Tarih icinde Büyük Ortadoğu Projesi konusu , BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNİN SİYASET VE İKTİSAT FELSEFESİ Yard. Doç. Dr. İbrahim Öztürk / Tokyo Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Globalleşmenin bu evresinde uluslararası toplum, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemde yaşanan boşlukları ...
|
#1
| |||
| |||
| Büyük Ortadoğu Projesi BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNİN SİYASET VE İKTİSAT FELSEFESİ Yard. Doç. Dr. İbrahim Öztürk / Tokyo Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Globalleşmenin bu evresinde uluslararası toplum, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistemde yaşanan boşlukları doldurmak üzere Avrasya’dan başlamak üzere yeniden yapılandırılmaya tabi tutulmuştur. Bu yapılandırmanın aktörü ABD, ideolojisi Anglo-Saxson kapitalizmi olup, sürecin meşruiyeti ise zorbalığa yani güce dayanmaktadır. Ortak düşmanın adı net olarak belirginleşmemiş olsa da şimdilerde İslam, daha uzak bir gelecekte ise Çin olduğu anlaşılıyor. Yaratılan iki düşmanın da "Doğu medeniyet havzasına" ait olduğu ise kesin gibi. Bu ise, komünizm-kapitalizm savaşına dayanan "düşman kardeşler" hikayesinden oldukça derin farklılıklar içermekte. Daha önce sadece "kaybedenlerle" uğraşmak zorunda kalan kapitalizm tam da global zaferini ilan etmeye hazırlandığı bir çağda, ruhunu deforme ettiği post-endüstriyel toplumun tatminsiz bireyini ve onun yöneldiği yeni değerleri ve dünya görüşlerini de göğüslemek zorunda kalacak. Kapitalizmin sahip olduğu iç tutarsızlıklar nedeniyle sürekli krize gireceği, bu nedenle yerini işçi sınıfının egemen olduğu "sınıfsız" bir topluma bırakacağı iddiası bilinen ve gerçekleşmeyen Marksist kehanetlerden. Yine de söz konusu yaklaşımın, kapitalizmin içerdiği iç çelişkileri oldukça berrak bir şekilde ortaya koymasıyla, bugün bile açıklayıcı bir değer ifade ettiği söylenebilir. Kapitalizm, indirgeyici ve soyutlayıcı bir mantıkla insanı maddi birtakım parametrelerin fonksiyonu olarak ele alarak özünden ve bütünselliğinden kopartıyor. Aynı yabancılaştırıcı mantık, işçiyi de üretim sürecinden ve ürününden ayırarak emeği metalaştırmak suretiyle işçinin işine ve kendine yabancılaşmasını sağlıyor. Kapitalizm bireyi adeta bir tüketim beygirine dönüştürerek kaynakların aşırı tüketimine neden oluyor. Sürekli maliyet düşürme kavgası ve aşırı rekabet, insanoğlunun icat etmediği ve bir daha yerine koyamayacağı ekolojik sistemin canına okuyor. Ayrıca söz konusu yıkıcı rekabet aşırı üretim suretiyle kar marjlarını düşürüp, stokları artırıyor. Bu listeyi uzatmak mümkün. Ancak kapitalizmin iç çelişkileri konusundaki gözlemler ne kadar doğruysa, aynı oranda bir başka gözlem de kapitalizmin bu çelişkileri "telafi" edebilecek kadar esnek bir yapıda olduğu. Ancak bu durum kapitalizmin kullandığı yöntem ve araçların ahlakiliği ve meşruiyeti konusunda zorunlu olarak herhangi bir olumlu ipucu içermezken, kapitalizmin tarihi bize son derece kötü dersler sunuyor. Açıkçası kapitalizm, yarattığı çelişkileri sahip olduğu esnek üstünlüklerinden yararlanarak bertaraf etmemekte, tersine ABD gibi yayılmacı devletler krize girdikleri hemen her defasında askeri güce, teröre ve komplolara başvurmak suretiyle, kapitalizmden kaynaklanan "merkez" ülkelerin sorunlarını "çevre" ülkelere ihraç ederek istikrarlarını koruyup, büyüme katarının rayında tutabiliyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün yıllık toplantıları, "kriz ihracatına" çevre ülkelerin vermiş olduğu tepki nedeniyle adeta bir çıkmaza girdi. İki temel tehdit Kapitalizmi derin bir şekilde tehdit eden ve ABD eksenli kapitalist bloku Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) türünden yeni senaryolara iten iki temel tehdit söz konusu. Bunlardan birincisi herkesin bildiği ve yakından gözlemlediği dünyanın ekserisini ilgilendiren fakirlerin isyanı. Diğeri ise sayısal olarak dünya nüfusunun azınlığını teşkil etse de, harekete geçirebileceği değişim dalgalarının çapı ve derinliği itibariyle aslında kapitalizmi "içerden" değişime uğratma dinamiğini de barındıran, kapitalizmin zengin çocuklarının içinde bulunduğu derin tatminsizlik. Bunlardan birincisi kapitalizmin yayılma koridorlarında bariyer oluşturarak mevcut çelişkilerin daha da istikrarsızlaştırıcı olmasına neden olabilir. İkincinin oluşturacağı tehdit, temelde birincinin oluşturduğu ortamın da itmesiyle kendi geleceğini belirlemek üzere daha felsefi düzeylerde yeni çıkış yolları arayan kapitalist bireyin yöneleceği yeni adreslerle ilgilidir. Bu iki sorun ile BOP arasında nasıl bir ilişki kurulabilir acaba? İki aşamalı bir ilişkiden söz etmek mümkün: BOP bir yandan nihai mal ve hizmet satışı, bir yandan da üretim girdisi temini anlamında yeni pazar yaratmak anlamında gerekli oldu. Böylece hem teknolojik gelişmelere rağmen uzun süreli bir durgunluğun eşiğine gelmiş olan kapitalizm nefes alacak, hem de yeniden harmanlanması hedeflenen bir coğrafyada kaybedenlerin direnişi ve koalisyonu yok edilecek. Elbette amaçtan ayrılmaması gereken bir hedef de sistem düzeyinde Batı kapitalizmine meydan okuyacak, yeni değerler ve varsayımlara dayalı bir kapitalist versiyonun Çin eksenli bir coğrafyadan yükselmesinin önüne geçmek. Bu anlamda İslam dünyası üzerinden sürdürülen yapılanma, esasen Çin kapitalizminin enerji başta olmak üzere temel girdi kaynaklarını bloke etme amacı güdüyor. Geniş anlamda ifadesiyle esas amaç Asya eksenli bir medeniyet başkaldırısının önünü kapatmak. BOP’a dönmek gerekirse, bu bağlamında anahtar terim kuşkusuz hem medeniyet hem de coğrafya planında "İslam." İslam ve İslam coğrafyasının bir anda "terör"le anılır hale gelmesi için bir gecede yaratılan ve hızla medyatik hale getirilen "ünlü" terör örgütlerinin hemen hepsi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle gündeme geldi. Oysa İslam dünyasındaki ABD düşmanlığı ne yeni, ne de haksız bir olgu. Olayın bir başka boyutu da şu; "toplama bir milleti" bir arada tutmanın yolu olarak dışarıda bir düşman yaratmak şeklindeki klasik ABD politikası, Soğuk Savaş dönemi sonrasında da devam ediyor. İslam gerçekten de tarihsel verilerle desteklenemeyecek bir şekilde uluslararası toplumun önüne "öldüren din" imajı ile sunulmaya çalışılıyor. Batılı bireyden farklı olarak tasarruflu yaşamayı, basit ve yalın bir hayatla yetinmeyi, cemaatçi bir dayanışmayı, almaktan önce vermeyi, ortak gemiyi kurtarmayı ve toplumu yüceltmeyi öne çıkartan "Doğu"lu değerler, yayılmacı kapitalizmin çanına ot tıkayacak türden. İnsanın, "insanın kurdu" ve "iktisadi bir hayvan" olarak görüldüğü yaklaşım ile "İslam insanı" temelde bir doku uyumsuzluğu sergilemekte. Bu nedenle bir yandan bölgenin bir pazar olarak kapitalizme açılmasının önünde engel olarak görülen İslami genetik yapının bozulması ve dışa açılması, öte yandan da çağdaş tatminsiz bireyin arayışı sürecinde "İslami yönelişin adresini saptırmak" argümanı, komplocu bir mantık ile geçiştirilemeyecek kadar gerçekçi verilere dayanıyor. Zira bunlar daha önce vurgulanan "pazarın" deklare ettiği değerler ve çok uluslu kapitalizmin kar "maksimizasyonu" hesaplarıyla örtüşmemekte. Yeni düşmanlar Görünürde ileri sürülen global barış lehindeki bütün iddialara rağmen, kapitalizm düşmansız yaşayamıyor; bu nedenle de çok taraflı bir dünya düzenini içine sindiremeyen ABD, sömürmek üzere bakir coğrafyalar ve pazarlar, kendi iç barışının tutkalı olarak da yeni düşmanlar yaratmak üzere yola koyuldu. Biraz şaşırtıcı bir iddia gibi gelebilir, ancak ABD pekala kendi elleriyle globalleşmeyi öldüren güç olarak da tarihe geçebilir. Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle beraber yüzeyde başını alıp giden bir "globalleşeme" fırtınası yaşansa da, çoktandır daha derinden bir karşı eleştiri ve direniş de somutlaşmaya başladı. Bugün birçok sosyal bilimci açısından "kültürel globalleşmenin sonuna" gelmiş durumdayız. Bu, diğer alanlardaki globalleşmeye karşı sergilenecek direnişin öncü habercisidir. Eğer şimdiye dek sergilenen yaklaşımın geçerliliği kabul edilirse, ABD’nin "İslam dünyasına demokrasi getirme" zırvalarına dayalı BOP’un nasıl bir dünyaya hizmet edeceği anlaşılabilir. Esasen ABD’nin Arap alemine yıllardan beri "demokrasiden muaf olma ayrıcalığı" verme ikiyüzlülüğü ile şimdiki tavrı arasında bir fark yok. ABD açısından gerçek anlamda bir demokrasinin İslam dünyası için "lüks" olduğunu söylemek gerek. Zira İslam dünyasında, normal koşullar altında demokrasi İslamlaşmaya hizmet ederken, İslamlaşma da bu ülkelerin "milli reflekslerinin" güçlenmesine, kendi özgün medeniyet değerlere yönelmelerine yardım edecektir. İtiraf etmek gerekir ki, son tahlilde otantik İslam, globalleşmenin değerleri silip süpürüp piyasa ortak paydasında milletleri eritip homojenleştirme çabalarına en ciddi direnci sağlayabilecek değerler setini içerdiğinden, dünyayı tek bir ortak pazara indirgemeyi hedef alan piyasa kapitalizmine ters düşüyor. Modern iktisat teorisi, iktisat disiplinini hedonizm üzerine inşa edip, ekonominin en temel tanımını isteklerin sonsuzluğu ile kaynakların sınırlılığı yani kıtlık veya nedret arasındaki çelişkiye oturtuyor, öte yandan yaptığı tüketimin miktarı ile ölçüyor adeta. Bir yandan bireyi "tatminini azamileştiren" aktör olarak tanımlıyor, öte yandan bunun için gerekli gelirin oluşturulması için kaçınılmaz olan "emeği" de bir nevi angarya olarak sunarak bir çelişki de çalışma ile boş zaman arasına koyuyor. Asgari emekle azami gelir elde etmek ve azami tüketim yapmak... Ama istekler sonsuz ve kaynaklar da kıt ise ne olacak? Küresel kaynak dağılımı ve evrensel barış açısından bu sorunun cevabı kritik değer ifade ediyor. Neo-klasik iktisatçılar yıllardan beri "yanlışlanamayan," dolayısıyla "bilimsel olmayan" vaazlar vermekte ve "Korkmayınız, hatta gevşeyiniz, teknoloji bizimledir. Verimlilik devrimi hepimize yetecek kadarını önümüze koyacaktır" diye haykırmaktadır. Bu vaazlara kulak verilecek olursa, tatminsizlik felsefesinin iktisat teorisine soktuğu "nedret/kıtlık" ve seçim yapma ikileminin tamamen çözüldüğü zannedilebilir. Ampirik veriler, verimlilik devriminin iktisat papazlarının öngörülerini doğrulamadığını, tersine durumun kötüleşmeye devam ettiğini gösteriyor. Zira kutsallaştırılan haz ve doyumsuzluk felsefesini tanrı edinen birey ve bir de kaba kuvvete dayalı bir uluslararası düzen var oldukça, verimliliğin artmış olması, dağılımın daha adil olmasını gerektirmiyor. Ne yazık ki "herkese yetecek kadar olmadığını" kabul etmek durumundayız. O halde doyumsuz "iktisadi hayvanın" tatmini açısından kaba kuvvet kullanımı dahil olmak üzere her yolun "mübah" sayılacağı öngörülebilir. Geçen sene Dünya Ticaret Örgütü’nün Meksika’nın Cancun şehrinde karşılaştığı başkaldırı, esasen bu sürece yönelikti. Son yıllarda vizyona konan "global terör" aldatmacası da aslında bu haksızlığa olan dirence karşı bir adres saptırma operasyonu olarak okunmalı. BOP, bir yandan İslam ülkelerinin doğal varlıklarını sömürme, öte yandan emperyalistlerin bölgede daha önce kendi elleriyle ördükleri ulusal devletçikleri destablize ederek mal akımlarının serbest hale geldiği tüketim için uygun bir ölçek ekonomisi, devasa bir pazar yaratma hamlesinin adıdır. Ancak bunu gerçekleştirmek üzere Soğuk Savaş döneminde kurulan düzenin pimi çekildi ve öyle gözüküyor ki cin şişeden çıktı. Bu, sonucu şimdiden kestirilemeyecek kadar belirsizliklerle dolu çetrefil bir süreç. Sonuçta kapitalizm, kendisini de yiyip bitirecek bir Frankeştayn yaratabilir. |