçtiğini söylüyor: "Doğrudur, babanın günahı oğluna da geçer, Bana da babamın günahı geçti…" Sonra bu günahı işleyenlerin ortadan kalktığını anlatıyor: "Yanlış yola sapanlardan, Kötü işler yapanlardan, Hiç kimse kalmadı artık, Hepsi öldü çünkü." Hititlerin 1000 tanrısı olduğu sanılıyor. Hattuşa'ya 1000 tanrılı kent denilmesinin nedeni de bu. Hitit tanrıları arasında en önemlisi fırtına tanrısı Teşup. Onun karısı ise bereket tanrıçası Hepat. Hepat, Friglerde ve diğer kültürlerde Kibele ve geç Hititlerde Kubaba adıyla yeniden ortaya çıkıyor. Buna karşın en korkulan tanrı fırtına tanrısı Teşup. II. Murşiliş, veba duasını şöyle bitiriyor: "Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim, Sizlere, ülkem için, Ülkemi vebadan kurtarmak için, Kefaret kurbanları sunuyorum, Herkes ölünce size kimse kurban getirmez, Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim, Ruhumdan bu korkuları alın benim." Duanın en ilginç yanı II. Murşiliş'in tanrılara yönelik biraz rüşvet biraz da tehdit içeren bir cümlesi: "Herkes ölünce size kimse kurban getirmez." Yani diyor ki beni öldürmezseniz ben size kurban getirmeyi sürdürürüm. Hititlerin başkenti Hattuşa, Ankara'ya 200 kilometre uzaklıkta. Çorum'un Boğazkale ilçesinde. Mutlaka görülmesi gereken bir yer. Özellikle Hattuşa, Yazılıkaya ve Alacahöyük'ü gördükten sonra bir gün de Ankara'daki Anadolu Uygarlıkları Müzesinde harcanırsa inanılmaz bilgi edinmek mümkün. |
|
#4
| |||
| |||
| HİTİT MEDENİYETİ SİYASAL TARİH Tarih Öncesinden Tarihe Toplumların tarihöncesi çağları, henüz kendileriyle ilgili dolaysız bilgi veren yazılı belgelerin bulunmadığı, başka bir deyişle herhangi bir yazı sistemini dillerine uygulamaya geçmedikleri zaman kesitleridir. Bu dönemlerde toplumların yarattıkları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgiler, günümüze gelebilmiş maddi belgelerin arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılması sonucu elde edilmektedir. Maddi belgelerden, günümüzde artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile, mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır. Bu suskun belgelerin dışında, bir de o günkü toplumların fikir ürünleri diyebileceğimiz yazılı belgeler bulunmaktadır ki, bunların okunması ile elde edilen bilgilerin ışığı altında insanlığın geçmişi hemen her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir. Bu aşamaya gelen toplumlar, tarihöncesi çağlardan tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar. Eğer, bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişi fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa, söz konusu insan topluluğu protohistorik (tarih öncesi) bir çağ yaşıyor demektir. Anadolu’da yaşayan toplumlar da tarih çaplarına geçmeden önce, Ön Asya adını verdiğimiz ve yaklaşık olarak batıda Ege Adaları’ndan başlayarak Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır, Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir protohistorik çağa ulaşmıştır. Anadolu, Ön Asya’nın kapsamına giren yukarıdaki alanlar içinde iki bakımdan önemli bir yere sahipti. Bu önemin birinci nedeni Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktaydı; Ege dünyası ile Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu Yarımadası idi. Ancak, bu durumu nedeniyle Anadolu’yu çoğu kez görüldüğü gibi, bir köprü olarak da nitelemek doğru değildir, çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır; oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil, yerleşilen, yurt edinilen, yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen, değerli bir yaşam alanı idi. Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomikti. Anadolu, ilgili komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan ilk bilgilere bakılacak olursa Ön Asya’nın, özellikle Mezopotamya’nın, inşaat ahşabı, bakır ve gümüş gereksinmesini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı. Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken, Mezopotamya’da bir İmparatorluk kurmuş olan Akad Kralı Sargon (İÖ. 2340-2284), tarihsel içerikli yazıtlarında Amanus ve Toros Dağları’na, yani Anadolu’nun güneydoğu sınırlarına değin geldiğinden söz etmektedir. Kendinden sonra, fakat yine Akadlı Sargon’a atfen yazılan, daha çok efsanevi karakter taşıyan ve literatüre Savaş Kralı Efsanesi olarak geçmiş belgede ise, Sargon’un Anadolu içlerine sefer düzenlediği anlatılmaktadır. Belgeye göre, Anadolu’da bulunan ve Hitit dönemindeki Puruşhanda kenti ile eşitliği kuşkusuz olan Burşahanda kenti tüccarlarından bir kurul Dünyanın Kralı olarak niteledikleri Sargon’a başvurarak, ondan kendilerini korumasını, rica ederler; çünkü onlar asker değildirler. Sargon’un gideceği ülke çeşitli ağaçlarla dolu, ormanlık, zengin bir ülkedir; ama, Burşahanda’ya değin yol uzun ve zahmetli bir yolculuk gerektirecektir. Sargon’un bu sefere girişip, girişmediğini bu belgeden öğrenemiyoruz. Fakat, eğer Puruşhanda kenti, araştırıcıların Hitit metinlerinden çıkardıkları sonuca göre gerçekten Tuz Gölü’nün güneyinde yer alıyor idiyse, buradan Sargon’un koruması altına girmek isteyen tüccarların bulunması ilgi çekicidir. Hemen şunu söylemek gerekir ki, Tuz Gölü yöresi bugün olduğu gibi kurak değildi. Bu bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkan hayvan ve bitki kalıntıları, buranın yağışlı bir iklime ve ormanlık bir bitki örtüsüne, doğal olarak da buna uygun hayvan varlığına sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Bu bölgedeki tüccarların Anadolu ile Mezopotamya arasındaki ticaret ilişkilerinin sıkılığını vurguladıkları açıkça belli olmaktadır. İki ülke arasındaki dağlık bölgeler düşünülecek olursa, tüccarların Sargon’a yolun zahmetinden söz ederken hangi güçlükleri anlatmak istedikleri anlaşılır. Bu güçlüklere karşın, tüccarları Anadolu’ya çeken şey, herhalde buradaki hammade zenginliği olmalıdır. Sargon’dan sonra bir başka Akad Kralı olan Naramsin (İÖ 2260-2223) de, yazıtlarında Anadolu sınırlarına değin varan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi seferler yaptığını anlatmaktadır. Ona atfedilen efsanede ise, Naramsin’in Anadolu’ya girdiğinden, hatta kendisine karşı 17 kralın birleşmesiyle kurulan bir koalisyona karşı savaştığından söz edilmektedir. Bunlar, efsane türünde yazılı belgeler olarak tarihsel gerçeği yansıtmasalar bile, Akad krallarının Anadolu’nun tüccarlardan dinledikleri zenginlikleri karşısında kayıtsız kalmadıklarını ve burayı ele geçirmek için emeller beslediklerini göstermeye yeterlidir. Anadolu protohistorik çağında yalnız Mezopotamya ile değil, Manyas Gölü yakınındaki Dorak’ta bulunduğu söylenen (bu mezar buluntularının şimdi nerede olduğu belli değildir) kral mezarlarında ele geçirilen ince bir altın levha üzerinde bulunan 5. sülale firavunlarından Sahure’nin (İÖ 2475) adına bakılacak olursa, Mısır ile de siyasal ilişkiler kurmuştu. Ne yazık ki, bu ilişkilerin nedenleri ve yoğunluk derecesi ile ilgili fazla bilgi edinemiyoruz. Anadolu’nun tarihsel çağları, Çorum’un Sungurlu İlçesi’ne 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy’de, Yozgat’ın güneydoğusuna düşen Alişar Höyük’te ve Kayseri’nin kuzeyindeki Kültepe’de bulunan, çiviyazısı ile yazılmış ve adına tablet dediğimiz kil levhacıklar ile başlar. Sayıca Aliar ve Boğazköy’de az, Kültepe’de ise onbinleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil, Mezopotamya’da çok geniş bir zaman kesiti içinde konuşulmuş olan ve günümüzdeki Arapça ve İbranca ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın Eski Asur lehçesidir. Bu tabletlerin yazısı ise, İÖ 4. bin yılda Mezopotamya’da Sumerler tarafından resimyazısı olarak icat olunan ve zamanla gelişerek basitleşip, resim biçimlerini kaybederek, dış görünüşü bakımından çiviye benzedikleri için zamanımızda çiviyazısı adı takılan, hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir. Bu yazı, genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi, aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift-dilli ya da çok-dilli denilen yazıtlar yardımıyla, bir Alman lise öğretmeni olan Grotefend’in öncü çalışmaları sonucunda, 19. yüzyılın başında okunabilmiştir. Anadolu’da bu yazı ve Akadça yazılan tabletlerin ortaya çıkışı ise 1881 yılına rastlar, yani bu tabletler bulunduğu sırada çiviyazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Tabletler, ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kappadokya Bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir. Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazı ürünler, Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlanmıştır. Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için birçok girişimlerde bulunulmuşsa da bunlar başarısız kalmıştır. 1893-94 yıllarında E. Chantre bu tabletlerin Kültepe’de doğrlanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur. Sonunda Çek bilgini B.Hrozny, Kültepe’de kazılar yapmaya başladığında, tabletlerin höyükte değil de, çok yakınındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir. Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve araya giren 2. Dünya Savaşı nedeniyle araştırmalara ara verme zorunluluğu doğmuştur. Gerek Kültepe Höyüğü’nde, gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede, 1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmaktadır. Bu kazılar sonucunda, bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır. Bunlardan IV. Ve III. Tabakalar en eski yerleşmeler olup, yazılı belgeden yoksundur. II ve Ib tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise onbine varmaktadır |
|
#5
| |||
| |||
| Asur Ticaret Kolonileri Mezopotamya’da kurulmuş devletlerin tarihleri, ilk kuruluş evreleri dışta tutulacak olurda, Anadolu’nun tarihine göre daha iyi bilinir. Bunun nedeni, Mezopotamya’da yapılmış ve bugün de sürmekte olan yoğun arkeolojik araştırmalarda ele geçen yazılı belge sayısının fazlalığı kadar, bu yazılı belgeler arasında bulunan kral listelerinin varlığıdır. Kral listeleri, hatırlanabilen ilk krallardan, belgenin yazıldığı ana kdar başa geçmiş bütün kralları tahtta kalış süreleri ile birlikte sıralar. Aradan geçen zamanla ilk kralların tümü akılda tutulamamış olduğundan, adları bilinen krallara çok uzun egemenlik süreleri verilmiş; böylece daha iyi hatırlanan krallarla ilk başa geçenler arasında oluşan boşluk kapatılmaya çalışılmıştır. Bundan dolayı, başlangıç evreleri için bu listeler fazla güvenilir tarih kaynakları değilse de, daha sonraki tarihsel gelişimin öğrenilmesinde yararları büyüktür. Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi, kral listeleri sadece hangi kralın hangisinden sonra geldiğini, kaç yıl başta kaldığını gösteren ve devletleri göreli kronolojisini belirleyen kaynaklardır. Örneğin, Kral A, 10 yıl hükümdarlık etmiş, sonra başa geçen Kral B, 25 yıl tahtta kalmıştır. Listede üçüncü kral olarak görünen Kral C ile Kral A arasında 35 yıllık bir süre olduğu hesaplanabilmektedir, ancak bu 35 yıllık zaman dilimi, dünyanın yaratılışından bugüne akıp giden ve çeşitli takvim sistemleri ile kavrayabildiğimiz zaman içinde nereye oturtulmalıdır? Örneğin 1800-1835 arasına mı ya da 1210-1245 arasına mı? İşte kral listeleri bu sorulara yanıt vermez, ama dolaylı olarak bunların yanıtlanmasına da yardım eder. Göreli kronolojiyi, kesin kronoloji haline sokmak için, yukarıdaki örnekte verdiğimiz zaman dilimi içinde bir değişmez nokta bulmak gerekmektedir. Bu kesin noktayı da bize Mısır ve Mezopotamya kaynaklı olan astronomi çalışmaları ve gökyüzü cisimlerinin hareketlerine, ay ve güneş tutulmalarına ait gözlemlerin kaydedilmiş olduğu belgeler sağlar. Bu gibi olaylar bazen çok uzun aralıklarla da olsa, periyodik olarak olaylar tekrarlanmakta ve bu periyotların süresi biliniyorsa, aynı durumun ne zamanlar görülmüş olabileceği geriye doğru hesaplanmaktadır. Sözgelimi eğer Kral B döneminin 3. yılında tam bir güneş tutulması olduğu belgelenmişse, bu kralın yaşamış olduğu sanılan zaman kesiti içine rastlayan güneş tutulması hesaplanır ve diyelim ki, İÖ 1337 yılı bulunur. Bundan sonrası artık kolaydır; elde edilen bu değişmez noktadan hareketle, yalnız Kral B’nin değil, listede adı geçen bütün kralların tarihleri saptanabilir, dolayısıyla bir devletin kronolojisi anahatları ile ortaya çıkar. Kültepe yanındaki Asurlu tüccarlara ait yerleşme yerinde saptanan II. Tabakada bulunan tabletlerde geçen İrişum, Sargon ve Puzuraşşur gibi Asur kral adları ve her yıl atanan ve yıllara adlarını veren yıl memurları’nın adları yardımıyla bu tabaka İÖ 19. yüzyıla, Ib tabakası ise, İÖ 18. yüzyıla tarihlenebilmektedir. Buradaki tabletlerden anlaşıldığına göre, yönetim merkezi Mezopotamya’daki Asur (bugün Kalat Şergat) kenti olan Asur Devleti vatandaşları olan tüccarlar, İÖ 19. ve 18. yüzyıllarda Kültepe’de olduğu gibi, Anadolu’nun değişik Pazar ağı geliştirmişlerdi. Bu ağ, iki tür ticaret merkezinden oluşmaktaydı. Bunlardan biri, Anadolu’da o zaman varlığı yine tabletlerden anlaşılan, henüz merkezi bir devlet otoritesine bağlı olmayan kent beylikleri yakınında kurulmuş olan, Asurlu tüccarların belirli bir serbesti içinde yaşayıp mesleklerini icra ettikleri, adına karum denilen ve Asurca liman ve rıhtım anlamına gelen yerleşmeler, büyük yerleşmelerdi. Diğer bir yerleşme ise Asurca ubrum/wabrum sözcüğünden türetilmiş olan wabartum’lar (anlamı misafir) bulunmaktaydı ki, bunlar herhalde ana merkezler arasında tüccarların konakladıkları, belki mallarını geçici olarak depoladıkları, bir çeşit kervansaraylardı. Ticaret kolonisi terimi, Asur’un Anadolu içine uzanan siyasal egemenliği olarak anlaşılmamalıdır. Bunlar, hem Asurlu tüccarlara, hem de koruması altına girdikleri kent beylerine karşılıklı çıkarlar sağlayan bir ticaret sisteminin parçalarıydı. Dikkat edilmesi gereken ikinci bir nokta da, bu kolonilerin uluslararası bir karakter göstermesidir. Ele geçen belgelerdeki tüccar adları incelendiğinde, burada yalnız Asurlular’ın değil, yerli Anadolu halkına ait kişilerin de ticaret şirketlerine sahip oldukları ortaya çıkmaktadır. Bunların yanında Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya kökenli kişiler de ticaret yapmaktaydı. Bu nedenle çoğunluğu Asurla sıkı ilişkile tüccarlardan oluşan bir topluluğu barındırmasına karşın bu yerleşmelerin, yabancı devletlerin ve hükümdarların egemenliğinde olmadığını vurgulamak gerekmektedir. Sözünü ettiğimiz ticaret ağı, Kültepe karum’unun II. katı ile çağdaş belgelerde 10, Ib ile çağdaş belgelerde ise 4 adet olarak görülmektedir. Wabartum’lar ise, II. tabakaya ait belgelerde yine 10, Ib’de bulunmuş belgelerde ise 2 adet olarak belirmektedir. Bütün örgütlenme içinde, sistemli bir biçimde kazıldığı için en iyi tanınanı ve en çok yazılı belge vereni ve eski adının Kaneş olduğu anlaşılan Kültepe’deki karum’dur. Tablet veren diğer 2 karum, sonradan Hititlerin başkentini oluştaracak olan Boğazköy’deki karum Hattuş, diğeri ise, eski adını kesinlikle bilmediğimiz Alişar’daki tüccar yerleşmesidir. Bu iki karum’da da Kaneş karum’una oranla çok daha az sayıda tablet bulunmuştur. Asur ile Anadolu arasındaki ticaretin temelini, Asur’dan Anadolu’ya kalay ve dokuma ürünleri dışalımı karşılında da Anadolu’dan genellikle gümüş, bazen de altın alımı yapıldığı bilinmekteyse de, bakır ticaretinin Kaneş karum’undan değil de bakır madenleri yakınında kurulmuş başka bir karum’dan yapıldığı anlaşılmaktadır; Kaneş karum’unda ele geçen belgelerde bakır yollanması ile ilgili bir şey yoktur. Büyük bir olasılıkla bakır ticaretini elinde tutan ve Fırat yakınındaki Ergani bakır madenleri ile ilişkile olan bir karum bulunmaktaydı. Asurlu tüccarların Anadolu’ya getirdikleri kalayın da Mezopotamya’dan değil, İran’da bulunan kalay kaynaklarından alındığı sanılmaktadır.Asur’dan getirilen tekstil ürünlerinin ise, Asur’a başka bölgelerden dışalımı yapılan yünün dokunması ile oluşturulduğunu ve dokumacılık işinde, genellikle kocaları Kaneş karumu’nda ticaretle uğraşan kadınların çalıştığını öğreniyoruz. Bu arada bazı tekstil ürünlerinin Asur aracılığıyla güneydeki Babil’den alındığını, işlenmiş eşya olarak bazı tunç malzemenin Asur’a dışsatımının yapıldığını yazılı belgelerden anlamaktayız. Mezopotamya ile İndus Bölgesi’nin de ticaret ilişkileri olduğuna dair ipuçlarına sahip olmamıza karşılık, buradan alınan eşyanın Asurlu tüccarlar aracılığı ile Anadolu’ya gönderilip gönderilmediğini kesinlikle bilmiyoruz. Ticaret kervanlarında eşekler kullanılmaktaydı. Her tüccarın ya da firmanın Asur’dan birkaç eşeklik kervanlarla yola çıktığı, fakat bunların birleşerek konvoylar oluşturduğu kesindir. Tabletlerde tepenin üstünde pusuya yatmış kara bir köpek, dağınık kervanları bekliyor; gözleri iyi insanları kolluyor biçiminde, haydutları anlatan yarı edebi türde anlatımlara rastlanır. Buna karşın, bu tehlikelerin Ortaçağ’da Akdeniz ticaretini olumsuz yönde etkileyen korsanların yarattığından daha az olduğu da söylenebilir. Kervanı korumakla yükümlü olan kişiye yapılan ödemelerden bazı belgelerde söz edilmekle beraber, büyük güvenlik güçlerinin gerekli olduğunu gösteren bir kayıt yoktur. Anadolu ile yapılan ticaretin Asurlu tüccarlara büyük kazançlar sağladığı, özellikle tunç alaşımında kullanılan kalayın Anadolu’ya getirilmesinin %100’ü aşan kâr getirdiği, eldeki yazılı belgelerden öğrenilmektedir. Alıcının borçlanması durumunda %30 oranında faiz elde edilmekteydi. Kolonilerin bulunduğu kentlerdeki yerel Anadolu kralları da buna karşılık dışalımı yapılan mallar üzerinden dokumalardan 1/20, kalaydan 2/65 oranın vergi almaktaydılar. Ayrıca kervan yollarının geçtiği bölgelerdeki başka beylere malın %10’u oranında yol vergisi ödemekteydiler. Kaneş gibi, karum’ların yakınında kurulu kentlerin kralları, meteorik demir ve değerli taşları doğrudan kendileri satma hakkına da sahiptiler. Bu nedenle, bazı malları yerel krallara haber vermeden kaçak olarak onların bölgelerine sokan ve vergiden kurtulma yollarına başvuran tüccarlar da yok değildi. Bir belgede ... kaçak mallar yakalandı; saray Puşu-ken adlı tüccarı hapse attı. Gardiyanlar çok uyanık. Bütün ülkelere kaçakçılık bildirildi ve nöbetçiler kondu. Dikkat! Kaçakçılık yapmayın! biçiminde tüccarları uyaran bir metin dikkati çekmektedir. Yerel kralların Asurlu tüccarları koruma yükümlülüğünden başka, soygunlar nedeniyle oluşan kayıplarını garanti etme yönünde de görevleri vardı. Tüccarlar ise, siyasal ve adli bakımdan Asur yönetimine bağlıydılar. Asurlu tüccarların yerleşmelerinde yaratmış oldukları maddi kültür, Anadolulu bir karaktere sahiptir. Avluları tam merkezde olmayan, tek ya da iki katlı dikdörtgen evleri, çanak-çömlek, madeni araçları ve pişmiş toprak heykelcikleri Anadolu’nun kültür çerçevesine çok uygundur. Geometrik motiflerle bezenmiş aslan, boğa ve diğer hayvan ya da ayakkabı biçiminde yapılmış kaplar, bu yerleşmenin kendine özgü ürünleridir. Tabletler üzerinde görülen mühürler de üslup bakımından aynı dönemdeki Mezopotamya örneklerinden farklıdır. Anlaşıldığına göre, Asurlu tüccarların oluşturdukları kültür, maddi belgelerde kendini belli etmemekte, Anadolu’ya yabancı kişilerin buralarda yaşadığı, sadece yazılı belgelerden öğrenilmektedir. Bu tüccarların Anadolu kültürüne etkileri de fazla olmamıştır. İlişkileri, daha çok korunması altında bulundukları saraylarla olmuş, doğal olarak kültürel bakımdan daha tutucu olan yerel halk, Asurluları’ın ne dilinden, ne de toplumsal ve dinsel görüşlerinden fazla etkilenmemiştir. İleride sözünü edeceğimiz bir mektubun gösterdiği gibi, bu kolonistlerin zamanında yerel Anadolu krallarının kendi aralarındaki yazışmalarında bile kullanmış oldukları Eski Asur dili, Asur yerleşmelerinin ortadan kalkışından sonra tamamen silinip kaybolmuştur. Asur Ticaret Kolonilerinin hangi nedenlerle sona erdiğini kesinlikle bilemiyoruz. Ancak, kazılardan elde edilen verilere göre, bunlar büyük bir yıkım sonunda yok olmuşlardır. Karum II ve Ib tabakaları arasındaki yangın bunun kanıtıdır. Ib katında, ticaret ilişkilerinin az da olsa yeniden canlandığını, fakat eski canlılığına kavuşmadan, Asur ile olan bağların tümüyle kesildiğini görmekteyiz. |
|
#6
| |||
| |||
| Hititlerin Ortaya Çıkışları Asur Ticaret Kolonileri sırasında Anadolu’nun gevşek bir siyasal dokuya sahip olduğunu, yani o dönemde henüz güçlü bir merkezi otoritenin varolmadığından yukarıda sözetmiştik. Kültepe’de ele geçen ve Mama Kralı Anum-Hirbi’den, Kaneş Kralı Wrşama’ya yazılmış bir mektup, Anadolu’nun siyasal durumu ile ilgili çok ayrıntılı bilgi vermektedir. Bu belgede Anum-Hirbi, Kaneş kralına şöyle demektedir: Sen bana şöyle yazmışsın: Taişamalı benim kölemdir, ben onu sakinleştiririm. Fakat sen kölen Sibuhalı’yı yatıştırabiliyor musun? Taişamalı senin köpeğin ise, o nasıl oluyor da diğer hükümdarlara karşı bağımsız gibi davranabiliyor? Benim köpeğim Sibuhalı diğer hükümdarlara karşı istediği gibi davranıyor mu? Taşimalı aramızda nerdeyse üçüncü kral mı olacak? Benim düşmanım beni yendiğinde, Taişamalı benim ülkeme saldırdı, 12 kentimi yıkıp, sığır ve koyunları yağmaladı. Bu belge, koloni çağı Anadolu’sunda küçük bölgeleri egemenliği altında tutan ve sahip oldukları Askeri Yüksek İdare Mahkemesi güç nedeniyle başka kralları da kendilerine bağımlı kılan yerel kralların varlığını açıkça ortaya koymaktadır. Genişleme siyasetlerinin birbirine ters düşmesi nedeniyle, bunlar arasında zaman zaman sert mücadeleler olmakla beraber, zaman zaman da anlaşmalarla çıkarlarını daha iyi koruyacak ittifaklar oluşturulmaktaydı. Bu mektubun başka bir yerinde, gerçekten de Warşama’nın babası Kaneş kralı İnar döneminde, iki yerel devlet arasında bir anlaşma imzalandığı ve aralarında elçiler aracılığı ile diplomatik ilişkiler kurulmuş oldukları Asurca’nın Eski lehçesidir. Bu nokta Anadolu için çok önemlidir ve Asurca’nın siyasal yazışma dili olarak yerel hükümdarlar arasında da geçerli olduğunu ve yerini ilerde göreceğimiz gibi, Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi olan Hititçe almıştır. Asur Ticaret Kolonileri’nde bulunmuş yazılı belgelerde, aslında Asurca olmayan birçok teknik terim geçer. Bu terimler, köken bakımından dilbilimciler tarafından Hint_Avrupa dil ailesine bağlanmaktadır. Bu özel sözcüklerin yanında, belgelerde bulunan kişi adlarından birçoğu da, yine etimolojik açıdan Hint-Avrupa kökenli olarak analiz edilebilmekte ve Hititler’in İÖ 19. yüzyılda Anadolu’da varolduklarının kanıtı sayılmaktadır. Daha ilerideki bölümlerde göreceğimiz gibi, kendilerini Kültepe’de krallık yapmış kişilerin soyuna bağlayan Hititlerin öncülleri, Asur Ticaret Kolonileri çağında Anadolu’ya çoktan girmiş, dil ve varlıklarını duyurmaya başlamış ve hatta yerel devletlerin yönetiminde etkin bir rol oynamaya başlamışlardı. Hint_Avrupa soyundan olan Hititler’in, Anadolu’nun yerli halkı olmadıkları bilinmekte, ancak göç tarihleri ve Anadolu’ya ya da Anadolu’ya giriş yolları henüz kesinlikle saptanamamaktadır. Hititlerin ya da daha genel bir terimle Hint-Avrupalı toplulukların Anadolu’ya, Trakya ve Boğazlar üzerinden; Doğu’da Karadeniz’e olan kıyılarından deniz yoluyla Orta Karadeniz’e geldikleri yönünde varsayımlar bugün tartışma konusu olmaktadır. Arkeolojik veriler, bunlardan hangisinin daha doğru olduğunu kanıtlayacak sağlam ipuçlarını henüz ortaya koyamamıştır. Bilim dünyasının Hititler ile ilk karşılaşması 1887 yılına rastlar. Orta Mısır’daki Tell el-Amarna’da yapılan kaçak kazılarda, büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştü. Bu belgeler, İÖ. 14. yüzyılda Mısır firavunları olan 3. Amenofis, 4. Amenofis ve Tutenkamon’un, Ön Asya’daki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermekteydi. Çiviyazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde, Hitit Kralı Şuppiluliuma, firavuna kardeşim diye hitap ediyor, kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu. Bazı belgelerde ise, Hititlerin Suriye üzerinde bir baskı öğesi oldukları ve buraya girdikleri kaydediliyordu. Mısır’ın Yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda ise, Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi. Bütün bunlar, Martin Luther’in İncil çevirisinde, İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler ya da Het oğullarının, İÖ 2. bin yılda büyük bir siyasal güç olarak bütün Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerinin kanıtıydı. Burada hemen şu noktayı belirtmemiz gerekir ki, İncil’de, İÖ 1. bin yılda Filistin’de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İÖ 2. bin yılda Anadolu’da bir devlet kurmuş Hititler aynı kişiler değillerdi; ancak, daha ileride göreceğimiz gibi, bunlar da dil ve köken bakımından aslı Hititler’in akrabası, onların bir bakıma devamı idiler. El-Amarna belgeleri arasında 2 mektup daha vardı ki, bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille, fakat yine de çivi yazısı ile yazılmışlardı. Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudtzon, bu mektupların dilinin bir Hint-Avrupa dili olduğunu dünyaya duyurdu. Ne var ki, Knudtzon’un bu buluşu, diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve hemen hemen hiç yandaş bulamadı. Aradan 4 yıl geçtikten sonra, 1834 yılında Ch. Texier tarafından bulunan, Ankara’nın 150 km. kadar doğusundaki Boğazköy’de H. Winckler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda, yukarıda sözünü ettiğimiz El-Amarna’da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için, adına Arzawa mektupları denen bu 2 belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletler de ele geçirilmeye başlandı. Winckler kazılarını 1913 yılına kadar sürdürdükten sonra ölünce, Alman Şarkiyat Cemiyeti, aslen bir Çek bilgini olan B. Hrozny’yi İstanbul’a göndererek, Boğazkyöy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi. Bu sırada patlayan 1. Dünya Savaşı nedeni ile Hrozny, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki çalışmalarını kısa kesmek zorunda kaldıysa da, araştırmalarını olumlu bir yönde geliştirmeye başararak, 24 Kasım 1915 tarihinde, Berlin Ön Asya Cemiyeti’nde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu bir konferansta bu belgelerdeki dilin geçekten bir Hint-avrupa dili olduğu tezini tekrar ortaya attı. Aynı yılın içinde yayınlanan bir kitapta Hrozny, Eski Yunanca, Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla, birçok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk gramer kurallarını ortaya koymayı başardı. Böylece bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu. |
|
#7
| |||
| |||
| Boğazköy Arşivinin Öğrettikleri Hititçe’nin çözülmeye başlanması ile, Boğazköy’de bulunmuş binlerce tabletin okunması ve anlaşılması yolu açılmış oldu. İlk dikkati çeken nokta, konuları bakımından bu tabletlerin çeşitliliği oldu. Arşiv denince ilk akla gelen, devlet yönetimi ile ilgili belgelerin saklandığı ber yer olmasına karşın, Boğazköy arşivinde tarih, edebiyat, mitoloji, din, sihir ve büyü, hukuk gibi hemen bütün yazın türlerini kapsayan tabletler bulunması, bu arşivin daha çok bir kitaplık niteliğini taşıdığını göstermektedir. Şaşırtıcı olan bir diğer nokta da, bu kitaplıkta ele geçen belgelerin Hititçe’nin yanında, o zamana kadar bilinmeyen, daha bir çok dilin varlığını ortaya çıkarması oldu. Hititçe ile aynı zamanda ve aynı coğrafi alanda kullanılmış olduklarından, komşu diller olarak adlandırılan bu dillerin içnde en fazla belge bırakanı, doğal olarak Hititçedir. Hititler’in kendileri tarafından Neşa kentinin dili olarak nitelenen Hititçe, Anadolu’da İÖ 3. binyılda konuşulmuş olan tek Hint-Avrupa kökenli dil değildi. Güneybatı Anadolu’ya lokalize edilen Luwiya ülkesinin dili Güneybatı Anadolu’ya lokalize edilen Luwiya ülkesinin dili olan Luwi dili, yine Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi idi. Anlaşıldığına göre bu dil, bazı lehçe ayrıcalıkları da göstermekteydi. Bu dilin yayılma alanı da oldukça genişti ve Çukurova Bölgesi’ne değin bütün Akdeniz kıyı kesimini kapsamaktaydı. Hitit dünyasında kullanılan ikinci bir yazı sistemi olan hiyeroglif yazısının da Luwiler tarafından icad edildiği sanılmaktadır. Mısır’daki gibi bir resimyazısı olan, Hitit ya da daha doğru bir terimle Luwi hiyeroglifleri, özellikle büyük boyutlu kaya yazıtlarında ve mühürler üzerinde Hitit İmparatorluğu döneminde kullanılmış, bu imparatorluğun yaklaşık İÖ 1200 tarihlerinde çöküşten sonra güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de varlıklarını sürdüren ve adına Geç Hitit Devletleri dediğimiz yerel krallıklar zamanında ise, yaygın olarak stel denilen dikili taşlar ve mimarlık eserlerinde uygulama alanı bulmuştur. İÖ 700 yıllarına değin süren bu zaman dilimi içinde yaşayan toplumlar, İncil’de sözü edilen Het oğullarıdır. Luwice ve dolayısıyla Hititçe ile akraba bir başka Hint-Avrupa dili, Anadolu’nun kuzeybatısında bulunan Pala ülkesinin diliydi. Bu dilde yazılmış belge sayısı az olmakla birlikte, her 3 dil arasındaki yakınlık kuşku götürmez bir biçimde kanıtlanabilmektedir. Bunlarla hiçbir dilbilimsel akrabalığı bulunmayan fakat özellikle din ve sanat açısından Hititleri çok etkilemiş bir toplum olan Hurriler tarafından konuşulduğu için, Boğazköy belgelerinde de sıklıkla rastlanan bir başka dil de Hur ya da Hurri dilidir ve Hint-Avrupa dillerine göre çok değişik bir yapıya sahiptirler. Hint-Avrupa dillerinin Almanca, İngilizce, Farsça ve başkaları gibi günümüzde yaşayan üyeleri olmasına karşılık, Hur dilinin yaşanyan bir akrabası kesinlikle saptanmamıştır; sadece kendisinden sonra, İÖ 1. bin yılın ilk yarısında Van Gölü merkez olmak üzere yayılmış bir devlet olan Urartular’ın konuştukları ve yine çiviyazısı ile yazdıkları Urartuca ile akrabalık bağları açıkça görülebilmektedir. Gerek sözcük haznesindeki benzerlikler, gerekse dilbilgisi kurallarında ki uyum, her iki dilin aynı kökenden türediğini, zaman ve alan ayrıcalıkları yüzünden zamanla değişikliklere uğradığını kanıtlamaktadır. Yapı bakımından bu dile en çok benzeyen modern diller, bazı Kafkas dilleridir. Boğazköy belgelerinde, özellikle dinsen bayramların anlatıldığı metinlerde, yer yer Hurrice yazılmış bölümlere rastlanmaktadır. Anlaşıldığına göre, Kuzey Mezopotamya ve Suriye’de yerleşmiş Hurlar, Mezopotamya kültür ve sanat etkinliğinin Anadolu toplumuna aktarılmasında aracı rolü oynamışlardır. Hitit ülkesinin adı Hatti’dir. Bu ad Hint-Avrupalı Hititlerin göçünden önce de vardı. Hititler, ülkeleri için aynı adı kullanmışlar, fakat dillerine az önce değindiğimiz gibi, Neşa kentinin dili adını vermişlerdi. Onların gelişinden önce burada yaşayan dil, Hatti dili idi. Aslında Hititçe teriminin bu dil için kullanılması daha doğru olurdu. Fakat ülkenin adı ile Hititler’in konuştukları dil, ilk araştırmalarda aynı tutulmuş ve sonradan Hititlerin kendi dillerine başka bir ad verdikleri anlaşıldıktan sonra da bu yanlışlık, karışıklığa neden olmamak için düzeltilmemiştir. Hitit metinlerinde de bu dilde yazılmış bölümler bulunmaktadır. Hititlerin Anadolu’ya ilk göç ettikleri zamanda henüz canlılığını koruyan bu dilin, İÖ 2. bin yıl içinde zamanla kaybolduğu anlaşılmaktadır. Ön Asya’nın diğer dilleri ile Hattice’nin akrabalığını gösterebilecek bir kanıt, biraz da bu dildeki belge sayısının azlığı nedeniyle, henüz bulunamamıştır. Bunlardan ayrı olarak, adının Hattuşa olduğu belgelerden anlaşılan Boğazköy arşivlerinde, zamanın diplomasi dili olan Akadça (Asur-Babil dili) ile yazılmış tabletler de vardır. Ancak, bu dildeki tabletler yalnız siyasal içerikli olan bazı yazışma ve devletlerarası antlaşmalardan ibaret değildir; ilk Hitit büyük kralının siyasal bir vasiyetname niteliği taşıyan metni ile yine onun yaptıklarını anlattığ |