|
#21
| |||
| |||
| DEVAM MAHŞERİN ATLILARI: MİLES SİMON&MİKE BİBBY NCAA’de bazı coach’lar freshman oyuncuları özellikle de oyun kurucu olarak oynuyorlarsa ilk yıllarında tecrübeli guard’ların arkasında bekletmeyi tercih ederler. Ama Lute Olson, Bibby’i ilk seyrettiği andan itibaren bu çocuğun potansiyelinin farkındaydı. Zaten kafasında planlayıp sahaya yansıtmak istediği oyun tarzında Bibby kilit bir noktadaydı. Bibby’i Kentucky’e getirtmeye çalışan zamanın Kentucky antrenörü Rick Pitino, Bibby’nin oyununu şu şekilde değerlendiriyor: “Bazı birinci sınıf oyuncuları kolejde ilk maçlarına çıktıklarında bile öyle oynarlar ki onlara çaylak ya da acemi demeye diliniz varmaz. İşte Mike da onlardan biri. Fevkalade bir oyuncu, sadece fiziksel olarak değil beyninde de bu oyunu çok iyi oynuyor. Fikrimi sorarsanız ben bir NBA yıldız adayı görüyorum. Onu mükemmel bir gelecek bekliyor. Beni çok etkiledi. Arizona böyle bir guard’a sahip olduğu için çok şanslı. Keşke Arizona yerine bizi tercih etseydi.” Mike hakikaten Pitino’yu haksız çıkartmadı ve çaylak sezonunda ortalığı toz duman etti. Özellikle Olson’ın istediği oyun tarzına tam olarak uyuyordu. Çabuk hücum, baskılı sert savunma, rakip yarı sahayı geçerken rakibe kurulan tuzaklar ve ardından bolca gelen fast breakler. Open Court hücum etmeyi çok iyi beceren guardlar ve ileri çabuk koşan uzunlar sayesinde Arizona, NCAA tarihinin en çok seyir zevki veren basketbollarından birini oynamaktaydı. Mahşerin atlıları: iki deli fişek, Miles Simon ve Mike Bibby, bu ikiliyi benchten mükemmel destekleyen ama sahada rakibinden çok batıl inançlara yenilen çaylak Jason Terry, (Şu an Atlanta’da oynayan bu abimizin öyle tuhaf ritüelleri var ki; mesela maçtan evvel rakip takımın şortuyla ısınmaya çıkar ya da uğurlu gelen marka çorapları olmadan şut atamayacağına inanır.) Galatasaray’dan da hatırlayacağımız atletik forvet Benneth Davison, süper skorer Michael Dickerson (Memphis Grizzlies) ve A.j Bramlet gibi fiziksel yetenekleri üst düzeyde, çabuk oyunculardan oluşan kadrosuyla Arizona 1996-97 sezonunda fırtına gibi esti. Önüne geleni deviren “Vahşi kediler”, Bibby ve Simon ikilisinin liderliğinde önce Elit Eight’te Paul Pierce ve Raef La Frentz’in Kansas’ını 85-82’lik skorla saf dışı ederek final-four’a kaldı. Bibby ve Simon ikilisinin sıradaki kurbanı Vince Carter ve Antawn Jamison olacaktı. Simon, North Carolina coach’u Dean Smith’e kendisine burs vermediği için öfkeliydi ve bu sayede intikamını da bir nevi almış oluyordu. Arizona takımı iki guardı üzerine kurduğu ve onlarla klasikleşen ön alanda baskı kur, top çal, fast break at tarzı oyunu ile Tar Heels’ı tam 17 top kaybına zorlar. A.j Bramlett içerde Vince ve çetesini blok manyağı yaparken Bibby, topu olabildiği kadar çabuk karşı tarafa geçirerek takımın top kayıpları yapmasını engellemekte, skor yükünü ise yine takımın muhteşem guard ikilisi Bibby ve Simon sürüklemekteydi. Zaten 1997 NCAA turnuvasında Arizona takımının skor gücüne baktığınız zaman takımın bulduğu sayıların büyük bir kısmını Bibby-Simon ikilisinin attığı görürsünüz. Bibby, North Carolina maçında potalara 20 sayı bırakırken aldığı 7 ribaund, 4 asist ve 3 top çalmayla galibiyette baş rolü üstlenen isim oluyordu. Kankası Simon da rakibi sayı bombardımanına tutarak istatistik kağıdına tam 24 sayı yazdırmıştı. Finaldeki rakip ise Rick Pitino’nun Ron Mercer’lı ve Nazr Muhammed’li Kentucky’siydi. İşte şimdi sıra Pitino’yu Bibby konusunda haklı çıkarmaya gelmişti. İnanılmaz tempoda oynanan maçta Arizona, bilinen oyununu daha da sertleştirirken final oynamanın stresiyle biraz da paniğe kapılıyordu. Sahalarından çabuk top çıkartalım derken yapılan hatalar kendi potalarına sayı olarak geri dönmesine rağmen Arizona da yaptığı savunma ve kaptığı toplarla rakibi aynı şekilde cezalandırmaktaydı. Olson ve Pitino’nun taktik savaşında maçın normal süresinde iki taraf da yenişememişti (74-74). Uzatmalarda ise gülen taraf Arizona olacaktı (84-79). Simon 30 sayı atarak tamamladığı bu maçta, sahada yapması gereken her şeyi yaparak belki de kariyerinin en iyi performansını ortaya koyuyor ve haliyle de MVP ödülüne ulaşıyordu. Bibby ise 19 sayı bulmasının yanında 7 ribaund, 4 asist ve 3 top çalmalık performansıyla izleyenleri büyülemişti. Böylelikle Bibby turnuvada 18.0 sayı, 4.8 ribaund ve 3.3 asist ortalamalarına ulaşarak freshman bir oyuncunun takımına ne denli büyük bir katkı sağlayabileceğini gösteriyor ve sezon istatistikleriyle (13.5 sayı, 5.2 asist ve 3.2 ribaund) de haklı olarak Pac-10 Freshman of the Year seçiliyordu. Bibby ve “Vahşi Kediler” 97-98 sezonuna da hızlı girmesine rağmen, bu kez Elit Eight’le yetinmek zorunda kalacaktı. Bibby ise ortalamalarını daha da arttırarak (17.2 sayı, 5.7 asist ve 3.0 ribaund) bu kez Wooden ödülüne gözünü dikmişti ama oylamada 3. olarak ancak Pac-10 yılın oyuncusu ödülüyle avunacaktı. HAYALLERDEN GERÇEĞE Mike çevresinin de telkiniyle artık NCAA’de yapabileceği her şeyi gerçekleştirdiğine ve artık hazır olduğuna inanmaya başlamıştı. Annesine bu düşüncelerini açtıktan sonra annesi biraz duraksar ve bu kararı Olson’la beraber alması gerektiğini söyler. Çünkü oğlunun fazla aceleci davranacağından endişelidir. Olson genelde oyuncularının ve özellikle de oyun kurucularının erken profesyonel olmasına sıcak bakmaz ama Bibby gerçekten NBA’e hazırdır ve Olson dayanamayarak NBA Draftlarına katılması gerektiğini söyler. Olson’ın Arizona kariyerinde Brian Williams’tan sonra erken profesyonel olan ilk oyuncusunun Bibby olduğunu söylersem Olson’ın bu tutumunda ciddi olduğunu sanırım hepimiz görebiliriz. Üstelik Olson’ın geçtiğimiz yıl Jason Gardner’ı takımda tutmak için yaptıklarını da biliyoruz. Hatta kimi iddialara göre Olson’ın scoutlara para vermiş ve bu scout’lar yaz liginde oynayan Gardner’a bilinçli olarak ilk turda seçilemeyeceğini sızdırmıştır. Sonuçta Bibby biricik annesi Virginia ve Coach Olson’ın da katılacağı bir basın toplantısı düzenler. Öncelikle Olson’a üzerindeki emekleri için teşekkür ettikten sonra toplantının gerçek nedenini açıklar: “Çocukken iki rüyam vardı. Birincisi NCAA şampiyonu olmak. İkincisi ise NBA’de oynamak. İlkini gerçekleştirdim sanırım sıra artık ikincisine geldi.” Basın toplantının sonunda Lute Olson şöyle der: “Bu çocukla ilgili en çok özleyeceğim şey onunla saha dışındaki ilişkimiz olacak. O, olağanüstü bir genç. Ahlaki değerlere önem veriyor. NBA için gereken her şeye sahip üstelik herkesin tanıdığı biri olmasına rağmen hala arkadaşlarıyla Burger King’e gidip takılıyor. Şöhret bu çocuğu bozamaz. Onun gibi bir oyun kurucuyla iki yıl beraber çalışmış olmaktan dolayı gurur duyuyorum.” Scoutların da Mike hakkındaki raporları oldukça olumdur; Mesela Gregory Romeno’nun raporunda aynen şunlar yazmaktadır: “Gary Payton’dan sonra gördüğüm en iyi oyun kurucu. Olson ekolü guardlarından Damon Stoudemire’dan çok daha yetenekli. Kimse 20 sayı 10 asist ortalaması ile oynarsa şaşırmasın . Bence birkaç yıl içinde NBA’in tartışmasız en iyi oyun kurucusu olacak.” 98 NBA DRAFT’I 1998 Draft’ı gelip çattığında Mike’ın birinci ya da ikinci sıradan seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu ki bunu gerçekleştirdiği takdirde bir zamanlar San Antonio’nun süper forveti -günümüzün ise maç anlatıcısı- Sean Elliot’tan (1989-3.sıra) sonra ilk 3 sırada seçilen ilk Wildcat olacaktı. 1998 yılı gerçekten çılgın bir drafta şahit oluyordu . Bizim de Houston tarafından 18.sırada seçilen Mirsad’la ilk Türk oyuncusunu NBA’e göndermenin sevincini yaşadığımız bu draftta, Vince Carter, Antawn Jamison, Dirk Nowitzki, Paul Pierce, Jason Williams gibi bir çok yıldız oyuncu seçilecekti. Bibby ise hayal kırıklığına uğrayacak ve seçilmeyi beklediği ilk sırayı Michael Olowokandi’ye kaptırarak ikinci sırada Vancouver Grizzlies tarafından seçiliyordu. MUHTEŞEM GUARD İKİLİSİNİN DİĞER FERDİ: MİLES SİMON Bu noktada biraz da Bibby’nin takım arkadaşı Miles Simon’dan bahsetmek istiyorum. Final Four MVP ödülüne rağmen Simon ancak 42. sırada Orlando tarafından seçilerek büyük bir düş kırıklığına uğrayacaktı. 42 sırada draft olmak bir oyuncu için ilk turun başlarında seçilmek kadar avantajlı olmasa da unutmayalım ki Simon’ın bir sıra üstünde kendisine yer bulan oyuncunun ismi Cutino Mobley’dir!! Simon biraz da kendi hatalarının kurbanı oldu. Kendisine fiziksel olarak zayıf kaldığını kilo alması gerektiği söylendiğinde hangi süpersonik zekanın tavsiyesine uyduysa adamımız sabah-akşam Junk food yer. Hatta McDonalds’ta 10 hamburger sipariş ettiğine dair espriler yapılmaktaydı. Doğal olarak ki arkadaşımız kas yerine yağ depolar ve bir de bunları eritmekle uğraşır. Kendisini seçen takım da onun bir başka şanssızlığıdır. Orlando, Anfernee “Penny” Hardaway’e sahipken tutup da Miles Simon’ı oynatmayacaktır. Toplam 5 maçlık NBA macerasında Simon ancak 2 sayı bulabilir ve çoğu haftayı da sakat olsun ya da olmasın injured list’de geçirir. Bibby ve Simon telefonda dertleştiklerinde Bibby, Vancouver’da sosyal hayatın olmamasından ve soğukta donduğundan yakınır. Florida’nın sıcak kumsallarında gezmek için bolca fırsatı olan Simon ise plaj ve kızlar dışında Orlando’da hiçbir şeyin beklediği gibi gelişmediğinden dert yanar. Simon’ın hikayesinin gerisi CBA ve Avrupa’da devam eder. Maccabi Ironi Raana’da tutunamaz. Oradan İtalya ikinci lig takımlarından Livorno Basket’e gider, oradan kısa bir Palacanesto Varese macerası ve tekrar CBA’e geri dönüş. Potansiyeli olan bir oyuncuyu bu halde görmek gerçekten üzücü. NBA’DEKİ İLK YILLAR: “GRİZZLİES MACERASI” Konumuza geri döndüğümüzde soğuk iklimi saymazsak Bibby, Grizzlies’teki halinden oldukça memnundur. Tabii ki o zamanlarda Grizzlies, Elvis’in şehri Memphis yerine Kanada’nın güzide ama soğuk şehri Vancouver’da bulunmakta. Burada Bibby için en olumlu durum çaylak bir oyuncunun isteyebileceğinden de fazla süre alacak olmasıdır. Tam bu sırada, özellikle Patrick Ewing sağolsun, profesyonel basketbolcular, salonların girişine “Bu iş yerinde grev vardır.” yazısı asarak halay çekmeye gider. Sezonun başlaması da geciktikçe gecikir. Ewing-Stern görüşmeleri tüm şiddetiyle devam ederken oyuncular da ne yapacaklarını bilememektedir. Bu sırada sezona hazır girmek isteyen Bibby’nin aklına bir fikir gelir ve idolü Jason Kidd’i arar. Jason’a sezona beraber hazırlanıp hazırlanamayacaklarını sorduğunda Mike kendisini çok mutlu eden bir cevapla karşılaşır. Sahada kendisine örnek aldığı oyuncuyla birlikte yeni sezona hazırlanacaktır. Bu çalışmalar Bibby için verimli geçer. Bu arada herhalde Pat, Jay Leno’nun kendisi hakkındaki esprilerinden sıkılmış olacak ki David Stern’le anlaşır. Bibby’nin kendisini NBA tanıtma zamanı gelmiştir. 13.2 sayı ve 6.5 asist ortalamalarını tutturup sahada maç başına yaklaşık 35 dakika kaldığı başarılı çaylak sezonunun ardından Bibby Çaylak ilk beşine seçilir. Ayrıca yakaladığı 6.5 asist ortalamasıyla çaylaklar arasında bu kategorinin lideri olmakla kalmaz ayrıca NBA’in de en iyi 15 ismi arasına girer. İkinci sezonunda ise hem şut isabet yüzdelerini hem de ortalamalarını yükseltir (14.4 sayı, 8.1 asist), Dallas’a karşı ustası Kidd’e özenerek 14 sayı, 11 asist ve 11 ribaund’la kariyerinin ilk triple-double’ını yapar. Ayıca All-Star haftasonunda Schick Rookie Challenge’da forma giyer. Vancouver’daki son sezonunda ise istatistiklerini biraz daha düzeltir ve sayı ortalamasını 15.9’a, asist ortalamalarını da 8.4’e çıkartır. J-WİLL / BİBBY TAKASI; SACRAMENTO GÜNLERİ 1998-99 sezonunda Vlade Divac, Chris Webber ve Jason Williams katılmadan evvel Kings şehrin tek profesyonel spor takımı olması nedeniyle müthiş seyirci desteğine sahip ama başarıdan yoksun bir takımdı. Mitch Richmond, Mahmoud Abdul Rauf, Billy Owens gibi oyuncular artık kariyerlerinin sonuna gelmişti. 98 yazında takımda yapılan operasyonla kadrosunu yenileyen Kings, o müthiş seyirci desteğini de arkasına alarak iddialı bir takım haline dönüşmüştü. Her ne kadar Kings maçları ülkemizde o zamanlarda sıkça yayınlanmasa da hepimiz jeneriklerdeki Webber’in smaçlarını ve Williams paslarını ezberlemiştik. Hele Williams’ın sanki bir sihirbaz edasıyla yaptığı hareketler çoğumuzun nefesini kesmişti. Ama özellikle Hidayet’in Sacramento tarafından draft’ta seçilmesi sonucu daha da sık izlediğimiz maçlar sonrası gördük ki J-Will aslında sadece iyi bir şovmendi. Maç boyunca sahada kafasına göre takılan, ara sıra jeneriklik, NBA action’lık birkaç pas vermesini saymazsak takımını iyi oynatmıyordu ve şutu çok zayıftı. Buna rağmen yaptığı bazı hareketlerin yenilir yutulur cinsten olmaması nedeniyle de taraftarın en çok sevdiği oyuncuların başında geliyordu. İşte tam bu sırada gelen Lakers hezimetinin ardından Kings, çok cesur bir karar alarak NBA tarihinin en önemli takaslarından birine imza attı. Jason Williams koluna Nick Anderson’ı takarak Memphis yollarına düşerken karşılığında Kings, Mike Bibby ve Brent Price’ı kadrosuna kattı. Duygusal davranılmadığı zaman çoğu otoritenin bu takasla ilgili görüşleri benzerdir: Kings çok iyi bir iş yapmıştır çünkü Williams sadece spektaküler bir oyuncuydu ama Bibby sonuca giden sade bir basketbol oynuyordu. Ve otoriteler bu sezon haklı çıktılar. Kings bu takastan çok karlı çıktı ve 60 galibiyet barajına ulaştı. Ben J-Will‘e sempati duymama rağmen yaptığı bir iki hareketle tüm maçı geçiştirmesine sinirlenenlerdenim sonuçta bu “Nike Free Style” yarışması değil. Skora etki etmediği sürece ne yaparsa yapsın fazla bir anlam taşıdığını düşünmüyorum. Üstelik Bibby her yıl kendisini geliştirirken. Williams ise gerilemekteydi. %30 gibi kötü bir 3 sayılık atış yüzdesine sahip olmasına rağmen NBA’in en fazla üçlük kullanan oyuncularının başında geliyordu. Bu arada orta mesafe şutları azalmış ve asist ortalaması ise 7.3’ten 5.4’e, sayı ortalaması ise 12.3’ten 9.4’e gerilemişti. Bu takas aslında Williams için de yararlı oldu çünkü genç ve deli dolu Grizzlies siteminde kendini toparlamış bir Jason Williams çok büyük işler yapabilir. Bu yıl özellikle beklenen karşılaşmalardan biri de Kings-Grizzlies maçıydı. Herkes Bibby/Williams düellosundan kimin galip çıkacağını merak ediyordu. Maçı kendi evinde Grizzlies kazanırken bizim guard’ların savaşının beraberlikle sonuçlandığını rahatça söyleyebiliriz. Bibby maçı 20 sayı, 11 asist, 6 ribaund ve 1 top çalma ile tamamlarken J-Will ise 19 sayı, 13 asist, 3 ribaund ve 4 top çalma gerçekleştiriyordu. Bibby’nin bu seneki performansına göz attığımızda top kayıplarını inanılmaz derecede azalttığını görüyoruz. Hele playofflara gelindiğinde Bibby’e ayrı bir paragraf açmak zorundayız. Mike birinci turda John Stockton’ı sahaya gömerken (Eğer Jazz yönetimi bu adamı birkaç sene daha oynatırsa gerçekten Stockton’ı sahaya gömmek zorunda kalabilirler.) 21.8 sayı ortalaması yakaladığı ikinci turda NBA’in bir başka üst düzey oyun kurucusu olan Steve Nash’i sahadan siliyordu. Lakers’a karşı ise Kobe’den sürekli yumruk, dirsek, omuz yemesine rağmen 22.7 sayı ortalaması ile oynadı. Bibby artık bir NBA yıldızı, kendi ailesini kurdu ve babasıyla da yavaş yavaş arasını düzeltiyormuş. Geçen ay Sacramento ile 7 yıllığına 80 milyon $’lık bir anlaşma imzalayan Bibby her şeyiyle medyatik bir şahıs ama kendi özel hayatına müdahale eden herkes için koluna yaptırdığı çok anlamlı bir dövme var! Reggie Miller düşmanı Knicks’li yönetmen Spike Lee’nin filmlerindeki kötü adam olan ve birkaç yıl evvel şaibeli bir cinayete kurban giden ünlü rap şarkıcısı Tupac’in bir şarkısından alınıp Bibby’nin koluna kazıdığı sözler aynen şöyle: “Only God Can Judge Me”: Beni sadece Tanrı yargılayabilir!! |
|
#22
| |||
| |||
| DEVAM ![]() Full Name: Stephon Xavier Marbury Height: 6' 2" Weight: 205 lbs. Position: Guard Birth Place: Brooklyn, New York Birthday: Febuary 20, 1977 College: Georgia Tech '96 NBA Team: New York Knicks ‘STARBURY’ #3 BAHÇEDEKİ PARLAYAN YILDIZ! STEPHON MARBURY Sıcak bir yaz akşamı.Yer New York Brooklyn’deki, Coney Island. Kötü görünümlü apartmanların arasında bulunan sokaklarda sokak çeteleri geziniyor. Silah sesleri bir yanda, uyuşturucu alıp satanlar bir yanda. Ortam bir gencin kendini ve geleceğini kaybetmesi için uygun. Ancak Coney Island’da bir yer var. “Garden” adı verilen bu yere baktığımızda diğerlerine nazaran daha az küfürlü konuşmanın olduğu, zemini bozuk ve iki ayrı sahadan oluşan bir yer karşımıza çıkıyor. Burada, Coney Island’da geleceğini arayan, daha doğrusu geleceğini kaybetmek istemeyenler, tek kurtuluş yolu olarak gördükleri basketbolu yaşatıyorlar. Her ne kadar basket oynarken 50 metre yakınlarında bir silah sesi duyup en iyi arkadaşlarının ölebileceğini bilseler de bu kendileri için en iyi yol. İşte burası her zaman iyi basketbolcular çıkarmış ve çıkarmaya devam edecek bir yer. Bu yazıda bu bataklığın ortasından kurtulup, kendisini Coney Island’daki “Garden”dan NBA salonlarına taşımayı bilen bir oyuncuyu, Stephon Marbury’i bulacaksınız. Ben diğerleri gibi olmayacağım! Tam adıyla Stephon Xavier Marbury, 20 Şubat 1977’de ailenin en ufak elemanı olarak dünyaya geldi. Ailenin toplam 7 adet çocuğu vardı. Annesi, babasının pek ilgilenmediği bu ailede 7 çocuğa da tabiri caizse hem annelik hem babalık yapmış ve her birinin koleji (üniversite) bitirmesini sağlamış. Bu yaptıklarıyla da Marbury’nin sevgisini kazanmış ve hayatta en sevdiği varlık olmuş. Ailenin en büyü çocuğu olan ve Marbury’ye adının verilmesinde önemli bir etken olan kız kardeşi Stephanie de aileyi anneyle birlikte ayakta tutmuş. Tabi bu 7 çocuklu ailenin yaşadığı yerin New York, Brooklyn’in çetelerle dolu, olaysız bir akşam geçmeyen, Coney Island bölümü olduğunu unutmayalım. Böyle bir ortamda 7 çocuklu bir aileyi yaşatmak her baba yiğidin harcı olmasa gerek! Marbury’nin kendisinden büyük 3 abisi vardı ve üçü de basketbolcuydu. Hepsi NCAA seviyesine bile ulaşamadan basketbolu bıraktı. Gerek uyuşturucu gerekse sakatlıklar iki kardeşi etkilemiş ve kariyerleri çok kısa sürmüştü. Ancak Marbury farklıydı. Daha 3 yaşında basket topuyla tanışan Stephon, 6 yaşında çoğumuzun şu anda bile yapamadığı bir şeyi yapıyor, her iki eliyle de şut atabiliyor ve dripling yapabiliyordu. Yapılan bir röportajda “Her insanın unutamadığı ve çok sevdiği bir çocukluk arkadaşı olmuştur. Ancak eminim ki hiçbiri o insana benim çocukluk arkadaşımın bana yaptığı kadar büyük katkı yapmamıştır” diyen Marbury’nin bahsettiği çocukluk arkadaşı ise bir basketbol topu. Basketbola bu derece sevdalı olan Marbury’nin daha o yaşlarda yaşıtları arasında ortaya çıkan diğer bir özelliği ise hızıydı. İlkokulda yapılan atletizm yarışmalarında hep birinci olan Marbury’nin bu hızı ileride ona çok büyük yarar sağlayacaktı. “Her insanın unutamadığı ve çok sevdiği bir çocukluk arkadaşı olmuştur. Ancak eminim ki hiçbiri o insana, benim çocukluk arkadaşımın (basketbol topu) bana yaptığı kadar büyük katkı yapmamıştır” Stephon Marbury İlkokul ve ortaokulda okulunun basketbol takımında oynayan ve harikalar yaratan Marbury’nin ünü gün geçtikçe artıyordu. Özellikle de lise koçları Marbury’i almak için çok büyük eforlar sarf ediyorlardı. Ortaokuldaki son senesinde Katolik Gençler liginde bir maçta attığı 41 sayı (gençler liginde atılan en yüksek sayı) ve bu sayede New York Daily News gazetesine çıkması koçları daha da bir gaza getirmiş, onları Marbury’ye inanılmaz tekliflerde bulunmalarına yöneltmişti. Bu tekliflerin arasında lisedeki tüm ihtiyaçlarının karşılanması, en sevdiği ayakkabılardan alınması ve sportif bütün ihtiyaçlarının karşılanması hatta özel forma ve tişörtlerin bastırılması bile vardı. Marbury’i çok isteyen bir lise koçu ise Marbury ve ailesini her gün akşam yemeğine götürerek onların aklını çelmek istiyordu. Bu kadar teklifin arasında bir karar vermek elbette zordu. Marbury’i kendi liselerinde görmek isteyen liselerden biri de Abraham Lincoln lisesiydi. Bu lise Marbury’nin kendisinden büyük üç abisinin, Eric, Donnie ve Norman’ın büyük hayallerle girip basketbol kariyerlerine nokta koydukları okuldu. (Steph’in 3 yaş küçük erkek kardeşi Zach ise 2 yıllık NCAA kariyerinin -Rhode Island Üniversitesi- ardından 2001 NBA Draftına katılmış ama seçilememişti) Bunun yanında Marbury’nin ortaokulda birlikte olduğu ve Garden’da beraber top oynadığı arkadaşlarının çoğu da bu liseyi tercih etmişti. Özelikle kendisi gibi ileride bir star olacağı düşünülen arkadaşları Russell ve Corey bu lisedeydiler ve oda içten içe Lincoln’i istiyordu. Marbury’nin önünde verilmesi gereken önemli bir karar vardı. Ya o da ağabeylerinin verdiği kararı verip Lincoln’e ortaokul arkadaşlarının yanına gidecekti ya da ailesinin istediği Katolik liseye. Önceleri ağabeylerinin yaşadığı başarısızlıklar onu karamsarlığa itmiş ve dini ağırlıklı Katolik Liseye gitmeyi düşünmüştü. Hatta bu kararında gayet ciddiydi, ta ki Lincoln koçu Bobby Hartstein, Marbury’ye çok çok değerli bir teklif sunana kadar. Lincoln lisesi koçu Hartstein Marbury’ye, Marbury’nin Lincoln’e gelmesi durumunda önümüzdeki 4 sene içinde üniversitelerden gelecek hiçbir teklifi kabul etmeyeceğini, bu 4 seneyi Marbury’nin oyunculuğunu geliştirmesi ve bir yıldız olması için harcayacağını söylemişti. Bu teklif Marbury’yi çok etkiledi ve Steph kararını verdi. Lincoln’e gidecekti. Ancak önünde bir çıkmaz vardı. Acaba o da abilerin gibi bir düşüş mü yaşayacaktı? Kendisi buna inanmamış olacak ki Lincoln’i tercih etti ve ağabeyleri gibi olmamaya çaba gösterdi. Marbury Lincoln’da diğer abilerinin giydiği 3 numaralı formayı giymek istediğini böylece onların anısını hep yanında taşıyacağını ve daha iyi olmaya çabalayacağını söyledi. Napıyor bu Çocuk!!! Marbury her ne kadar iyi bir basketbolcu ise de zıpır kişiliğiyle de ön planda olan biriydi. Bir gün çocukluk arkadaşı Russell, Marbury ile olan hikayesini şöyle anlatıyor “Marbury sahada hareket yapıyordu. Önce topu tek eliyle arkasından atıp bacaklarının arasından geçirdi. Bu hepimizin yapabileceği bir şeydi. Sonra aynı şeyi iki topla yaptı. Herkes aval aval ona bakıyordu. Şaşırmıştık. Bu sırada kız arkadaşım geldi. Onunla konuşmaya başladım. Steph’de arkadan gelip kafama (ki Russell kelmiş) vurmaya başladı. Arkamı döndüm ve kız arkadaşımla konuştuğumu söyledim. O da biraz önce yaptığı hareketi anlatmaya, benle alay etmeye başladı. Ona git dediğimde benim ağız taklidimi yaptı ve kız arkadaşıma yanağına bir öpücük kondurarak ona ‘Russell üniversiteye girince yanında ben olacağım bebek’ dedi. O an kafasını kırmak istemiştim” diyor. Marbury’nin bu yapısını Lincoln da ki koçlarda iyi biliyordu. Taraftarlara oynamayı seven Marbury‘nin şımarması ve kendini yükseklerde görmemesi lazımdı. Lincoln lisesinde çıktığı ilk antrenmanda Marbury herkesi etkilemeyi başarmıştı. Attığı turnikeler, dribblingi bir anda kesip attığı üçlükler ve asistleriyle başta koç Hartstein olmak üzere herkesin takdirini kazanmıştı. Ancak antrenman sonrasında Lincoln yardımcı koçu Gerard Bell koç Hartstein’a “Evet Marbury bugün çok iyiydi ancak bugün antrenman çıkışında bana ukalaca bir bakış attı. Bence onu ilk maçlarda ilk beş başlatma. Onunda kardeşleri gibi olmasını istemiyorum.” diyerek Marbury’nin şımarabileceğini ve kendisini bir anda süper star konumuna getirtmemesini istemiş. Hartstein ise Marbury’e olan güvenini ”O karakteri oturmuş bir çocuk, ağabeylerini ve yaptıkları hataları gördü. Onlardan ders çıkaracaktır” diyerek göstermiştir. ”O karakteri oturmuş bir çocuk, ağabeylerini ve yaptıkları hataları gördü. Onlardan ders çıkaracaktır.” Lincoln Lisesi Koçu Bobby Hartstein Lincoln Lisesi’nde geçirdiği 4 sene boyunca çok iyi performans sergileyen, hızıyla ve yetenekleriyle herkesi büyüleyen Marbury’nin liseye başlamadan önce en büyük korkusu olan -o zaman ki boyu 1.80m.di- smaç basamama da sona ermişti. Bu 4 sene boyunca boyu 1.88’e uzayan Marbury ikinci senesinde smaç vurmayı başarmış ve artık smaç vurabileceğini de kanıtlamıştı. (Ayrıca Steph, 1995’te Amerika Junior Takımında yer almış ve kamp esnasında NBA’de ilk yıllarında birlikte oynayacağı Kevin Garnett ile tanışmıştı) Bu 4 sene içerisinde bir kez Parade dergisi tarafından en iyi liseli oyuncu seçilen Marbury’nin önünde verilmesi gereken bir karar daha vardı. O da üniversite. Ortaokul’un sonunda olduğu gibi birçok üniversite Marbury’ye burs imkanı sunmuştu. Marbury ise aralarında kendisine en iyi burs imkanını sağlayan Georgia Tech üniversitesinde karar kılmıştı. Georgia Tech’deki kısa NCAA macerası Georgia Tech de ki ilk ve tek sezonunda Marbury çok iyi bir performans gösterdi. 18.9 sayı, 4.5 asist, 3.1 ribaund ve 1.8 top çalma ortalamalarıyla oynayan Marbury bir çok ödüle de layık görüldü. Bu ödüllerin arasında ACC Liginin en iyi çaylak, en iyi ilk beş ödülleri vardı. Marbury ACC en iyi ilk beşe seçilebilen beşinci freshman (üniversitede ilk senesini geçiren oyuncu) unvanını da kazanıyordu. Kenny Anderson’dan sonra Georgia Tech’e gelmiş geçmiş en iyi point guard olarak adlandırılan Marbury, Georgia Tech’de oynadığı tek senesi olan 1995-96 sezonunda Georgia Tech’i kendi ACC’de şampiyonluğa taşımış ve final maçında Tim Duncan’lı Wake Forest’a karşı 26 sayı atmıştı. Üniversite’den NBA’ye geçiş Georgia Tech de geçirdiği başarılı freshman yılının ardından Marbury ani bir kararla NBA’ye girmeye karar verdi. Yıl içinde kendisine NBA draftına girip girmeyeceği ile ilgili sorulan sorulara “Eğer o zamana kadar ilk beşte seçileceğimi hissedersem gireceğim” diye cevap veriyordu. Sene sonunda Georgia Tech’i en iyi 16’ya taşıyan Marbury, Cincinnati’ye yenildikleri maçtan sonra NBA’i ciddi ciddi düşündüğünü dile getirmişti. 1996 draftına 1 ay kala yaptığı basın toplantısıyla Eric Fleischer adında Brooklyn’li bir menajer ile anlaştığını ve NBA Draftı’na katılacağını açıklayan Marbury bu kararında kendisini NBA’ye hazır olarak görmesinin büyük payı olduğunu söylüyordu. Bu basın toplantısında birkaç komik olay da oldu. Basın toplantısı, Marbury’nin annesinin gecikmesi dolayısıyla 40 dakika geç başladı. Marbury bu olay için “Annem herhalde benim Georgia da kalmamı istiyor. Üniversitede sadece bir sene geçirip NBA’e geçme kararı vermem annem için o kadar şaşırtıcı olmuş ki basın toplantısının zamanını bile unuttu!” diyordu. “Annem herhalde benim Georgia da kalmamı istiyor. Üniversitede sadece bir sene geçirip NBA’e geçme kararı vermem annem için o kadar şaşırtıcı olmuş ki basın toplantısının zamanını bile unuttu!” Stephon Marbury Marbury, NBA Draftına katılma kararı konusunda ise ”Çocukken hep Micheal Jordan ve Magic Johnson’u izleyerek büyüdüm. Seneye NBA’ye girersem çocukken izlediğim oyuncularla oynama fırsatı bulacağım. Ayrıca ben bu zamanın doğru zaman olduğunu ve bana bir fırsat geldiğini düşünüyorum. Kapıma kadar gelen bu fırsatı tepmem yanlış olur, belki de bu şansı bir daha hiç yakalayamam. Onun için bu fırsatı kaçırmamak uğruna bu kararı veriyorum” diyerek kararının nedenlerini açıkladı. O sene NBA draftına gireceğini açıklayan oyunculardan Georgetown’dan 1.83 boyunda bir yıldız Marbury’nin drafttaki en büyük rakibi olarak görülüyordu. Bu oyuncu hepimizin yakından tanıdığı Allen Iverson’dı. Oyun stili, hızı Marbury’e benzese de o zamanlar Marbury ve Iverson karşılaştırılırken sorulan bir soru vardı. Acaba Marbury mi yoksa Iverson mı daha rahat point guard oynayabilir? Lise ve üniversite yılarında Marbury, daha çok sayıya yönelik oynayan bir point guard profili çizmişti. O zamanlar Marbury 2 numara gibi oynamasına karşın aynı Iverson gibi boy dezavantajına sahipti. Bir SG için kısa olan her iki oyuncuda 1.5 numara gibi oynuyor ve attıkları sayılarla ön plana çıkıyorlardı. İşte bu tartışmalarla birlikte girilen 1996 draftında Allen Iverson ilk sıradan Philadelphia 76’ers tarafından, Marbury ise 4. sıradan Milwakuee Bucks tarafından seçildi. 5. sırada bulunan Minnesota Timberwolves ise Ray Allen’ı seçmiş ve draft gecesi yapılan takasla takıma enerji getireceği düşünülen Marbury ile takas edilmişti. Böylece Marbury’ye evinden uzak bir yer olan Minnesota’nın yolu gözükmüştü. Yeni Yuva Minnesota Marbury’nin yeni durağı Minnesota olmuştu. Her ne kadar draftta daha yukardan (büyük ihtimalle 3.sıradan Vancouver tarafından) seçilmesi beklense de Marbury sonunda Minnesota’lı olmuştu. Brooklyn’de başlayan basketbol macerası Minnesota da, Amerika’nın daha sert iklimli batı bölgesinde devam edecekti hem de 1995’de USA Junior Takımında tanıştıkları ve daha sonraları sürekli telefonda görüştükleri dostu Kevin Garnett ile birlikte oynayacaktı. Gerek sezon öncesi kamplarda gerekse yaz liglerinde Marbury çok iyi performans ortaya koyuyor ve herkesi etkiliyordu. Herkes Marbury’den çok iyi bir sezon bekliyor ve onun yılın en iyi çaylağı olabileceğini daha sezon başlamadan dile getiriyorlardı. 1996-97 sezonunda Marbury belki de kariyerinin en iyi senesini geçirdi. Her ne kadar başlangıcı pek iyi olmasa da sonu çok iyi olan bir seneydi bu. Minnesota ile çıktığı ilk maçta taraftarlar “Marbury bilekleri kırar” sloganları atıyorlardı. Bu “bileği kırma” da topu bir taraftan diğer taraf çeken oyuncunun karşısındaki savunmacıyı geçmesi durumunda karşı savunmacının bileklerinin kırılması anlamına gelir. Mecazi bir anlam taşıyan bu slogan ne yazık ki o gece gerçek oldu ve taraftarların dediği gibi Marbury bilek kırdı. Yalnız bir sorun vardı. Marbury’nin kırdığı bilek maalesef kendisininkiydi. Minnesota-San Antonio maçının 8.dakikasında aldığı bir ribaunddan sonra ters düşen Marbury sahadan sekerek ayrılmış ve bir daha geri dönmemişti. Minnesota’nın 82-78 kazandığı maç sonrası Marbury ”Ne yalan söyleyeyim galiba bileğimi kırdım, yürürken acı çekiyorum. İyi ki maçı kazandık yoksa bileğimin acısına birde uykusuzluk ekleyecektim.” diyerek hem takıma olan inancını hem de acısını dile getiriyordu. Allah’tan olay Marbury’nin dediği gibi bir bilek kırılması olmadı. Bileği dönen Marbury 7 maç sahalardan uzak kaldı. Kendisinden çok şeyler beklenen bir çaylak için daha çıktığı ilk maçta böyle bir sakatlık yaşamak çok güven kırıcı olabilir. Ancak bu olay Marbury’de tam tersi etki gösterdi. Salonlara döndükten sonra kendisini çok iyi motive eden Marbury yıl içinde oynadığı 67 maçın 64’ünde sahaya ilk beş çıktı. 15.8 sayı, 7.8 asist ve 2.3 ribaund istatistikleri ile oynayan Marbury, Minnesota’yı tarihinde ilk kez NBA Playoffları’na taşıdı. O sene Marbury bir çok da rekor kırdı. Milwakuee karşısında yaptığı 17 asistle, Minnesota tarihinin en çok asist yapan oyuncusu olurken bir maçta attığı 6 üçlük ile bir çaylak tarafından bir maçta atılan en fazla üçlük rekorunu kırmış oldu. Marbury aynı sene en iyi çaylak beşine seçilirken yılın çaylağı oylamasında Iverson’un ardından ikinci oldu. Sezon içerisindeki Minnesota-Philadelphia maçında ise Marbury 26 sayı, 6 asistlik bir performans sergileyerek Iverson karşısında başarılı bir performans ortaya koydu. Beklenen bu düellodan sonra Marbury’ye, Iverson ile ilk buluşmasının nasıl geçtiği sorulduğunda ”Bu sefer ben daha çok sayı attım ancak Iverson’a karşı çok büyük saygım var. Oyun stillerimiz birbirine çok benziyor ve biz bir anlamda birbirimizin panzehiri gibiyiz. Birbirimizi frenleyebiliyoruz.” diyordu. Sezon sonunda Iverson mı Marbury mi daha iyi tartışmaları devam ediyordu. Marbury takımını kazanan bir takım haline getirmiş ve Iverson’dan daha fazla asist yapmıştı. Iverson ise bir çaylak için inanılmaz bir sayı ortalaması (23.5) yakalamış ve Philadelphia takımının süperstarı konumuna gelmişti, ancak Philadelphia sezonu kötü bir derece ile bitirmiş ve playofflara kalamamıştı. Bunun yanında Iverson yılın çaylağı seçilmişti. Minnesota 97 senesinde 2003 e kadar süregelecek bir trendin de ilk adımını attı ve ilk turda Houston Rockets’a 3-0 ile boyun eğdi. Steph bu 3 maçlık seride 21.3 sayı, 7.7 asist ortalamaları ile takımının iki kategoride de en iyisi olurken, Minnesota tarihinin ilk playoff maçında da 28 sayı ile takımının en skorer oyuncusu oldu. Başarılı bir çaylak sezonunun ardından Marbury’e kazandıran oyuncu statüsü de yerleşmeye başlamıştı. Bunun yanında geleceğin büyük yıldızlarından olmasına kesin gözüyle bakılan Marbury’ye o sene adının başına İngilizce yıldız anlamına gelen ”Star” kelimesi getirilerek bir de takma ad bulundu ve Marbury’ye “Starbury” denmeye başlandı. |
|
#23
| |||
| |||
| DEVAM Starbury 1997-98 sezonu da Marbury için iyi geçmiş bir sezon olarak nitelendirilebilir. 82 maçın hepsinde yer alan Marbury takımını tekrardan playofflara taşıdı. Marbury sene içinde 8.6 asist ortalamasıyla ligde 4.sırayı aldı. Bunun dışında 8/11 üçlük atarak 35 sayı kaydettiği Seattle maçı Minnesota tarihine bir rekor olarak girdi. Ayrıca Utah karşısında 38 sayı üreterek kariyerinin en üst rakamına da ulaştı. Playofflarda ise Payton’lı, Kemp’li Seattle ile eşleşen Minnesota, 3-2 ile yine playofflara ilk turdan veda etmek zorunda kaldı. 1998-99 sezonu Starbury için bir dönüm noktası oldu. Kendini yenileme kararı alan Marbury yazın çok iyi çalışarak kendini çok iyi bir hale getirdi. Marbury’nin şansızlığından mıdır bilinmez o sene lokavt oldu ve sezon kısa sezon olarak 50 maç üzerinden oynandı. 5 Şubat’ta başlayan sezonda Marbury ilk 18 maça Minnesota Timberwolves formasıyla çıktı. Bu arada Stephon, Minnesota’da huzursuz olduğu ve İngilizce ”Home sick” olarak tabir edilen evi özleme durumun olduğunu söylüyordu. Marbury’nin huzursuz olduğu iddiaları ortalardayken Marburty Minnesota’nın çok soğuk ve kültürel açıdan çok farklı olduğunu, buraya alışmakta güçlük çektiğini öne sürerek trade istedi. Herkes bu isteğin Marbury’nin eski dostu Kevin Garnett ile uyuşamamasından dolayı olduğunu düşünse de Marbury bunu yalanlıyor ve gerçekten ortama alışamadığını ısrarla tekrarlıyordu. Bu söylemleriyle taraftarlarında gözünden düşen Marbury 3 takımın yer aldığı bir trade ile New Jersey’nin yolunu tuttu. Bu trade sonunda Chris Carr, Bill Curley, Eliot Perry ve Marbury New Jersey’e giderken Terrell Brandon ve Brian Evans Minnesotaya gidiyor, Sam Cassell, Paul Grant ve Chris Gatling ise Milwakuee’nin yolunu tutuyordu. Çok karışık bir trade (takas) ile evine 15 dakika uzaklıktaki New Jersey’de oynama fırsatı bulacak olan Marbury, bu takastan gayet mutlu olduğunu belirtiyordu. Takas için “Evimin yakınında daha rahat oynayacağım. En azından her akşam yatarken acaba şu anda bizimkiler Brooklyn’de başlarını belaya sokmadan yaşıyorlar mı?” diye düşünmeyeceğim diyordu. ”Fingerroll’u işin ustasından öğrenmek istedim. Bu hareketi yapmayı çok seviyorum çünkü yaptığım da karşımda topumu bloklamaya çalışan uzun, gülünç duruma düşüyor. Turnike’ye çıkıyorum ve uzun elini kaldırıyor.Topuma vurmak için elini sallıyor ve ben fingerroll ile topu potaya bırakıyorum. Birde bakıyorum ki uzun havayı tokatlıyor!” Stephon Marbury Fingerroll’un duayeninden alınan ders Bu arada bu sezon için önemli bir anektod da Marbury’nin lokavttan yararlanıp o sene San Antonio’nun efsane ismi George Gervin’e giderek bizim imrenerek izlediğimiz fingerroll adı verilen şutu ona çalıştırmasını istemesiydi. Zamanında bu işi en iyi yapan hatta bu şutu yaratan oyuncu olarak bilinen Gervin, Marbury ile iki hafta boyunca çalışmıştı. Bu derslerin ve çalışmanın bayağı bir faydalı olmuş ki Marbury’nin bugün de en çok kullandığı hareketlerden biri fingerroll’dur. Bu konuda Marbury ”Fingerroll’u işin ustasından öğrenmek istedim. Bu hareketi yapmayı çok seviyorum çünkü yaptığım da karşımda topumu bloklamaya çalışan uzun, gülünç duruma düşüyor. Turnike’ye çıkıyorum ve uzun elini kaldırıyor.Topuma vurmak için elini sallıyor ve ben fingerroll ile topu potaya bırakıyorum. Birde bakıyorum ki uzun havayı tokatlıyor!” diyor. Marbury sezonun son 5 maçında 33.2 sayı ortalamasını tuttururken, 41 sayı attığı Bucks maçında da kariyerinin en yüksek rakamına ulaşıyordu. 17 Şubat’taki Houston Rockets maçında ise müthiş bir performans sergileyerek hiç top kaybı yapmadan 40 sayı, 12 asist yapıyor ve NBA tarihinde hiç top kaybı yapmadan 40 üstü sayı ve 10 üstü asist yapabilen 5. oyuncu oluyordu. Beklenmeyen Düşüş Yeni takımıyla gireceği ilk sezona iyi hazırlanan Marbury’nin sezonu beklenenin aksine kötü geçti. Tradeden sonra Marbury’nin takımı yönetmesini istediğini belirten koç Byron Scott sezon ilerledikçe Marbury’nin şahsi oynadığından yakınmaya başladı. Her ne kadar Marbury’nin kişisel istatistikleri gayet iyi olsa da takımı New Jersey Nets kötü sonuçlar alıyordu. 75 maç üst üste çift haneli skor üreten Marbury sezondaki bütün maçlara çıktı. Marbury bu sene en iyi üçüncü NBA beşine seçildi. 22.2 sayı, 8.4 asist ve 3.2 ribaund ortalamalarıyla oynayan Marbury’nin takımı yönetememesinden midir yoksa takım arkadaşlarının Marbury’ye ayak uyduramamasından mıdır bilinmez, New Jersey son 6 yılda 5.kez playofflara girememiş oldu. Bu sonuç Marbury’nin beklenen, aranan kurtarıcı olmadığını gösterir düzedeydi. Ayrıca sezon sonuna doğru koç Scott’ın Marbury’e yönelik eleştirilerini direkt kendisine değil de medya aracılığı ile herkesin önünde yapması Marbury’i üzüyordu. İlginç bir nokta ise Marbury’nin New Jersey’de oynadığı her maça 10-15 civarında akrabasını getirmesi. Yani Marbury oyunuyla takımı iyileştirmese de finanssal yönden bir katkı yapıyordu. Minnesota’da oynadığı senelerde ele avuca dokunur bir başarı elde edememesi, hep ilk turda elenmesinin üstüne bir de New Jersey’de playofflara kalamaması eklenince Marbury’ye “kaybeden oyuncu” sıfatı takılmış oldu. Marbury ise bunu değiştirmek için elinden geleni yapmaya çalışacağını söyledi. Bu arada Minnesota’ya döndüğü ilk maç 20 Şubat’ta doğum gününde oldu ve Steph eski takımının potasına 39 sayı göndermeyi başardı. 27 Ocak’ta ise Vancouver karşısında 42 sayı atarak bir kez daha kariyerinin en yüksek rakamını geliştirdi. Muhteşem bir sezon ve Lakers potasına gönderilen 50 sayı 2000 draftında ilk sırayı elde eden New Jersey Nets, Cincinnati üniversitesinin agresif oyuncusu Kenyon Martin’i seçti. Bu seçim ile takımı güçlendirmeyi ve playofflara taşımayı hedefleyen Nets’de bir sonraki sezon yine hüsranla bitti. Playofflara kalamayan New Jersey’de Marbury yine kendisi açısından başarılarla dolu bir sezon geçirdi. Staples Center’da Lakers potasına kariyer rekoru olan 50 sayıyı yollayan Marbury sezonu 23.9 sayı (lig 10.su) ve 7.6 asist (lig 8.si) ortalamalarıyla bitirdi. Oynadığı 68 maçın 67‘sinde çift haneli rakamlara ulaşan Marbury ilk kariyer triple-double’ını da Chicago karşısında 33 sayı, 12 asist, 11 ribaund ile bu sezonda yaptı. İlk defa All-Star olan Marbury, kendisiyle karşılaştırılan ve hep rekabet içinde olduğu Iverson’la beraber doğu karmasının maçı kazanmasını sağladı. Son 1 dakikada biri maç kazandıran üçlük olmak üzere 2 üçlük atan Marbury 22 sayıyla da takımına maçı kazandırmış oldu ancak All-Star MVP ödülünü maçta inanılmaz oynayan Iverson kazandı. Bu arada New Jersey’de Kenyon Martin oyunundan çok teknik faulleriyle ön plandaydı ve Marbury takıma lider olamamakla suçlanıyordu. Saha içinde lider olamadığı ve takım arkadaşlarını daha iyi yapamadığı söyleniyordu. Marbury ise bu eleştirilere cevap vermiyordu ancak her ne kadar istatistiksel bir yükselişin içine girdiyse de bu gelişim kendisini NBA’in iyi guardları arasına sokmaya yeterliydi. Marbury her sene üstüne bir halka daha eklenen ”Kaybeden oyuncu” sıfatını bir türlü üstünden atamamıştı. Takım arkadaşları da onun gibi olmuştu. Marbury, New Jersey’nin bu durumunu ve ne yapılması gerektiğini şöyle belirtmişti ”Sadece çıkıp bütün enerjimizle oynamalıyız. Başka türlü bu iş olmuyor. Doğruları yapmaya çalışıyoruz ancak sonuç gösteriyor ki bir yerde bir yanlış var ve bunu bulma görevi bizim” Marbury her ne kadar evinin yakında oynamaktan çok hoşnut olsa da New Jersey’de bir şeylerin yanlış gittiği kesindi. Yanlışların faturası da Marbury’e kesilmişti. 2001 yazında Marbury, Phoenix Suns’dan Jason Kidd ile takas edildi. Bu takas esasen tam olarak sportif nedenlerden dolayı yapılmış bir takas değildi. Phoenix o sene karısını döven Jason Kidd’den yanlış örnek oluyor gerekçesiyle kurtulmak istiyor New Jersey ise Marbury’nin gerek yaşı gerek şahsi oyun stili bakımından bir lider olamayacağına kanaat getirdiği için onu lider vasıflı bir point guard ile takas etmek istiyordu. Yapılan bu trade soncunda her iki takım da muradına erdi. Yeni Bir Sayfa Marbury’nin Phoenix’e trade olmasıyla beraber kendisi için yeni bir sayfa açılıyor demekti. Kadrosunda Shawn Marion, Penny Hardaway gibi oyuncuları bulunduran ve bir yenilenme sürecine giren Phoenix takımı dizginlerini genç Marbury’ye vermişti. Artık Marbury’nin gerçek bir lider olması gerekliydi. Kağıt üstünde her şey çok pozitif görünüyordu. Ancak gelişmeler yine istendiği gibi olmadı. Marbury, Phoenix tarihinde 1996-97 sezonundan sonra (Kevin Johnson, 20.2) ilk defa 20.0 sayı ortalamasını geçen oyuncu oldu ve 20.4 sayı, 8.1 asist ortalamaları tutturdu ancak Phoenix takımının 13 seneden beri ilk defa playofflara kalamamasını engelleyemedi. Belki Koç Scott Skiles ise Marbury’den gayet memnun olduğunu ”Bizim Marbury ile bir sorunumuz yok. Koçluğunu yapmak gayet kolay. Yavaş yavaş da bir lider olacak.” sözleriyle dile getirmişti. Marbury’nin takımı Phoenix playofflara girememişti, diğer tarafta Kidd, Marbury’den devraldığı kaptanlık koltuğunda gemisini NBA finallerine taşıştı. Durum böyle olunca tüm eleştiri okları tekrar Marbury’nin üzerinde toplanmaya başladı. Olay sürekli döndürülüp dolaştırılıp Marbury’nin lider vasıflarının olmamasına getirildi. Marbury ise bu eleştirilerden etkilendiğini açıkça söylüyor ve ekliyor ”Evet o an benim için her şey kötüydü. Trade’den karlı çıkan takım Nets gibi gözüküyordu ve eleştirilmemden doğal bir şey yoktu ancak insanlar Kidd ile aramızda 6 yaş olduğunu unutmamalı ve geleceği görebilmeliler”. Bu cümlelerde saklı olan şey ise Marbury’nin Kidd’in aksine her geçen gün daha da olgunlaştığı ve gelişimini devam ettirdiği idi. Buna güzel bir örnek ise bir önceki sezon sayı bulmakta zorlanan Phoenix’in 2001-02 sezonunda takım halinde en çok sayı atan takımlardan biri haline gelmesidir. ”Evet o an benim için her şey kötüydü. Trade’den karlı çıkan takım Nets gibi gözüküyordu ve eleştirilmemden doğal bir şey yoktu ancak insanlar Kidd ile aramızda 6 yaş olduğunu unutmamalı ve geleceği görebilmeliler”. Marbury Marbury yavaş yavaş takımını oynatmaya başlıyordu. Bu arada All-Star hafta sonuna seçilmeyen Marbury alkollü araba kullandığı gerekçesiyle polis tarafından tutuklanmış ve bir haftalık All-Star tatilini ailesinin yerine polisin yanında geçirmişti. Olaydan sonra “Hatalıyım. İçki içerken araba sürdüm ve bu benim yapmaman gereken bir şeydi. Sadece kendime değil başkalarına da zarar verebilirdim. Annemde yanlış yaptın dedi. Bir daha bunu tekrarlamayacağım” diyerek olayı gayet olgunlukla karşıladı. Senenin sonlarına doğru, Marbury yeni evlendiği ortaokul aşkı LaTasha ile gittiği Lakers final serisinin son maçında kendisi ile trade edilen Nets’in yeni ”kahramanı” Kidd’i izliyordu. Lakers’ın attığı bir basketten sonra alkışlayan Marbury’e Lakers’ı tutup tutmadığı sorulduğun da ”Nets kazanacağına Lakers kazansın daha iyi” şeklinde bir cevap veriyordu. Bir zamanlar gitmek için her şeyini vereceği takım olan Nets’de kendisine haksızlık yapıldığına inan Marbury böylece duyduğu kini de ortaya da koyuyordu. Maç sonunda Lakers, Nets’i yeniyor ve seriyi 4-0 ile kazanarak NBA şampiyonu oluyordu. Marbury’nin de dileği yerine gelmişti. “Bire birde beni kimsenin tutabileceğini zannetmiyorum. Benim oyun felsefem karşımdaki defansı yıkmak ve arkadaşlarıma boş şut yaratmak. Benim ürettiğim sayılar ise defansı geçip pas atacak adam bulamadığım zaman zorunluluktan attığım sayılar. Ayrıca istediğim zaman 40 sayı atabileceğimi düşünüyorum. Ama dediğim gibi benim için ilk iş pas atmak çok darda kalırsam şut da atarım.” Stephon Marbury Maç sonunda kendisi ile yapılan bir röportajda bazı ilginç açıklamalarda bulunan Marbury “Bire birde beni kimsenin tutabileceğini zannetmiyorum. Benim oyun felsefem karşımdaki defansı yıkmak ve arkadaşlarıma boş şut yaratmak. Benim ürettiğim sayılar ise defansı geçip pas atacak adam bulamadığım zaman zorunluluktan attığım sayılar. Ayrıca istediğim zaman 40 sayı atabileceğimi düşünüyorum. Ama dediğim gibi benim için ilk iş pas atmak çok darda kalırsam şut da atarım.” diyordu. Aslında Marbury bu cümlelerle bir anlamda gelecek sezon Phoenix’de üstlenmeyi planladığı rolü de açıklar gibiydi. Ayrıca Marbury maç sonrasında Kidd hakkında ”Herkes olaya tek taraflı bakıyor. Kidd’in yaşı malum ve yakında free agent olacak. Eğer New Jersey onunla bir 7 sene daha anlaşabilir ve her sene NBA finallerine çıkmayı başarabilirse ne mutlu onlara. İşte o zaman bana ne derseniz kabul.” şeklinde konuşuyordu. 2001-02 sezonunu sakatlıklarla geçiren Marbury yazın her iki bileğinden de ameliyat oldu. Bunu dışında alkollü araç sürme olayından dolayı 10 gün hapiste yattı. Bunları neden mi söylüyorum? Çünkü Marbury, 2002 yazında bu dakikalar hariç her anını basketbola adadı. Ağırlık çalışarak şu ana kadar ki en iyi fiziksel durumuna geldi. Bunun yanında şutlarını geliştirdi. Her anını basketbolla geçiren Marbury yeni sezona çok daha farklı bir Marbury olarak girdi. Sahada bir lider gibi davranan Marbury’deki en önemli değişikliği koç Johnson şöyle ifade ediyor ”Marbury geçen sene sahada iletişim problemleri yaşardı. Bu sene geldiğinde ise tam tersine bize saha içindeki oyuncularla iletişimimizde yardımcı olan bir lider gördük karşımızda. İşte biz buna olgunlaşma diyoruz.” Koç Johnson Marbury’de gördüğü bu değişiklik hakkında ”20’li yaşların ortalarındaki insanların bir özelliği vardır. Bu yaşlarda bir değişiklik olur, bir düğmeye basılır ve kötü gidiyor gibi görünen her şey bir anda yoluna girer. İnşallah Steph’de gördüğümüz bu değişiklikte bu cinsten bir değişikliktir.” diyor. Bu değişikliği bir yıllık evli olduğu ve Xaviera adlı çocuğunun annesi olan LaTasha da gözlemlemiş olacak ki; ”Marbury çok olgunlaştı. Artık New Jersey’de ki gibi arkadaşlarıyla çok gezmiyor, ailesine daha çok zaman ayırıyor. Öyle ki bizi Orlando’ya Disneyland’a bile götürdü” şeklinde bir yorumda bulunuyordu. ”Marbury geçen sene sahada iletişim problemleri yaşardı. Bu sene geldiğinde ise tam tersine bize saha içindeki oyuncularla iletişimimizde yardımcı olan bir lider gördük karşımızda. İşte biz buna olgunlaşma diyoruz.” Phoenix Koçu Frank Johnson CrunchBury Geçtiğimiz sezonda Marbury çok değiştiğini ve yazın yaptığı çalışmaların karşılığını aldığını herkese gösterdi. Sahada tam bir lider gibi oynayan Marbury 22.3 sayı (lig 12.si) , 8.1 asist (lig 4.sü) ortalamalarıyla oynarken takımını playofflara taşımasını bildi. Bunun yanında başta liseli çaylak Amare Stoudemire ve Shawn ”TheMatrix” Marion olmak üzere herkesi All-Star seviyesinde bir oyuncu olmaya itti. Öyle ki All-Star hafta sonunda Marion ve Marbury All-Star maçında oynarken Amare’de rookie-sophomore maçında ve smaç yarışmasında boy gösterdi. Bunun yanında Amare yılın çaylağı ödülünü alan ilk Phoenix’li olma ünvanını kazandı. Bu sene diğerlerinden farklı olan diğer bir şey ise Marbury’nin taraftarlarca çok seviliyor olması. Her maç “Starbury” tezahüratları ile çınlanan West American Arena’da Marbury oynadığı oyunla olsun, son saniyelerde ve önemli dakikalarda aldığı sorumlulukla olsun taraftarın gönlünde yer edindi. Marbury bu sezon 17 kez son periyoda 10 ve üstü sayı kaydederek, nasıl sorumluluk alabileceğini gösterdi. Başta playoffların ilk maçında San Antonio karşısında attığı son saniye basketi olmak üzere, maç kazandıran basketlerle de son saniyelerin adamı oldu. Gary Payton, Sam Cassell ve Michael Redd’den oluşan Milwaukee kısalarını denize döktüğü 26 Şubattaki maçta 3.periyodunda 18, son periyodunda ise 17 sayı üreterek maçı 41 sayı, 7 asist ve 6 ribaund ile tamamladı ve Suns’a 118-112’lik galibiyeti getiren oyuncu oldu. Lakers karşısında son periyotta 14 sayı bulduktan sonra Marbury için, Los Angeles guardı Derek Fisher,”Son zamanlarda çok olgunlaştı. Kidd takasından sonra herkes onun üstüne geldi ama o bu zorlukları omuzlamayı bildi. Gün geçtikçe daha fazla sorumluluk alıyor. Onun için çok mutluyum ve o kesinlikle ligin en iyi beş guardından biri” diyordu. ”Son zamanlarda çok olgunlaştı. Kidd takasından sonra herkes onun üstüne geldi ama o bu zorlukları omuzlamayı bildi. Gün geçtikçe daha fazla sorumluluk alıyor. Onun için çok mutluyum ve o kesinlikle ligin en iyi beş guardından biri” Derek Fisher Ayrıca Marbury bu sene ligde takımına offense (sayı ve asist) yönünden en çok katkı yapan oyuncular ortalamasında %41.4 ile üçüncü sırada yer aldı. Yani Marbury takımının offansının %41.4 ü demek. Her ne kadar Phoenix’in bu seneki başarısında çaylak Amare Stoudemire’ın rolü çok büyük gibi gözükse de esas olan Marbury’nin takımı iyi yönetmesi. Playofflar’ın ilk turunda şampiyon San Antonio’ya elenen Suns, Spurs’u çok zorlamış ancak Duncan gibi dominant bir oyuncuya kafa tutamayarak 4-2 yenilmişti. Seride köprücük kemiğinde çatlak ile oynayarak cesaretini bir kez daha ortaya koyan Marbury seriden sonra takımı hakkında “Ben, Matrix, Penny, Amare ve Jacobsen ile çok genç ve kaynaşmış bir grubuz. Bu sene birbirimize çok iyi alıştık. İleriki senelerde ben bu takımı şampiyonluk kupasını kaldırırken hayal edebiliyorum” derken gerçekleşmesi zor ama imkansız olmayan bir rüyasını dile getiriyor. Marbury’nin bu seneki arkadaşlarını All-Star kalibresine getirdiğini ve kendisinin de yavaş yavaş ligin en iyi point gardı olma yönünde ilerlediğini düşünürsek bu rüyanın gerçekleşebileceğini düşünebiliriz. Tabi bunun için Marbury’nin annesini söylediği ve Marbury’nin aklından hiç çıkarmadığı iki kuralı kendisinin ve takım arkadaşlarının uygulaması gerekli!. Kural 1: “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına da öyle davran” Kural 2: ”Her zaman sıkı çalış. Nerde olursan ol ister sahada ister kampta ister başka bir yerde sıkı çalış ki hedefine ulaşabilesin” Bakarsınız seneye bu günler parmağında evlilik yüzüğünden başka bir yüzük daha bulunan bir adamı konuşuyor oluruz… |
|
#24
| |||
| |||
![]() Full Name: Steve De'Shawn Francis Height: 6' 3" Weight: 200 lbs. Position: Guard Birth Place: Silver Spring, Maryland Birthday: Febuary 21, 1977 College:Maryland '99 NBA Team: Orlando Magic SLAM DUNK’IN BAŞI AĞRIYAN CANAVARI STEVE FRANCIS “WINK #3” ARTIK HOUSTON TAKIMINDA NE OLAJUWAN VAR, NE BARKLEY, NE DE DREXLER. AMA SAHİP OLDUKLARI BİR ŞEY VAR; UZUN ZAMANDIR ÖZLEMİNİ ÇEKTİKLERİ GERÇEK BİR OYUN KURUCU: STEVE FRANCIS… İster onu itin, ister çekin! Her tür faule baş vursanız bile, çoğu zaman O’nun üzerinizden yapacağı smaçları engellemek için elinizden fazla bir şey gelmez. Ne Duncan, ne Malone ne de Wallace onu tek başlarına durdurabildi ama bu yıl yeni tanıştığı bir savunmacı ona feleğini şaşırttı: Nedeni bulunamayan migren ağrıları!.. Houston hep süper yıldızların ve kıl kapı kaçan şampiyonlukların takımı olmuştur. NBA tarihinin gelmiş geçmiş en büyük 50 oyuncusundan Clyde “The Glide” Drexler ile Sir Charles Barkley’in faal oyunculuğu bırakması ve her bakımdan adını Houston tarihine altın harflerle yazdıran efsanevi pivot Hakeem “The Dream” Olajuwon’ın Toronto’ya transferi sonucunda elindeki süper yıldızlarını kaybeden Rockets’ın taraftarları, takımın yeniden yapılanma sürecinde bir isme o kadar çok güveniyor ki daha şimdiden onun tarih yazacağına inanmış durumda. İşte bu yüzden ona “Franchise” lakabını taktılar. SAN DİEGO’DAN HOUSTON’A 1967 yılında San Diego’da NBA macerasına başlayan Rockets takımı kurulduğu günden itibaren yıldız sıkıntısı çekmeyen ender ekiplerden biridir. 1993-94 sezonunda gelen ilk şampiyonluğa kadar kadrosunda Elvin “The Big E” Hayes, kısa boyundan kaynaklanan dezavantajları yüreğiyle kapatan küçük dev adam Calvin Murphy, hem oyunculuk hem de coachluk kariyerinde Houston’la özdeşleşen Rudy Tomjanovich, John Lucas, “karpuzlama” atışlarına rağmen yaklaşık %90 serbest atış yüzdesi tutturan Rick Barry, pota altı canavarı Moses Malone ve süper bir kariyer başlangıcının ardından beklenmedik bir şekilde 4-5 NBA sezonunun ardından basketbolu unutan sorunlu Dev Ralph Sampson gibi çoğu şu an Naismith Hall of Fame’e seçilmiş olan bir çok süper stara sahip olmuştu. Buna rağmen kendilerinden beklenen performansı genelde gösteremeyerek ortalama bir takım olmaktan öteye gidememişlerdi. Hoş NBA’in adeta Magic-Bird düellosu şeklinde geçtiği 80’li yıllarda, önce Moses Malone’un sonra da ikiz kuleler Olajuwon&Sampson liderliğinde iki kez finale çıkmayı başarmışlardı. Belki Bird’lü, Kevin Mc Hale’li ve Robert Parish’li Boston’a kaptırılan şampiyonluklar beklentileri de maksimuma çıkartmıştı çıkartmasına ama Houston taraftarları umulmadık bir şekilde birkaç sezon üst üste playoff’larda unutamayacakları hezimetlere şahit olacaktı. Rockets yönetimi peşi sıra playoff’larda daha ilk turlarda gelen başarısızlıklar ve süpürülmeler karşısında coach Don Chaney’nin ipini çekerek yerine takımın sembol oyuncularından biri olan Rudy Tomjanovich’i getirecekti. HOUSTON TARİHİNİN EN BÜYÜK COACH’U: RUDY TOMJANOVİCH Oyunculuk kariyerini noktaladıktan sonra önce Houston’da scout’luk sonra da asistan coach’luk yapan Rudy T, herhalde tavında pişerek bu noktaya geldiğinden takıma yeni bir ivme kazandırır. Hakeem’i daha etkin kullanarak onun takımdaki liderliğini güçlendirir bunun sonucunda da daha ilk sezonunda 55-27’lik bir galibiyet oranı yakalar. Tam bu sırada 90’ların başına damgasını vurarak Chicago’nun Three-Peat yapmasında baş rolü oynayan Michael Jordan, babasının öldürülmesinin ardından yaptığı basın toplantısıyla basketbolu bıraktığını açıklar. İşte Houston’ın şampiyonluğunu hazırlayan ortam oluşmuştur. Ligin ikinci en iyi oyuncusu Hakeem ve Coach T bu fırsatı geri tepmez. İlk 24 maçının 22’sini kazanan Rockets, tarihinin en başarılı performansını ortaya koyarak normal sezonu 58 galibiyetle tamamlar. Sonrası ise malûm, Houston playoff’larda kıran kırana geçen serilerin ardından ilk şampiyonluğuna, Olajuwon da play-off MVP ödülüne ulaşır. Sonraki yıl normal sezonda biraz tökezleseler de Portland’ın süper yıldızı ve Hakeem’in Houston Üniversitesi’nden kankası, yüce insan Clyde “The Glide” Drexler’ın takıma katılmasıyla finale ulaşarak Penny Hardaway ve Shaquille O’Neil’ın Orlando’sunu süpürüp bir kez daha şampiyonluğa uzanır ve Jordan’sız yılların keyfini doyasıya yaşar. Bir sene sonra Olajuwan’ın muhteşem performansına rağmen ilk 5’teki 4 oyuncu Olajuwon, Drexler, Sam Cassell ve Robert Horry’nin sakatlıkları playoff performanslarını etkiler ve Houston three-peat hayali kurarken Seattle’a elenmekten kurtulamaz. 1995-96 sezonunun hemen ardından diğer bir efsane -Rodman kadar olmasa da biraz deli olan- Charles Barkley takıma katılınca herkes Rockets’ın şampiyonluk sayısını arttıracağını düşünmeye başlar. Ama unutulan konu Houston’ın gerçek anlamda kaliteli bir oyun kurucudan yoksun olduğudur. Ne Matt Maloney ne de Brent Price bu derecede üst düzey bir takımın sorumluluğunu omuzlayamaz. Bu durumda Drexler sahada mecburi oyun kuruculuk yapmak zorunda kalır. Hatta kimi zaman Barkley’le high post playmaking gibi adlandırabileceğimiz setler oynarlar. Hal böyle olunca Houston, ezeli rakipleri Utah’a sonuna kadar mücadele etmelerine rağmen üst üste iki yıl playoff’larda boyun eğer. (Zaten Utah’da basketbola geri dönen Jordan’lı Chicago’ya yenilmekten kurtulamaz.) Devamında Drexler basketbol oynamayı bırakır ama yerine yine NBA’in gelmiş geçmiş en büyük 50 oyuncusundan biri olan Scottie Pippen getirilir. Vasat geçen bir sezonun ardından iş playoff’lara geldiğinde Pippen fazla varlık gösteremez ve Rockets ilk turda Lakers’a elenmekten kurtulamaz. Pippen’da bu sezonun ardından takımdan ayrılarak kapağı Portland’a atar. Ardından da Barkley basketbolu bırakır, Olajuwan ile anlaşılamaz ve Houston eski gücünü kaybeder. Otoriteler, üst üste gelen 2 şampiyonluğun ardından 2-3 All-Star oyuncuya rağmen Houston’ın finallere ulaşamamasının temel nedeni olarak hep oyun kurucu eksikliğini göstermişti. Artık takımda ne Hakeem var, ne Barkley , ne Drexler ne de Pippen. Ama sahip oldukları bir şey var; uzun zamandır özlemini çektikleri gerçek bir oyun kurucu: Steve Francis!!. TAKOMA PARK’TAN MARYLAND TERRAPİNS’E UZANAN ZOR YOLCULUK Steve De’Shawn Francis 21 Şubat 1977’de Silver Spring, Maryland’de dünyaya geldi. Annesi Brenda ve anneannesi Mabel tarafından yetiştirilen Steve, çoğu Amerikan genci gibi öncelikle Amerikan futboluna meraklıdır. Basketbolla tanışması ise 9 yaşındayken ancak en yakın arkadaşı Jamal Hutchinson’ın zorlamaları sonucu olur. Jamal’ın basketbol oynamasına özenen küçük Steve, futbol antrenmanlarından sonra basketbol da oynamaya başlar ve bu oyuna giderek kanı ısınır. İlk kulübü olan Takoma Park’ta gecesini gündüzünü o zamanlar en sevdiği açık saha olan Honeybranch’ta geçirir. Bu sırada arkadaşı Jamal onun için gerçekten iyi bir örnektir ve Francis durmadan onun gibi olabilmek için çaba sarf eder. Tam 6 yıl boyunca her gün Amerikan futbolu antrenmanlarından sonra Takoma Park’a gider ve orda coach Tony Langley ile saatlerce çalışır ki Steve’e göre onun Steve Francis olmasında hem Takoma Park’ın hem de Tony Langley’in önemli payı vardır. Langley hırslı, daima kazanmayı hedefleyen ve bunun için tüm gücüyle çalışan biridir ve ister istemez onun bu özelliği Steve’e de geçmiştir. Orta okul yıllarında ise asla iyi bir oyuncu olamamıştır. Francis oldukça çelimsizdir, kısadır, fazla yükseğe sıçrayamaz ve şut atma konusunda fazla yetenekli değildir. Hatta kimi zaman arkadaşlarına alay konusu olur. Toplanıp onun yeteneksizliği ile dalga geçerler. Belki çoğunuz inanmayacaksınız ama Steve 12. sınıfa kadar çembere değmekten acizdir. Bu durum Langley’e sorulduğunda şöyle cevap verir : “Steve ne olursa olsun her zaman yere sağlam basan ve çabuk bir oyuncuydu. Ama çabuk olduğu kadar da zekiydi. Sahada her zaman önce zekasını kullanırdı.” Takoma Park’ta söylenenler eğer doğruysa Steve zamanında bu zekasını biraz da şeytani yönlerde kullanmaktaymış. Mesela kimi maçlarda rakibin pota altından topu başlatacak oyuncusunun yanına gidip “Usta bi saniye ya, şu topta bi tuhaflık var hakeme verelim de değiştirsin” diyerek rakibinin elinden topu alarak turnike attığı ya da maçtan evvel gelip parkeleri söktükten sonra maç başlayınca parkenin parçalarını eline alarak “ Hocam sen bi dur oyunu başlatma bu ne ya böyle elimizde kaldı.” diyerek topu oyuna sokan oyuncuların yanına gittiği ve onlara 5 saniye çaldırtmaya çalıştığı şeklinde rivayetler mevcut. Doğru mudur değil midir bilmiyorum ama Steve gibi “fırlama” bir oyuncudan beklenmeyecek şeyler de değil. Konumuza geri döndüğümüzde adamımız ortaokul ve lise hayatında hiç iyi bir basketbolcu değildir. Hatta oldukça kötüdür. Lise takımında sadece bir maça ilk beşte başlar. Bu sırada evin tüm maddi yükü sırtında olan annesi Brenda işi dolayısıyla sık sık yer değiştirmekte ve zorunlu olarak oğlunu da yanına almaktadır. Steve sürekli değişen çevresine, arkadaşlarına ve okuluna alışamaz toplam 3 lise dolaştıktan sonra annesine ortaokuldan beri tanıdığı liseye, bir arada başladığı arkadaşlarıyla beraber mezun olmak istediğini söyler. Ve eski okuluna dönmek için yalvarır. Annesi de onu kıramaz ve eski okuluna giderek tekrar kayıt yaptırır. Bu sırada kader Steve’den hayattaki en önemli dayanağını çalacaktır. Çok sevdiği annesi Brenda artık yalnız başına hayata göğüs germenin ağırlığına dayanamaz ve geçirdiği ani bir kalp krizi sonucunda Steve’i hayatın gerçekleri ile baş başa bırakarak bu dünyadan ayrılır. Biricik annesini kaybeden Francis kelimenin tam anlamıyla çöker. Ne yapacağını bilemez bir hale gelir ve akademik kariyerini bir kenara bırakarak bir süre kafasını dinlemek ister. Bir süre sonra ise hayatını tekrar eski haline getirmek için okula geri döner ve kendini Connecticut’ta özel bir akademiye kayıt ettirir. Burada kendini rahat hissetmeyen Steve, Maryland’e geri döner. Tam bu sırada Francis’in iddiasına göre mucizevi bir olay gerçekleşir ve neredeyse 1 günde 10 cm boy atar!! Basketbolda son bir kez şansını denemek için Florida’da düzenlenen AAU turnuvasına katılır. Steve turnuvada hayatında o güne kadar oynamadığı kalitede bir basketbol ortaya koyar ve Texas San Jacinto Junior College onu okula kabul eder. İlk senesinde takımını 32-1’lik galibiyet oranı ile NJC turnuvası finallerine taşır. 12.5 sayı, 7.5 asist ve 7.5 ribaund ortalamaları ile oynadığı bu sezonda bölgesel karmanın ilk beşine seçilir. Bir süre sonra kendisini adeta annesi gibi seven anneannesi de hastalanınca Steve, mecburi olarak ona yakın olmak için Allegany Community College’a geçer. Burada takımını NJCC turnuvası finallerine namağlûp olarak taşır ki bu bir ilktir. 25.7 sayı, 8.7 asist, 7.1 ribaund ve 5.3 top çalma ortalamasına ulaşırken attığı 885 sayı, 204 serbest atış ve yaptığı 187 top çalma ile bu kategorilerin hepsinde okul rekorunu kırar. Steve artık bir dönüm noktasına gelmiştir. Maryland doğumlu her gencin rüyasını süsleyen Maryland Üniversitesi sağladığı basketbol bursu ile kapılarını sonuna kadar ona açmıştır. Bu sırada Maryland Terrapins’te kurt coach Gary Williams, takıma ekol yaratma çabasıyla o sene şampiyon olan kadronun çekirdeğini oluşturan oyuncularla ilgilenmektedir. Steve kısa zamanda Coach Williams’ın gözüne girmeyi başarır. Zaten kaliteli oyun kuruculara önem veren Williams, onunla özel olarak ilgilenerek savunmasını geliştirmesine yardım eder. Steve hocasına borcunu Maryland’i NCAA turnuvasında Sweet 16’e taşıyarak öder. NCAA Division I‘da geçirdiği tek sezonunda 17.0 sayı ve 2.8 top çalma ortalamaları yakalar ve Sports Illustrated dergisi tarafından All-American seçilir. Böylece Francis, 3 ayrı okulda 3 ayrı sezon geçirir ve sonuncusunda All-American seçilerek bir çok NBA menajerinin ilgisini çeker. YENİ IVERSON Steve, Maryland’le sadece ama sadece bir yıl geçirmesine rağmen herkesin dikkatini çeker. Bu çocuğun eli düzgündür, vasatın üstünde savunma yapar, mükemmel bir sıçrama yeteneğine sahiptir. Kimsenin tahmin etmediği ve zor anlarda spektaküler smaçları çok rahatlıkla yapabilmektedir. Üstüne üstlük bu yeteneklere sahip çoğu oyuncu gibi bencil değildir ve zekası ile takımını sahada yönlendirebilir. Bu meziyetleri bir arada gören NBA scoutlarının ve menajerlerin iştahı bir anda kabarır ve Francis’e yakıştırılan yafta hazırdır: Yeni Iverson!! “Stackhouse’un ya da Iverson’ın yaptığı gibi her maçta 35-36 tane şut kullansaydım şu an 60 sayı ortalaması ile NBA’in sayı kralı olurdum.” Iverson benzetmesi Steve için gerçekten gurur okşayıcıdır çünkü o sıralarda Allen ligin tozunu atmakla meşguldür. Ama Francis ile Iverson’ın basketbol stillerini bire bir benzetmek bence pek doğru bir teşhis değildir. Iverson, Francis’e kıyasla biraz daha hızlıdır. Francis, Iverson gibi cross-overların canını çıkartmaz. Ama temel fark Iverson point guard oynadığı ilk dönemlerinde bile önce sayı atmayı sonra sayı attırmayı düşünmüştür. Steve’in önceliği ise takımını oynatmaktır. Bu durum fark edilince bu sefer de “Asist yapan Iverson” gibi garip bir benzetmeye gider kimi yazarlar. Ama ikili arasındaki fark, atılan şut sayılarına bakıldığında yine bariz bir şekilde ortaya çıkar. Iverson kimi maçlar neredeyse 40 şut kullanırken Francis çok daha mütevazı bir şekilde bu sayının yarısı hatta yarısından da azı civarında atış yapmayı tercih eder. Francis’e bir oyuncu için kullanılması gereken ideal şut sayısı olup olmadığı sorulduğu zaman şöyle cevap verir: “Jerry’nin ya da Allen’ın yaptığı gibi maçta 35-36 tane şut kullanılmasına karşıyım. Zaten eğer bir maçta 35 şut kullanıp da 30 sayı atamazsanız size yuh derim. Ben şahsen genelde 20 şutun üzerine çıkmamayı tercih ediyorum zaten yanılmıyorsam şu ana kadar sadece bir kez 29 şut attım. Öyle 36 şut falan kullansaydım maç başına sanırım 60 sayı ortalamasını bulurdum. En azından 10 tane üçlük rahat atardım alın size 30 sayı, 9-10 sayı da faul atışlarından bulsam bir de bunlara 10 tane ikilik eklesem alın size 60 sayı.” Steve uçtun be adamım ne yaptın sen!! 60 sayıyı kim kaybetmiş de sen buldun!!.. Tabii Steve her zaman olduğu gibi bu 60 sayı ortalaması işinde de fazla ciddi değildir. “Bana 20 sayı yeter de artar önemli olan takımımı oynatmam çünkü yaptığım her asist sonrası sayıyı sanki ben yapmışım gibi hissediyorum yani maç başına 6 asist yapsam 12 ekstra sayı daha atıyorum. Zaten benim öyle takımda tek tabanca olmak gibi bir arzum yok. Bu lige bir Vince bir de Kobe yeter. Bu lafımı yanlış algılamayın kötü bir şey kastetmiyorum. Çünkü takımlarının onlara yüklediği misyon, onlardan beklentisi bu. Mesela Ben Vince’i çok seviyorum sıkı herif. Çok da iyi smaç basıyor hem üstelik adamın forması da güzel bizim beyaz çizgili formaları pijamaya benzetmeye başladım.” İşte Steve’in en sevilen özelliklerinden biri de hem matrak hem de geyik bir NBA oyuncusu olması. “Tanrım lütfen ben olmayayım. Üçüncü sıradan seçilmeye razıyım hatta dört ya da beş bile olabilir ama lütfen beni Vancouver seçmesin.” |
|
#25
| |||
| |||
| DRAFTTA BİRİNCİ TUR, İKİNCİ SIRADAN SEÇİLİNCE BUNALIMA GİREN ADAM!! 1999 Draftına girilirken ön plana çıkan iki isim vardır. Duke Blue Devils’in yıldızı Elton Brand ve Maryland Terrapins’le yıldızı parlayan Steve Francis. Draft gecesi birinci sıradan Elton Brand seçilir. İkinci sıradan Vancouver’ın kimi seçtiği açıklanmadan evvel Steve dua etmektedir: “Tanrım lütfen ben olmayayım. Üçüncü sıradan seçilmeye razıyım hatta dört ya da beş bile olabilir ama lütfen beni Vancouver seçmesin.” Ve İkinci sıradan seçilen isim açıklanır: Maryland Terrapins’ten Steve De’Shawn Francis!! O an Steve’in dünyası yıkılır. Podyuma çağrıldığında bir gariptir. Gülümsemeye çalışır ama pek beceremez. En çok gitmek istemediği şehrin takımı onu seçmiştir. Üstelik takımda Mike Bibby gibi yıldız bir guard da mevcuttur. Şimdi anneannesinden uzağa soğuk Vancouver’a nasıl gidecektir?? Onu da yanına alsa soğuk iklim kadıncağızı daha fazla hasta edebilir. Gitmese belki hayatının en büyük fırsatını tepecektir. Francis hızlı bir seçim yapar. Grizzlies yöneticilerine kesinlikle takımda oynamayacağını Kanada’ya gitmeyeceğini ve hemen takas edilmek istediğini söyler. Eli kolu bağlanan Grizzlies yöneticileri de 3 takımın dahil olduğu bir takasa yanaşmak zorunda kalır. Vancouver, Steve Francis ve Tony Massenburg karşılığında Houston’dan Michael Dickerson, Othella Harrington, Brent Price, Antoine Carr ve gelecek yıllarda kullanmak üzere bir de birinci tur draft hakkı alır. Rockets, Orlando’dan Don Mc Lean’ı kadrosuna katarken Orlando da Vancouver’dan Michael Smith, Rodrick Rodes, Lee Mayberry ve Makhtar N’diaye‘yi Florida’ya getirir. Steve bu takastan oldukça memnundur. Soğuk ve ligin en kötü takımı Vancouver yerine şampiyonluğa oynamayı seven sıcak iklimli Houston’a transfer olmuştur. PAYLAŞILAN ÖDÜL Çaylak sezonunda lige bomba gibi girip oynadığı 77 maçın 77’sinde de ilk beş olarak maça başlayan Francis, 18.0 sayı, 6.6 asist, 5.3 ribaund ve 1.53 top çalma ortalamalarını yakalar. O kadar spektaküler oynamaktadır ki All-Star hafta sonundaki Slam Dunk yarışmasına çağırılır. Finale kadar gelerek Vince Carter’ın karşısına çıkan Francis, NBA tarihinin belki de en zevkli Slam Dunk yarışmasında Carter’a kaybeder ama inanılmaz bir hayran kitlesi kazanır. İlk sezonunda Steve’i en çok üzen olay draft gecesini unutmayan Vancouver seyircisinin kendisine karşı verdiği tepkidir. Sahaya ısınmaya çıktığı anda yuhalanmaya başlar. Seyirciler “Hain Francis, Satılık Adam, Korkak” gibi onlarca pankart açar. Buna rağmen Francis uzatmaya giden ilk maçta 24 sayı, 10 asist ve 9 ribaund ile oynayarak takımını galibiyete taşır. Kaybettikleri ikinci maçta ise Grizzlies potasına 30 sayı bırakarak seyirci baskısından etkilenmediğini gösterir. Ayrıca kariyerinin ilk triple-double’ına inanılmaz rakamlarla Golden State karşısında ulaşır; 25 sayı, 17 ribaund, 14 asist. Houston’ın 34-48’lik galibiyet oranı ile playoff’lara kalamamasına rağmen Rockets taraftarı umutludur çünkü takım Brand’le beraber yılın çaylağı ödülüne ulaşan Francis gibi geleceğin süper starlarından birine sahiptir. Bu arada Steve, NBA’de Maryland’de kullandığı 23 numaralı forma yerine Iverson gibi 3 numarayı tercih eder çünkü Houston, Calvin Murphy’nin giydiği 23 numaralı formayı emekliye ayırmıştır. Tıpkı bu yıl Maryland’in 17 Şubat’ta Francis’in 23 numaralı formasını emekli ettiği gibi!. PAZARA KADAR DEĞİL, MEZARA KADAR. AYRILMAK YOK TARİH STEVE’İ YAZANA KADAR Ertesi yıl Steve daha başarılı bir performans ortaya koyarak ortalamalarını 19.9 sayıya ve 6.9 ribaund’a çıkarırken 6.5 asist ile bir kez daha ligin en önemli pasörlerinden biri olduğunu kanıtlar. Francis sezon boyunca 45 kez 20 sayının, 6 kez de 30 sayının üzerinde skor üreterek takımını sürükler. 24 kez double-double yapar. Bu arada Houston tarihinde bir ilk olarak takım içinde hem sayı, hem asist hem de ribaund kategorilerinde zirveye çıkan ilk isim olur. Toplamda ise 15 kategoride takımını sürüklemektedir. Ayrıca NBA tarihinde de bir ilke imza atarak bir sezonda aynı anda 500 asist ve 500 ribaund barajını geçebilen en kısa oyuncu olur. Kariyerinin en yüksek skoru olan 36 sayıya sadece 16 şut kullandığı 5 Aralıktaki Dallas maçında ulaşır. All-Star Çaylak maçında Sophomore takımında 20 sayı atarak kalitesini bir kez daha gösterir. Tüm bunlar taraftarları gelecek için daha da umutlandırır ve Steve Francis‘i artık. Steve “Franchise” olarak çağırmaya başlarlar. Takım önceki senelere göre bir yükseliş gösterip 45 galibiyet kazansa da Doğu Konferansından çok daha güçlü olan Vahşi Batı’da playoff’lara kalmayı başaramaz. NBA tarihinde ilk kez % 50 galibiyet yüzdesinin üzerine çıkmış bir takımın playoff’lara katılamaması da zaten Batının, Doğuya kıyasla ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır. ÇARESİ BULUNAMAYAN BAŞ AĞRILARI! Bu yıl Steve için oldukça zorlu geçen bir yıldı. Ligde bir çok maçı sakatlıkları dolayısıyla kaçırdı. Öncelikle doktorların aylarca nedenini tam olarak saptayıp tedaviye geçemediği migren ağrıları onun performansını yarıya indirdi hatta bir ara öyle bir hale geldi ki Steve kendinde sahaya çıkacak gücü bile bulamıyordu. Bu halini hepimiz All-Star hafta sonunda fazlasıyla izleme fırsatı bulduk. Taraftarların oyları ile ilk beşe seçilerek ilk kez All-Star olan Francis, ne Slam Dunk yarışmasında beklenilen hareketleri gerçekleştirebildi ne de All-Star maçında klasını ortaya koyabildi. Buna rağmen oynama fırsatı bulduğu 57 maçta 21.6 sayı, 7.0 ribaund ve 6.4 asist ortalaması tutturarak ölüsünün bile iş yapacağını gösterdi. Sezonun sonuna yaklaşıldığında Francis bir de omzundan sakatlanıp ameliyat olunca Houston yönetiminin de tavsiyesi ile bir süre ünlü Mayo Kliniğinde kalarak hem kolu için uygulanan rehabilitasyon programlarına katılır hem de doktorlar Francis’in migren ağrıları konusunda daha fazla test yapma olanağı bulur. Bu süreyi yatakta Destiny’s Child dinleyerek geçiren Steve’in probleminin iç kulağındaki sıvının miktarının normal değerleri tutmaması olduğu anlaşılır. Bu arada lafı geçmişken Steve fanatiklik derecesinde bir Destiny’s Child hayranıdır. Fanatikliğinin derecesini ifade etmek gerekirse, Gani Müjde için Naomi, benim için NEBL dans takımı neyse, Steve için de Destiny’s Child’daki ablalarım aynı önemi taşımaktadır! HOUSTON VE FRANCİS İÇİN ÖNEMLİ YOL AYRIMI Bu yıl Houston yönetimi önemli bir karar vermek zorunda. 2003 yılında takımın şu an geleceği olan Steve FA olacak ve Steve takımdan verilebilecek maximum ücreti istemekte ki bu da yaklaşık 7 yıllığına 90-95 milyon$ bir ücret olacak. Şu an 4. 4 milyon $ alan Francis’e acaba Houston yönetimi dilediği rakamı verecek mi? Eğer Steve takımdan ayrılırsa Steve’in en yakın arkadaşı Cutino Mobley ü |