Tarih icinde >>=Türkiyenin Etnik Yapısı==> konusu , TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler Ali Tayyar Önder, 3. baskı, Ankara, Zirve Ofset, Mayıs 1999. Özetleyerek derleyen: Kadircan Keskinbora “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan, ...
![]() |
|
#1
| ||||
| ||||
| >>=Türkiyenin Etnik Yapısı==> TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler Ali Tayyar Önder, 3. baskı, Ankara, Zirve Ofset, Mayıs 1999. Özetleyerek derleyen: Kadircan Keskinbora “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmiş olan hakikat şüpheli bir şekil alır ki, beşeriyetin yolunu değiştirir. Biz daima hakikatı arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça söylemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız.” M.Kemal ATATÜRK Etniklik Genel olarak, benimsedikleri dil, din, ve sahip oldukları kültür itibariyle diğer gruplardan farklı olan gruplar etnik olarak nitelenir. Bazı durumlarda dil ortaktır, ayırıcı nitelik dini inançtır. Etnik bir grubun pekişiminde, alt grupların tanımında önem taşıbilen başka grup nitelikleri de mevcuttur. Örgütlenme yapısı, aşiret organizasyonu, meslek-uğraş benzerliği, dilleri soyları farklı toplulukların ortak bir kaderi paylaşmış olmalarının yarattığı dayanışma, birlik duygusu etnik grup oluşumunda rol oynayabilir. Etnologlar, bir ülkedeki etnik grupları belirlemede, kendi amaçlarına bağlı olarak çok farklı etniklik kriterini çok farklı yaklaşımlarla kullanabilirler. Bunun sonucu olarak, farklı etnologlar, aynı ülkede çok farklı sayıda etnik grup belirleyebilirler. Özellikle etnik gerilimin mevcut olduğu ortamlarda, etnologların grup tanımlarının dayandığı temellerin iyi değerlendirilmesi gerekir. Sadece dil esas alınarak yapılan tasnifler yetersiz, hatta kültürel kimliğin öne çıktığı durumlarda tamamen yanlıştır. Toplumsal alanda etnik grup kimliği iki farklı bakışa bağlı olarak farklı tanımlanabilir: a) Emik Bakış: Emik bakış, bir grubun kendi kimliğiyle ilgili kendi tanımıdır, kendisini ne, kim olarak gördüğü, Emik bakış etnikliğin ölçüsü tamamen grubun kendi kabulleridir. b) Etik Bakış: Etik bakış, dışarıdaki bir grubun, bir başka grubu tanımlamasıdır, etik bakış, bilimsel temelden uzak, genelleme şeklinde kaba bir görüştür. Bu nedenle emik bakış gibi geçerli ölçülere dayanmaz. Örneğin, toplumun laz olarak tanımladığı halkın büyük çoğunluğu LAZ yakışmasını reddeder. Zazalar tarih boyunca kendi kimliklerinde onurla direnmiş, ne Türklüğü ne de Kürtlüğü benimsememiş bir topluluktur. Zazaları inceleyen ciddi bütün bilim adamlarının ortak görüşü Zazaların Kürt ve Zazaca nın Kürtçe nin bir lehçesi olmadığı yolundadır. Ancak Zazaların azımsanmayacak bir bölümü bugün Kürt üst kimliğini benimsemekte-dirler. Zazaları Kürt kimliğine iten, kendilerini kuşatan toplulukların etik bakışı ve devletin bu bakış doğrultusundaki tavrı olmuştur. Toplumsal ilişkiler Zazalara sürekli olarak Kürtlüğü empoze etmiştir. Hatay, Mersin, Tarsus ve Adana’ da yaşayan Nusayriler için de bu durum geçerlidir. Nusayriler büyük çoğunlukla öz Türk olmalarına rağmen çevre olanları Arap Uşağı olarak tanımlar. Kendileri de Türklüklerini tam olarak bilmezler. Etnik Kimliğin Değişkenliği Etnik kimlik pek çok nedene bağlı olarak süreç içinde değişkendir. Hunlar, Hititler, Sümerler, İskitler bugün hiçbir etnik grubu tanımlayan kimlikler değildir. Başka topluluklara karışmış olarak ırki nitelikleri bugünkü toplumlar içinde devam etmekte ise de etnik grup nitelikleri kaybolmuştur. Bir çok öz be öz Türk unsur Kürtleşmiştir. 24 Oğuz boyundan biri olan Avşarlar ın bir bölümünün yanı sıra Döğerler, Kalaçlar, Kikiler, Türkanlar, Karakeçililer, Beydilililer Kürtleşmiştir. Karakeçilileri bugün Batı Anadolu’daki akrabalarının da çabalarıyla Türk kimliklerini yeniden keşfetmekte ve Türklüğe dönmektedirler. İbrahim Paşanın zorla Milli Aşiretine bağlayarak Kürtleştirdiği Türkanlar de kimlik değişimine bir başka örnektir. Yazar Yaşar Kemal, 1865 Kozanoğlu başkaldırısında Diyarbakır’a sürülen 10.000 çadır Avşar Türkmen’in büyük bölümünün –alevi olmayanların tamamının- Kürtleştiklerini tespit ettiğini ve bu Kürtleşmiş Avşarlardan ağıt derlediğini belirtir. Çağdaş Etnik Kimlik Türkiye’deki etnik gruplarla ilgili son dönem araştırmaları göstermektedir ki, kişilerin kendilerini tanımlamalarında dil, köken gibi ölçütler büyük ölçüde anlamını yitirmiştir. Anadil ve ikinci dil etnik grubun bilincinden çok, “köken”i açıklaması bakımından önem taşımaktadır. Etnik kimliğin esas göstergesi olan “sen kendi kabûlüne göre kimsin, duyumsadığın kimlik ne?” gibi bir sorunun cevabına bağlı genel bir tespite başvurulmamıştır. Genelde sadece dil ölçütüne dayalı etnik tasnifler ve etnik grupların nüfuslarına ilişkin tahminler geçerli değildir. Etnik grup nüfuslarının belirlenmesinde yapılan en ciddi yanlış budur. 1993 yılında Konda A.Ş. tarafından Milliyet gazetesi için İstanbul’da 15.683 gibi büyük bir deneğe dayalı kapsamlı araştırma (yerel bir gösterge olarak dahi kabul edilse) soy, dil, etniklik ilişkisini çok açık göstermektedir. Bu kapsamlı ve önemli anket de göstermektedir ki ne anadil, ne de soy kökeni 20. yy Türkiyesinde etnik kimlik belirlemesinde ağırlıklı bir etmen değildir; kültürel kimlik ön plandadır. Ancak bu gerçek aydın kesimce bir türlü anlaşılamamakta, etnik kimliğe ırkçı bir bakışla yaklaşılmakta soy, sop, biyolojik, genetik, antropolojik temele dayalı ırkçı bir tanım temel alınmaktadır. Üst Kimlik Üst kimlik çoğu kez yanlış tanımlanmakta ve kavram kargaşasına yol açmaktadır. Doğru tanımın iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki örneklerin iyi değerlendirilmesi gerekir: i) Kendi kökenine, geleneklerine bağlı, etnik kimliğiyle onur duyan bir Çerkes, çağdaş vatandaşlık bilincinin ve toplumla bütünleşme ihtiyacının gereği olarak kendisini Türk olarak tanımlamakta hiçbir sakınca görmeyebilir. Egemen unsurun kimliğinin temsili önemini benimser. Bu durumda Türklük bu Çerkez için bir üst kimliktir. ii) Bir başka Çerkes köken bilincine ve onuruna sahip olmakla birlikte, kuşaklardır bu topraklarda yetişmenin egemen kültürle yoğrulmanın sonucu olarak kendini Türk olarak duyumsa-yabilir ve Türk kimliğini üstün tutabilir. Türklük bu Çerkes için artık üst kimlik değildir, asli kimliktir. Üst kimliği tartışanların sık sık düştükleri yanlış üst kimliğin değişik algılanma düzeylerini ve kişilerin kendi tercihlerini gözardı ederek, insanlara kendi ölçüleriyle kimlik biçme yanılgılarıdır. Yanlış ırkçı bakışla şartlanma ve önyargıdır. Üst kimliğin, ne azlık-çoklukla ve ne de yerli-göçmen olmakla ilgisi yoktur. Üst kimlik tamamıyla grubun kendine bakışı, egemen unsuru algılayışıyla ilgili bir tanımlamadır. P.A. Andrews ve Türkiye’de Etnik Gruplar Söz konusu eser siyasetçilerin, aydınların, medya mensuplarının başvurduğu bir kaynaktır. Ne yazık ki, bu eser maddi hatalar da dahil olmak üzere pek çok yanlışla dolu olduğu gibi, konuya yaklaşımı itibariyle Türkiye’nin etnik yapısını açıklamaktan uzaktır. Bu denli yanlışlarla dolu kitap maalesef temel kaynak gibi değerlendirilmektedir. [ Orta-Doğu’nun etnik yapısının incelenmesiyle ilgili çalışmanın bir bölümünü oluşturan eser1989 yılında Özgür Batı Almanya Üniversitesi tarafından 660 sayfa olarak İngilizce yayınlanmıştır. Eserin 318 sayfalık bölümü Tümzamanlar Yayıncılık tarafından Türkiye’de Etnik Gruplar ismiyle Türkçeya çevrilmiştir] Eserin orijinali bir tarama olup -bizzat Peter Alford Andrews’ un de eserin giriş kısmında belirttiği gibi-, dökümanlar yetersizdir, veriler –kendi ifadesiyle- “alındıkları kaynaklar kadar güvenilir ve de etniklik üzerine olan bilginin açık olabileceği kadar açıktır”. Etnik bilgilerin kaynağı durumundaki pek çok araştırmacı ise “grup taasubu” ile tarafgirdir. Andrews’ un sınıflandırmasında 47 gruptan 18 i öz be öz Türktürler. Bunların farklı etnik gruplar olarak gösterilmesi yanlıştır. Bu grupların soylarının Türk, dillerinin Türkçe ve dinlerinin İslam olduğunu Andres da kabul etmektedir. Bu tasnif tarzı kabul edilemez bir hatadır. Bu kitaptaki gruplamada çok ciddi bir bilimsel yanlış, kendilerini Harun-er Reşidin oğlu Mutasım’ın Türk olan annesinin Horasanlı Türkmen kabilelerinden olarak tanımlayan Nusayri (alevi)lerin tamamının Arap olarak gruplandırılmış olmasıdır. Tarihi veriler Nusayrilerin Türklüklerini kanıtlamıştır. Nüfus Yoğunlukları Andrews’ un hesabıyla Türkiye’de Türklerin oranı % 88.03 diğerlerinin oranı % 11.87 dir. Uluslar arası bilim çevrelerinin koyduğu ölçüyle bir ülkenin etnik bir mozaik olarak tanımlanabilmesi için iki şart gereklidir. Bu iki şartın birlikte sağlanması gerekir. Bunlardan biri etnik çeşitlilik diğeri nüfus oranıdır. Egemen unsurun nüfus oranının % 65-70 olduğu bir ülke için –mozaik- tanımı, çeşit ne olursa olsun geçerli değildir. Prof.Martin Lipset için oran % 65 dir. Uluslararası bir örnek olarak Fransa’ya bakmak yeterlidir. 1978 istatistiklerine göre Fransa’ da 17 etnik grup mevcuttur ve genel nüfus içindeki oranı % 19 dur. Bu yapıda bir Fransa etnik bir mozaik olarak tanımlanamaz, bu zihniyete bir Fransa eleştirilmezken Türkiye’yi mozaik olarak nitelemek sadece bilimi inkar değil insafsızlıktır. Kürtlerin incelenmesinin yoğun olduğu 1850-1930 yılları arasındaki araştırmaların pek çoğu “görevlendirilmiş” kişiler tarafından yapılmıştır. Sonradan Kürdoloji’ nin babası olarak anılan V.Minorsky ile Nikitin ve Jaba, 1856 Paris Antlaşmasıyla Osmanlıların bir Avrupa ülkesi olarak tescilinin ardından, uzak denizlere inmek için yeni bir yol açma gayretinde olan Rusların Kürtlüğü araştırmak için Urmiye ve Erzurum’da görevlendirdikleri konsoloslardır. Batı, Türklere karşı asırların mirası bir önyargıya sahiptir. Ayrıca, verileri “millî çıkarına uygun” olarak değiştirmekte veya gizlemektedir. Batılı aydın da bu toplumun, eğitimin ürünüdür ve de milli çıkarlar konusunda devleti kadar taraftır. Türkiye’deki Etnik Grupların Büyüklükleri a) Kürt kökenliler: 1927 yılında 1965 yılına kadar yapılmış olan genel nüfus sayımlarında anadili Kürtçe olanların sayısının genel nüfusa olanları şöyledir; 1927 % 8.7, 1950 % 8.8, 1960 % 6.7, 1965 %7.1. Kürtçe’yi ikinci dil olarak konuşanların arasında Türkler ve Araplar da bulunmaktadır. Kürt kökenli nüfusun % 8 olarak kabul edilmesi, Kürtlerin 15-20 milyon olduklarını savunan çevrelerin tepkisine yol açabilir. Hiçbir ciddi araştırmacı ya da kurum Kürt nüfusu böylesine abartılı rakamlarla ifade etmemektedir. Tespitlerde sadece dil esas alınmıştır ve bu temel bir yanlıştır. Kürt kökenli olmakla Kürt olmak farklı gerçekliklerdir. Kürt kimliğini temsil ettiğine inanılan HADEP in gerek 1995 gerekse 1999 genel seçimlerindeki oy oranı % 4.2 dir. Bu oranın tamamının Kürt kimliğinde birleştiği kabul edilse dahi, -ki mümkün değil- Türkiye deki Kürt kimlikli vatandaşlarımızın sayısı 2,5 milyonun altında kalmaktadır. Kürt kökenli nüfusun 6-7 milyon olması hiçbir şekilde Kürt kimliğini inkar için bir gerekçe teşkil etmediği gibi Kürtlüğe en ufak bir saygısızlık göstergesi olarak da algılanamaz. b) Zazalar: 1965 nüfus sayımında “anadili” Zazaca olanlar 150.644, ikinci dili Zazaca olanlar 20.413 gösterilmiştir, nüfus oranı % 0.54 tür. c) Araplar: 1965 genel nüfus sayımındaki Araplaraın nüfus oranı % 1.2 civarındadır. Nusayrilerin büyük çoğunluğu Türkçe ve Arapça olmak üzere iki dillidirler. Köken olarak Abbasi, hükümdarı Harun-er Reşid in yerine geçen oğlu Mutasım’ın Türk kökenli annesinin Horasanlı Türki kabilesinden olduklarına inanırlar. Köken olarak Nusayrilerin Türklükleri tarihi belgelerle ve bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. d) Çerkesler: Aynı nüfus sayımında ana dili Çerkes dillerinden olanlar % 0.19, ikinci dilleri Çerkes dilleri olanlar % 0.15 olarak belirlenmiştir. Çerkezler, kendi soylarından oluşan köyler kurmuşlar ve doğal asimilasyona uzun süre direnmişlerdir. Ancak Müslüman olmaları ve kentleşmenin hızlanması ve iletişimin gelişmesi sonucu büyük ölçüde dillerine unutmuşlar ve Türk toplumuyla bütünleşmişlerdir. e) Lazlar: Lazlığın merkezi Pazar (Rize), Arhavi, Hopa üçgeni olan küçük bir yöredir. Lazlar da aynen Çerkezler gibi Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçası durumundadırlar. Azınlıklar Lozan antlaşmasıyla üç gruba “azınlık statüsü” tanımıştır: Rumların bugünkü nüfusu 10.000, Yahudilerin 25.000 civarındadır. Ermenilerin nüfusu 40-60 bin arasındadır. SONUÇ-DEĞERLENDİRME Etnik kimlik, özellikle bugünkü iletişim çağında soy,dil, köken gibi etmenlere, biyolojik genetik ,antropolojik değerlere, ırki temele değil KÜLTÜR temeline dayalı bir grubun kendi tanımıdır. Bugün Türkiye’de aydın denilen belirli bir kesimin çağdışı ve bilim dışı bir bakışla etnik kimliği kökene dayandırma anlayışı bir anlamda ırkçılıktır. Dayatma olduğu kadar da insan haklarına saygısızlıktır. Türkiye’deki grupların nüfus tahminleri, yerli yabancı hemen hemen bütün araştırmacılarca anadil esasına göre yapılmıştır. Bu fevkalâde yanlıştır. (Ör. Anadili Lazca olanların hemen hemen tamamının tartışma konusu yapılmasına bile tahammül edemedikleri, benimsedikleri etnik kimlik Türklüktür. Keza, Arapça konuşan Mardinlilerin kendilerine Arap kimliği biçilmesini namuslarına hakaret gibi algıladıkları bilinmelidir.) İstanbul gibi kozmopolit ve Türkiye nüfusunun 1/6 sını oluşturan bir şehirde yapılan araştırma bu gerçeği doğrulayan ciddi ve kapsamlı araştırmalardan biridir. Hangi ölçütle değerlendirilirse değerlendirilsin Türkiye etnik bir mozaik değildir. Türkiye’nin etnik bir mozaik olduğunu savunmak ya cehalet, ya gaflet ya da dalalettir. Kimliğinde tereddüte düşen, kimlik direnci olmayan kişi ve toplumlar, yabancıların çıkarları yönündeki girişimlerine empozelerine açık hale gelirler. Bu hesapları bozmak için bilimsel temele dayalı milli kültür politikası oluşturulması tarihi ve zorunlu bir görevdir ve bilim Türklük konusunda Türklerin yanındadır. TÜRKLÜK VE ANADOLU Türkiye’nin etnik yapısını değerlendirirken bir kesim aydın ve araştırmacının iki yanlışından biri bu yapıyı “mozaik” olarak nitelemeleri diğeri ise Türkleri “çok karışık” bir unsur olarak göstermeleridir. Dünyada bugün “karışık olmayan” hiçbir toplum mevcut değildir. Antropoloji bilimi bütün toplumlara uygulanabilir standart ırki ölçütler ortaya koyamamıştır. Dün Roma, Hun, Hitit gibi “saf” bir soy nasıl mevcut değildi ise bugün de “saf” bir Alman, Fransız, İtalyan, Arap, İranlı mevcut değildir. Kaldı ki Türk unsurunun rastlanabilecek “en az karışık” unsur olduğu verilerle bu bölümün sonunda gösterilmiştir. Türkler Anadolu’ya adım attıkları günden bu yana Batının en acımasız, topyekün saldırısına maruz kalmış bir millettir. Bugün de saldırı aynı acımasızlıkla sürdürülmektedir. Batı için “şark meselesi” bitmemiştir. Asırlarca adeta genetik bir nitelik olarak kuşaktan kuşağa aktarmış olan batılı, Türkiye kuşatmasını bu ülke kayıtsız şartsız denetlenebilir bir “bölge” haline getirilinceye kadar sürdürecektir. Batı, Türkiye’yi zaafa uğratacak olan PKK ise PKK’nın yanında, irtica ise irticanın yanında, diktatörlük ve diktatörlüğün çifte standartlı demokrasi ise demokrasinin yanındadır. Gerek “milli” bir kültür politikasının bulunmayışı, gerekse eğitimin yetersizliği nedenleriyle bizler ne Türk ne de Türklük hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Çin kaynakları Türklerden söz eden ilk belgeler olarak kabul edilmiştir. Çinliler doğu Hunlarından bahsederken CONG ve TIK adlı iki Türk kavmi hakkında geniş bilgi vermişlerdir. Türk sözünün Çince’deki telaffuzunun Tık (Tırk) olduğu belirlenmiştir. Tırkların ortaya çıkışı M.Ö.1582 olarak kabul edilmektedir. G.Nemeth ve R.Rasonyi de Türklerin anayurdu olarak Orta Asya’nın batısındaki Aral gölünün kuzeyini belirlemişlerdir. Bugün artık Türklerin Orta Asya’dan çıkarak pek çok devletler kurdukları bilinmektedir. Ancak Oğuzlar Anadolu’ya en son gelen Türklerdir. Bölgedeki Türk varlığı çok daha öncelere dayanmaktadır. Romalı yazar Pomponius Mela M.S.43 senesinde yazdığı De Situ Orbis adlı eserinde TURCAE (Türk) isimli kavimden söz etmektedir. Yine Romalı Plinius M.S.23-79 yılları arasında yazdığı Histoire Natur adlı eserinde Sarmat ırkına mensup kavimler içinde TYRCAE’leri de saymaktadır. İskitlerin M.Ö.7.y.y da Doğu Anadolu üzerinden Zagros’a kadar inip, Medleri yıkarak 28 yıl bölgede hüküm sürdükleri bilinmektedir. M.Ö. 2350-2150 yılları arasında Mezopotamya’da büyük bir devlet kurmuş olan Akad hükümdarlarından Naram-Sin’e ait “Mücadelenin kralı” anlamında “Şartamhari metni” olarak bilinen yazılı kaynak Anadolu’daki Türk varlığı bakımından oldukça önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Bu tarihi belgede Akad kralı Naram-Sin’e karşı 17 Anadolu kralının güçlerini birleştirerek harekete geçtikleri ancak, yenik düştükleri anlatılmaktadır. Bu 17 Anadolu kralından birisinin TURKİ kralı İlşu-Nail adındaki hükümdar olmasıdır (Bu belgedeki kayıtlar, M.Ö. ki yıllarda Asya menşeli Türk topluluklarının yurt tutmuş olduklarını göstermektedir). Fırat nehri kıyısında Mari bölgesinde (Telle-Hararı) ortaya bir takım tabletler çıkarılmış, bunların M.Ö.4000-2000 yıllarındaki Sümer ve Babil nüfusunun bölgede hakim olduğu dönemden kalmıştır. Bu tabletlerden 13 tanesinde “TURUKKU” adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Sümer, Elam, Kalde, Guti, Urartu vb. toplulukların Asya menşeli olmaları hakikati yanında bir de karşımıza Türk adının değişik söylenişleri “Turki ve Turukku” isimleri çıkmaktadır. Anadolu’nun bir diğer sakinleri de Hurriler ile Urartular idi. M.Ö.2000lerde Van gölünden Kızılırmak ve Yeşilırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü yerlere kadar uzanan saha Hurrilerin hakimiyetinde idi. Daha sonra M.Ö.13. yüzyıllarda Van gölü çevresinde Urartu hakimiyeti görülecektir. Hurriler ile Urartular’ın dilinin Sami ve Hint Avrupa dilleriyle herhangi bir yakınlığı yoktur. Bu açık ve kapsamlı deliller Anadolu’daki Türk varlığının M.Ö.4000 yılına kadar uzandığını düşündürmektedir. Sümerler ve Gutilerin ırki ve dil özellikleri itibariyle tek “karşılaştırılabilir” unsurun Türkler olduğu artık kabul edilmiştir. Antropolojik buluntular, Sümer ve Kut dilinden kalan örnekler Sümer, Kut, Elam, Hurri gibi adlarla anılan bu toplulukların bünyesine brakisefal Ural-Altay kavimlerinin bilhassa atlı-göçebe Türk unsurlarının karışmış olduğunu göstermektedir. Önasya Tarihi uzmanlarından Fr.Hommel Sümerleri tamamı ile bir Türk kavmi olarak kabul etmekte Orta Asya’dan M.Ö.5000lerde kopan Türk gruplarının Önasya’ya geldiklerini ve Sümerleri teşkil ettiklerini ileri sürmektedir. B.Landsberger bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra Sümer dilinin yalnız fenomonolojik bakımından değil, aynı zamanda tarihi bakımdan bütün Asya boyunca uzayan dağlık havalide konuşulan geniş bir dil grubuna dahil olup, bu grubun bugün de varlığını sürdüren Türk dilleri olduğunu kabul etmektedir. Osman Nedim Tuna Sümercede 165 Türkçe kelime tespit etmiş, bunların “tesadüfi benzerlik”le açıklanamayacağını, bunun matematik bakımından da mümkün olmadığını, ayrıca tespit edilen bu kelimelerin büyük çoğunlukla “benzerlik” ve “uygunluk” sözlerinden de öte gerçek anlamda Türkçe olduğunu ortaya koymuştur... B.Landsberger, “Tarihte Türklerle en yakın münasebettar olan, hatta belki de Türklerle ayniyet gösteren kabile Kutlardır” demektedir. Hurri ve Urartu dillerinin fonoloji, sentaks ve gramer bakımından Asya kökenli oldukları kanıtlanmıştır. Akad kralı Naram-Sin’e karşı güçlerini birleştiren 17 Anadolu kralı arasında adı geçen TURKİ ve Fırat kıyısındaki Mari tabletlerinin 13’ünde anılan TURUKKU kavimler, HURRİLER, ACARAYLAR Anadolu’daki M.Ö.si (2000-4000) Türk yerleşiminin önemli verileri olarak değerlendirilmektedir. M.Ö. 7. yy da Kafkasya, Hazar üzerinde inerek Doğu Anadolu’yu ele geçirip Medleri 28 yıl egemenliklerine alan Sakalar(İskit) konusunda Yrd.Doç.İlhami Durmuş doktora tezinde şu bilgileri vermektedir. “Yaklaşık olarak M.Ö. 8. yy da tarih sahnesine çıkan ve bu tarihten M.S. 2. yy a kadar hakimiyetlerini devam ettiren İskitler, doğuda Çin seddinden batıda Tuna nehrine kadar uzanan geniş bir sahada varlıklarını biraz önce verilen rakamlardan da anlaşılacağı üzere, yaklaşık olarak 1000 yıl gibi uzunca bir zaman korumuşlardır. Çok geniş bir sahaya yayılmış olan İskitlerin çeşitli kavimlerle münasebetleri ve onlarla mücadelelerini Pers, Asur ve Grek kaynaklarından öğreniyoruz. Eskiden bu yana en kuvvetli nazariye olan Ural-Altay ırkı nazariyesi ve bunlar içerisinde de İskitlerin Türklüğü fikri gitgide daha fazla taraftar bulmuş ve bilim adamları çeşitli yönleriyle meseleyi değerlendirmiştir. Fakat zaman içerisinde batı kolu olarak kabul ettiğimiz grup, diğer etnik gruplar içerisinde eriyerek kaybolmuştur. Büyük Zap’ın Dicleye karıştığı bölgeye yakın yerlerde Siirt, Muş dolayları dahil Güneydoğuda görülen Kardu’ların Pers yenilgisinden sonra bölgeye yerleşen Sakalar oldukları düşünülür. Ayrıca bugün Yakut Türkleri kendilerini Saka olarak tanımlamaktadırlar. Bizanslı yazarlardan Attaliate de “İskitlerle(Sakalar) Türkler aynı ırktandır” demektedir. Divan-ü Lügat-it Türk’te SAKA “dağ yamacı” anlamına gelir. Kahramanlığıyla ünlü KIPÇAK başbuğunun adı da SAKA’ dır Karduklar Sakaların bir kolu olarak kabul edilir. Divan-ü Lügat-it Türk’te Kardu “zemheri sıralarında su üzerinde yüzen fındık büyüklüğünde buz parçaları” olarak tanımlanmıştır. Bugün hâlâ Anadolu’da Kardu isimli ve bu kelimeden dönüşmüş isimleri olan bir çok binlerce yıllık yerleşim birimi mevcuttur. Anadolu’ya ilk giren Türk devleti Hunlardır. Suriye-Irak sınırına yakın bir yerde bulunan Dura-Europos yazıtı Hunların 3. yy başlarında Kapgan, Topcak, Tarkan Bey, Kubrat ve Kurtak gibi komutanlarla Doğu Anadolu’ya indiklerini kanıtlamaktadır. Hunların ikinci Anadolu seferi ise 395’te gerçekleşmiştir. Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Hunlar Erzurum, Malatya üzerinden Çukurova’ya inmişler ve buradan Antakya, Urfa, Sur’u kuşatarak Kudüs yakınlarına kadar varmışlar, aynı yıl aynı yolla geri dönmüşlerdir. 398 yılında Hunlar aynı bölgeye bir defa daha girip çıkmışlardır. 451 yılında Azerbaycan’da Mugan’ın güneyine yerleşerek burada Balasagan isimli bir şehir kuran Akhunlar Kuzey Doğu Anadolu’ya sürekli girip çıkmışlardır. Arap kaynakları bu Akhunları “Ekrad-ı Bilasagun” olarak tanımlamışlardır. Ekrad kelimesini iki anlamdan biri “Kürtler” diğeri “konar göçerler”dir. Bugün Anadolu’daki HUN köylerinin mevcudiyeti Hunların buralara yerleştiklerinin kanıtıdırlar (Elazığ-Palu, Bingöl-Solhan, Muş-merkezde Hunan, Artvin-Yusufeli de Hun Gimek). 466 yılında Avrupa Hunlarına bağlı Ağaçeri Türk boyu Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu’ya gelmiştir. Güçlü bir devlet kurmuş Karakoyunlular içinde önemli bir boy olarak bu Ağaçeri kavmi de mevcuttur. Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı bir köyün ismi HAÇERİ (Ağaçeri) ve aynı ilçeye bağlı diğer iki köyden birinin adı HAÇERİ SÜFLA diğerini adı ise HAÇERİ ÜLYA’ dır. Hazar denizine adını veren ve Hazar Türk devletinin kurucularından olan Sabır Türkleri de mevcuttur. Ermeni Tarihçisi Moisey Kagankatvasi, “Ağvan Tarihi”nde şöyle yazmıştır: “Bu topluluklar uzun saçlı, mahir ok atan kimseler olup, taştan koç, at vb. gibi heykeller yontmakta da oldukça usta idiler. İlahlarına da Khan-Tengri (Han Tanrı) derlerdi. KÜRTLERİN KÖKENİNİ VE ÖZELLİKLE “BUGÜNKÜ TABAKASINI” ARAŞTIRANLARIN 2600-3000-4000 YIL ÖNCE TARİH SAHNESİNDEN ÇEKİLMİŞ KAVİMLERİ “KARIŞIM” UNSURLARI OLARAK ZİKREDERKEN, BU BÖLGEDEKİ “KÖKLÜ” VARLIKLARINI YÜZLERCE YIL VE BUGÜNE KADAR DA SÜRDÜRMÜŞ TÜRK UNSURU DIŞLAMALARINI ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR. BU YAKLAŞIM ANCAK “MAKSATLI” OLARAK AÇIKLANABİLİR. Anadolu’daki Selçuklar öncesi “Türk unsur” mevcudiyetine bir başka örnek Bizans döneminde Anadolu’ya yerleştirilmiş Türk Peçenek, Uz, Kuman, Bulgar topluluklardır. Roma imparatoru Roman Diogen’in 200.000 kişilik ordusunda önemli bir grup olarak Uz’lar ve Peçenekler’den bahsetmektedir. Roma ordusundaki Uz’ların ve Peçeneklerin soydaşları Türklerin tarafına geçmesi önemli bir gerçektir. Romalıların Türk grupları Muğla, Manisa, Tarsus, Misis, Antakya, Adana, Klikya yörelerine iskan ettirdikleri de bilinmektedir. Anadolu ve Azerbaycan’daki Arap istilaları dönemi bu bölgelere Arap ve Türk unsurların yerleştiği bir dönemdir. Abbasiler dönemine gelindiğinde İslam-Bizans mücadelesinin kilit noktaları olan “Sugur” adı verilen “uç” vilayetler olan Adana, Misis, Maraş, Malatya, Ahlat hattı Erzurum dahil olmak üzere Arapların elindeydi. Anadolu’da 300 yıl süren Arap-Bizans çekişmesi fevkalade önemli sonuçlar doğurmuştur: Araplar, işgal ettikleri yörelere Arap ve Türkleri iskan etmişlerdir. Özellikle Abbasiler döneminde gönderilen ordular ve “sugur”lara yetiştirilen askerler çoğunluk olarak Türklerdir. Esasen daha 753 yılında Emevileri yıkarken Abbasilerin dayandığı güçlerden biri Türklerdi. Bu Türklerin daha 753 yılı öncesi Irak’a geldiklerini göstermektedir. Türk askeri gücü öylesine yoğunlaşmıştır ki Abbasiler Türkler için özel bir şehir –Samarra- kurmuşlardır. Bizans İmparatorlarından Aleksi Kommenos’un Muğla’ya, Andronikos’un Manisa’ya çok sayıda TÜRK OYMAKLARINI yerleştirdiklerini biliyoruz. Türk kollarından BULGARLARI, HAZARLARI, AVARLARI, PEÇENEKLERİ, KUMANLARI, UZLARI kesif kitleler halinde Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirdikleri de bilinen hususlardandır. Eski tarihlerden beri Şimali Suriye ve Kilikya havalisi de gayet kesif Türkmen kitleleriyle kaplıydı. HALEP SALNAMELERİ üzerinde kıymetli araştırmalar yapan Sayın H.Fehmi Turgal da bu gerçeği ortaya koymuştur. Antakya müslümanları ile Ermenilerinin Türkçe konuştuğu hususunda bir kaydın da mevcut olduğunu görmüştür. Gerek Müslüman Türkler, gerek Gregoryen Türkler ancak Türkçe konuşabilirdi. Ana lisanlarının Türkçe olduğunu gördüğümüz bu cemaat de eski Türkmenlerin birer kalıntılarından başka bir şey değildir. Daha doğrusu Hıristiyan olmalarından dolayı, bu Türklere de Ermeni gözüyle bakılmıştır. Prof.Dr.M.Fuat Köprülü’nün kaleminden: “Milli bir ananeye riayetle, eski SARUS ve PİRAMUS’a Türkistan’daki SEYHUN ve CEYHUN adlarını veren bunlardır. İslam sınırının bekçiliği vazifesini gören ve TARSUS’u merkez ittihaz eden İslam emirleri arasında EBU SÜLEYMAN-AL TURKİ gibi bir takım Türkler de yetişmiş, hatta içlerinde ***ke bastıranlar bile olmuştur.” Türklerin bu sahadaki ESKİLİKLERİNİ ve ÇOKLUKLARINI ERMENİ TARİHÇİLERİ BİLE İNKAR EDEMİYORLAR. Nusayri Alevilerin kendi Türk kimlikleri hakkındaki inançları Abbasi dönemi Anadolu Türkleşmesinin en açık kanıtıdır. Nusayriler büyük çoğunlukla kendilerine Arap denilmesini reddeder ve “Biz Harun Reşid’in (Abbasi Halifesi) oğlu Mutasım’ın Türk olan annesinin Horasan Türkmen kabilelerinden Horasan Türküyüz. Atalarımız buralara Abbasiler tarafından yerleştirildi.” derler. SELÇUKLULAR DÖNEMİ Göktürklerden ayrılarak batıya doğru göç eden Oğuzlar 1040 Dandanakan savaşıyla Türk Gazneli Devletini yıkarak Büyük Selçuklu İmparatorluğunun temelini atmışlardı. Selçuklular bu tarihten itibaren Anadolu’ya girip çıkmışlar ve bölgeyi keşfetmişlerdir. 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’ya girmişler ve ilk Selçuklu yerleşim başlamıştır. 1156 yılında Sultan Sancar’ın ölümünden sonra Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur. Selçuklular tarihte 5 grup olarak incelenir. 1.Büyük Selçuklular(Horasan Selçukluları) 2.Anadolu Selçukluları 3.Irak Selçukluları 4.Şam Selçukluları(Suriye) 5.Kirman Selçukluları 1220 li yıllardaki Moğol istilaları sonucu çok kalabalık Türk kitleler Anadolu’ya ikinci bir dalga olarak gelmişlerdir. Moğol ordularının önemli kısmı Türklerden oluşmaktaydı. Romalıların bölgeye hakim olduğu M.Ö. 323 te Anadolu’da 6 krallık mevcuttu: Kapadokya, Bitina, Bergama, Rum, Pondus ve Kommagame. Ayrıca Sami Süryaniler ve Ari Ermeniler mevcuttu. Özellikle Rum nüfus Anadolu’dan hızla çekilmiştir. Selçukluya sığınan azınlıklar Türklerle karışmamışlardır. Bu gerçeğin görgü tanığı Arap gezgini İbn-i Batuta’dır. İbn-i Batuta Anadolu’da gezdiği şehir halkıyla ilgili açık bilgiler vermiştir. Ziyaret ettiği şehirlerde Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerinin her birinin ayrı ayrı mahallelerde oturduklarını ve Rumların az oldukları belirtmiştir. ANADOLU’DA MİLLİYET VE MİLLET MANASINDA RUMLUK YOKTUR. Bulgular Truvalıların Grek olmadığını dillerinin bir Anadolu dili olan Luvi’ce olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Arap istilası bir fetih ile sonuçlanmamış Bizans ise bunları tamamen geri atamamıştı. Ülke üç yüz yıl boyunca akınlara ve karşı akınlara maruz kalmıştı. BİZANS YUKARI FIRAT TARAFLARINI BOŞALTARAK BÖLGENİN AHALİSİNİ (ki bunların hıristiyan tarikatına mensup olanı paulicienler’dir) SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE TRAKYA’YA SÜRÜYORDU. Daha sonra Ermeniler kalabalık bir şekilde ülkelerini terk ederken Kapadokya, Kilikya, Antakya ve Urfa taraflarına göç etmişlerdi. 14. yy a gelindiğinde Anadolu batılı gezginlerce Türkomania-Türk İli olarak tanımlanmaktadır. İsim babası ise ünlü gezgin Marco Polo’dur. Ermeni araştırmacılar da bölge için Türk İli tabirini kullanmaktaydılar. Anadolu’nun ne denli yoğun bir şekilde Türkleştiğinin en önemli kanıtları, Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemlerinde kurulmuş beyliklerdir: 1.Yukarı Fırat’ta Saltuklar 2.Aşağı Fırat’ta Mengücekler 3.Bitlis ve Erzen’de Dilmaçoğulları 4.Van Bölgesinde Sökmenliler 5.Diyarbakır’da Yınal Oğulları 6.Harputta Çubukoğulları 7. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu(Harput,Malatya, D.Bakır, Harran, Halep, Mardin, Silvan’da) Artuklar 8. Doğu, Güney-Doğu Anadolu ve Kafkasya ile kısmen İran’da Karakoyunlu Türkmen Devleti 9.Akkoyunlu Türkmen Devleti (Karakoyunlu bölgeleri) 10.Danişmend Oğulları (Bayburt, Sivas, Kayseri, Anakara, Çorum, Amasya, Tokat, Maraş, Elbistan 11.İnal Oğulları (D.Bakır, Tunceli kısmen Harput) 12.Çobanoğulları (Kastamonu veçevresi) 13.Çaka Bey (İzmir ve çevre adaları) Osmanlı’ların ilk dönemlerinden başlayarak uzun bir bir süre Anadolu’yu denetleyen beylikler şunlardır: 1.Karamanoğulları (Konya) 2.İnançoğulları (Denizli) 3.Saruhanoğulları (Manisa) 4.Aydınoğulları (Birgi, Sultanhisar, Tire, Alaşehir, kısmen İzmir) 5.Candaroğulları (Kastamonu, Sinop, Çankırı, Samsun) 6.Germiyanoğulları (Kütahya) 7.Hamidoğulları (Antalya) 8.Ramazanoğulları (Çukurova) 9.Dulkadiroğulları (Maraş, Elbistan) 10.Ertene/Aratna (Sivas, Kayseri) Türkler Oğuzlardan 700 yıl önce Hun, Ağaçeri, Sabir olarak Anadolu’ya girmişlerdir. Romalıların Uz, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Ağaçeri, Bulgar gibi Türk unsurları Anadolu’da iskan ettikleri bilinmektedir. Türkler, Anadolu’da 13.yydan bu yana çoğunluk ve egemen unsur olagelmişlerdir. Ayrıca Türkler “çok karışık” bir unsur da değillerdir. Rumların Hıristiyan Oğuzların Müslüman olmaları karışımı engellemiştir. Farklı din grupları farklı mahallelerde oturmaktaydılar. Aleviler inançları gereği 700 yıl boyunca dışarıya kız vermemiş, dışarıdan kız almamışlardır. Türkmen kökenli Nusayrilerde 1100 yıl dışarı kız alıp vermemişlerdir. Türklerin Anadolu’daki en az karışık unsur oldukları gerçektir. Dünyada ırki anlamda saf olan hiçbir toplum yoktur. Türk halkının yaklaşık % 65i Türklük dışında ırki bir kökeni reddetmektedir. Hiç kimsenin kökeni konusundaki inancını başkasının belirlemeye hakkı olmayacağı gibi insanların tek tek kökenini belirleme imkânı da yoktur. Türk unsurunun yaklaşık % 30-35ini oluşturan Aleviler (12-14 milyon) bütün bilim adamları ve araştırmacıların tespitleriyle öz be öz Oğuz ve Türkmen’dirler. Bunlardan Orta Anadolu Alevileri 700, Nusayriler yaklaşık 1100 yıldır Alevi aileden doğmayanı Aleviliğe almamış, grup dışı evliliğe de asla izin vermemişlerdir. Dünyanın hiçbir ülkesinde egemen unsurun böylesine önemli bir bölümü bu ölçüde saflığını korumamıştır. Oğuzlar Anadolu’ya en son gelmiş olan Türklerdir. ŞİA,Şİİ,ALEVİ Şia; yandaşlar, yardımcılar anlamına gelir. Şii ise yandaş,taraftar anlamına gelir. Alevi kelimesi ise Ali yandaşı, Ali’ye intisabı olan anlamı taşır. Her üç kelime de “Ali yandaşlığı” anlamında özdeştir. Şia için Ehl-i Beyt; Hz.Muhammed, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin’dir. Alevi olabilmenin ilk şartı Ehl-i Beyt’i sevmek, saymak, savunmaktır. Ebu Hanife Ali ve Ehl-i Beyt’in haklarının en önde gelen savunucularındandı. Emeviler ve Abbasiler döneminde zindanlarda işkence edilerek öldürülmesinin başlıca nedenlerinden biri onun Ehl-i Beyt sevgisidir. Ali’nin sağlığında taraftarlarının oluşturduğu Sebeiyye |