Kitap Diyarı icinde 300 sayfa şiir kitabı konusu , arkadaşlar bilgisayarıma bizzat benim geçirdiğim 300 sayfalık şiir kitabını sizlerle paylaşmak istedim BÜLBÜL Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım: Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden çıkmak isterken ...
| 300 sayfa şiir kitabı
Gönderen DJ KAOS 09-10-2005 | |||
| |||
| | |||
|
#1
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:19 AM
|
| GÜZELLİĞİN ON PAR'ETMEZ Güzelliğin on par'etmez Şu bendeki aşk olmasa Eğlenecek yer bulaman Gönlümdeki köşk olmasa Tâbirin sığmaz kaleme Derdin dermandır yâreme İsmin yayılmaz âleme Âşıklarda meşk olmasa Kim okurdu kim yazardı Bu düğümü kim çözerdi Koyun kurt ile gezerdi Fikir başka başk'olmasa Güzel yüzün görülmezdi Bu şak bende dirilmezdi Güle kıymet verilmezdi Âşık ve maşuk olmasa Senden aldım bu feryâdı Bu imiş dünyanın tadı Anılmazdı Veysel adı O sana âşık olmasa SEN BİR CEYLAN OLSAN BEN DE BİR AVCI Sen bir ceylan olsan ben de avcı Avlasam çöllerde saz ile seni Bulunmaz dermanı yoktur ilacı Vursam yaralasam söz ile seni. Kurulma sevdiğim gözelim deyin Bağlanma karayı alları geyin Ben bir çoban olsam sen de bir koyun Beslesem elimde tuz ile seni. Koyun olsan atlatırdım yaylada Tellerini yoldurmazdım hoyrada Balık olsan takla dönsen deryada Düşersem toruma hız ile seni. Veysel der ismini koymam dilimden Ayrı düştüm vatanımdan ilimden Kuş olsan da kurtulmazdın elimden Eğer görsem idi göz ile seni. KARA TOPRAK Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sâdık yârim kara topraktır Beyhude dolandım boşa yoruldum Benim sâdık yârim kara topraktır Nice güzellere bağlandım kaldım Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum Her türlü isteğim topraktan aldım Benim sâdık yârim kara topraktır Koyun verdi kuzu verdi süt verdi Yemek verdi ekmek verdi et verdi Kazma ile döğmeyince kıt verdi Benim sâdık yârim kara topraktır Âdem'den bu deme neslim getirdi Bana türlü türlü meyva yedirdi Her gün beni tepesinde götürdü Benim sâdık yârim kara topraktır Karnın yardım kazmayınan belinen Yüzün yırttım tırnağınan elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sâdık yârim kara topraktır İşkence yaptıkça bana gülerdi Bunda yalan yoktur herkes de gördü Bir çekirdek verdim dört bostan verdi Benim sadık yârim kara topraktır Havaya bakarsam hava alırım Toprağa bakarsam dua alırım Topraktan ayrılsam nerde kalırım Benim sâdık yârim kara topraktır Dileğin varsa iste Allah'tan Almak için uzak gitme topraktan Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan Benim sâdık yârim kara topraktır Hakikat ararsan açık bir nokta Allah kula yakın kul da Allah'a Hakkın gizli hazinesi toprakta Benim sâdık yârim kara topraktır Bütün kusurumuzu toprak gizliyor Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor Kolun açmış yollarımı gözlüyor Benim sâdık yârim kara topraktır Her kim ki olursa bu sırra mazhar Dünyaya bırakır ölmez bir eser Gün gelir Veysel'i bağrına basar Benim sâdık yârim kara topraktır DOSTLAR BENİ HATIRLASIN Ben giderim adım kalır Dostlar beni hatırlasın. Düğün olur bayram gelir Dostlar beni hatırlasın Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han, konan göçer Ay dolanır yıllar geçer Dostlar beni hatırlasın Can bedenden ayrılacak Tütmez baca yanmaz ocak Selam olsun kucak kucak Dostlar beni hatırlasın Ne gelsemdi, ne giderdim Günden güne arttı derdim Garip kalır yerim yurdum Dostlar beni hatırlasın Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş kim gülecek Murat yalan ölüm gerçek Dostlar beni hatırlasın Gün ikindi akşam olur Gör ki başa neler gelir Veysel gider adı kalır Dostlar beni hatırlasın UZUN İNCE BİR YOLDAYIM Uzun ince bir yoldayım Gidiyorum gündüz gece Bilmiyorum ne haldayım Gidiyorum gündüz gece Dünyaya geldiğim anda Yürüdüm aynı zamanda İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece Uykuda dahi yürüyom Kalkmaya sebep arıyom Gidenleri hep görüyom Gidiyorum gündüz gece Kırk dokuz yıl bu yollarda Ovada dağda çöllerde Düşmüşüm gurbet ellerde Gidiyorum gündüz gece Düşünülürse derince Irak görünür görünce Yol bir dakka miktarınca Gidiyorum gündüz gece Şaşar Veysel işbu hâle Gâh ağlaya gâhi güle Yetişmek için menzile Gidiyorum gündüz gece BOZMA ODANI Bozma küçük odanı, divanlar kalsın yine Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine Deste deste şiirler, Fuzuli’ler Nedim’ler. Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine. Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder, Sedefli iskemleler, ağızlıklar, tesbihler. Yazı haneni açık bırak kapatma sakın Önünde hayalimiz görünsün birer birer Köşeden bir ses gelsin bir şi’r okunur gibi, “Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi Kaşlarımı çatıp uzaklara dalalım Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi. Bozma sakın odanı, olsun bana teselli Dört köşesinde vardır dört şairin hayali Erişilmez yollara dağıldınız gittiniz, “Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali. ANADOLU KADINLARINA Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana, Neş’e dolu gözlerim büründü bir dumana; Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar Alnında sizin gibi beli kırışıklar… Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canımdan Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan. Alnınızda ne derin bir ıztırap izi var, Hepiniz bir esrarlı bir gece, siyah bir mezar… Ömrünüzde bir yaprak çiçek yok dökülmemiş Hangi zerreniz varki hicranla örülmemiş!.. Öyle mahrur, mermerden bir duruşunuz var ki, “Merhametine muhtaç değiliz” diyor sanki… Ezildim karşınızda gözlerimi kapadım “Zavallı” sizin değil elbette benim adım… BİR GEMİ YELKEN AÇTI Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine, Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine; Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı. Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz; Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz. Ufuklarda solarken altın şafak gülleri Yabancı âlemlerden sâadetler, emeller, İhtiraslar bekliyen kimsesiz gönülleri Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller. En katı yüreklerinin bile bu sabah iki, Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında; Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki Bugün de erişilmez o diyâra, yarın da... Mâdem ki o iklime erişmeye imkân yok, Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar? Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok, Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar! Yolcular diyorlar ki: -Erişmek ümidi az; Biliriz dalgaların her biri mezarlık. Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz , Lakin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık! Ufkun dört duvarına kanadını vurarak Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine, Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine. BU AKŞAM Ufukta solarken kızıl çiçekler Ürperen dallarda ölürken rüzgar Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler, İçimde bu akşam garip bir his var Ürperen dallarda ölürken rüzgar Bilmem ki ümitten niçin uzaktım? İçimde bu akşam garip bir his var: Uzanan yollara hasretle baktım. Bilmem ki ümitten niçin uzaktım Ufukta solarken kızıl çiçekler? Uzanan yollara hasretle baktım, Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler! Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler! KITALAR Bir kasdür alev dolu gönlüm yana yana Men ta senün yanında dahi hasreten sana Yaşlar dökende söndüremez ateşimi su Sunsan elünle kanumu içsem kana kana Olsandı sen sema olsansı sen havâ Aslamdı men seni dem dem nefes nefes Aslamdı sen zaman aslamdı ben mekân Eflaki dolduran bir aşk olurdu bez Payin sedası gelse sende hiç gelmesen Men dinlesem kıyamete dek, vuslar istemem Bulsam izinle semtini, ol semte irmesem Aşsam zamanı hasretin encamı gelmeden Bir gül olaydı gönlüm canan koparmağ üzre Bir büy olurdu canım bir an o parmak üzre Bir dastan içinde âfâk’ı dehri tutmuş Bir ism olaydı cismin canana varmağ üzre Canan içimdedir nitekim can içimdir Vuslatla hasretin yeri hep bir biçimdedir Neş’eyle hüznü fazledebilmek ne haddime Hicran içimde vasl ile bir hoş geçimdedir Hasret biterse ömr ile vuslat mıdır ölüm Fâni bekayı neyleye mabadi hecr ile Hicran cehenneminde çözülmez bu kördüğüm Ey gözlerinde cennet-i âlâyı gördüğüm. GURBET Bir kuş tanıyordum ki, baharda, Salkımlar açan bahçemin üstünde uçar da Akşamların ürperdiği bir sesle öterdi. Besbelli, bu iklime yabancı, Nereden koparak geldiği meçhul, Endamı uzun, tüyleri parlak, sesi vahşi Bir kuş. Akşamla yatan köyde sadalar durulunca, Mehtaba yakın, gölgeli bir nokta bulunca, Hicranla kasılmış, heyecanlarla boğulmuş Bir sesle öterdi. Öttükçe uğuldardı sesinde Avare kuşun duyduğu hasret Bir bilmediğim kıt’ada, bir dağ tepesinde, Bin bir çölün ardında kalan yurduna dair. Öttükçe o, hasretle genişlerdi, duyardım, Korkunç uçurumlar gibi ruhumda derinlik. Her gün daha bir parça yakından sevişirdik: Ben şair, o şair. Bir gün camı açtım ki, ufuk bir kara perde; Sahrayı beyazlar bürümüş, yollar uyumuş; Gördüm ki, o gurbet kuşunun gezdiği yerde Cansız bir avuç tüy yatıyor… Baktım: O kuşmuş! II Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş, Akşamladığım yolları yalnız gezen âfet! Kaç yıl geçecek, böyle hazin, böyle habersiz, Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda, Sen benden uzak, ben sana hasret? Sarmış beni gurbet, Sarmış beni Mecnun diye zincir gibi dağlar; Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar! Her şey bana bîgâne bu yerde, Herkes gibi her şey: Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller; Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller… Hatta bana insanlara nisbetle yakındır Bahçemde ölen kuş, Bahçemde kefensiz gömülen kuş. Herkes bana bîgâne bu yerde… Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden eser yok; Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok; Yok… Yok! III Karşımda hayâlin, diyorum ki, Bir fırtınanın kahrına kurban Kuşlar gibi, derdinle bugün, darmadağındır Kalbimde güneş, sevgi, emel, neşe, ne varsa… Karşımda hayâlin, diyorum ki, Bir gün bu dudaklar beni hasretle anarsa, -Rabbim, ne dudaklar: kül benzinin üstünde bir damla kıvılcım! Bir gün bana ağlarsa bu gözler, Beyhude değildir, bunu bilsin; Bilsin ki bugün, bir sen eziyette değilsin: Gurbet yayının okları geçmiş de içinden, Günlerce uzakta, Yorgun biri uzlet gibi yaşamakta. Yorgun biri uzlet denilen kabre gömüldü: Ölmeden öldü. KIZIL SAÇLAR Önce baygın bir iniltydi yamaçtan duyulan Sonra Bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan: Asya’nın titreterek bağrı yanık toprağını, Geliyor, baktım, uzaktan sökülen bir kağnı “İnleyen, memleketimdir bu tekerlekte!” dedim: “Hangi bir köylü bu kağnıyla sürünmekte?” dedim Calı bir yüz bana yaklaştı, mehabetle dolu; Kim bu? Nerden bu geliş? Hangi yolun sonucu? Bu gelen bir yuvasız kuş gibi pervasızdı; Bu gelen köylü, sesinden tanıdım, bir kızdı. Sanki vurmuş da onun bir kara sevda başına Kahramanlar gibi çıkıyor dağbaşına Ne uzun yol yürümüş hali, ne yorgunluk izi… Saçının rengi bakırdandı, bakırdan derisi. Yaklaşırken bu bakır tenli güzel kıvrılarak, Karlı gönlümde güneş gördü kızıl bir yaprak Bir kızıl gün doğuyor sandım o baştan yarına Gözlerin yandı dokundukça kızıl saçlarına Öyle bir kor gibi kızgın ki korkuttu beni Dökülürken saçı kıpkırmızı, kan tuttu beni. Anladım ben, niye her ruha tekindir denemez: Niye bir kuş gibi her saçta gönül dinlenemez! Anladım ben ki dokunmaz sana agyarın eli… Gönlümün sarmak için sandığı binbir güzeli O tutuşmuş bakış en son unutturdu bana; Gözlerim görmüyor etrafı, güneş vurdu bana! Kağnı kayboldu. Güneş battı. Bir ıslak sesi var. Kız uzaklaştı. Fakat bende o baş dönmesi var. |
|
#2
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:20 AM
|
| ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi, Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi. "Göynünü şirinin aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmağa çoban çeşmesi..." O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi. Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslıya yol gösteren bu, Keremin sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu... Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leylâ gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül ararda, Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi, Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar. Beyhude seslenir, beyhude çağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi... ŞAİRE KASİDE Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından Esrarına yol bulduk onun anlatışında Cemşît eli dökmüşse nasıl câma sabûhu Manayı odur lafza koyan, maddeye ruhu Bir mucizenin lütfuna ermiş gibi, yer yer, Can buldu asayıslı dokundukça şekiller: Bülbüldeki sevdayı sezip güldeki hüsnü Nakşetti onun kudreti dünyaya ledünnü. Her şekle hulûl ettiği günden beri bir can, Pervânede aşık görünür şulede canan. Şair kanı gezmiş gibi mermer damarında. Hülyalar uçar heykelin ama nazarında. Şi’rinde misal olmasa endamına yarın Yalnız baş ucundaydı bugün servi mezarın! Şairle ıtır, name ve renk dolu kadınlar… Güller nden öyleyse coşup çağlamasınlar? Gün geldi, hayat ufkunu dar buldu cihanda. At sürdü beka mülküne Fatih’le bir anda. Gün geldi Muhammed’le nebi haline girdi. Gök perdenin ardında ne sır varsa belirdi: Şi’rin sesi fâş etmese Kur’an’da, muhakkak, İnsanlığa meçhul idi ta haşra kadar hak Gözler ve gönüllerde bu efsun ile, hilkat Yükseldi, derinleşti ve enginledi kat, kat. Gafil beşer alçaldı, açıldıkça avalim Peygambere:”Kazib!” dedi, cengavere:”Zalim!” Onlar ki beşer hayrına doğmuş, yaşamışlar Onlardan eserdir bu duyuşlar, bu dalışlar… Onlar ki, şafaklardı bütün dağda,denizde, Her manzara onlardan akistir içimizde… Onlar ki bugün gökte birer karda çekildi. Devrimde fakat hangisi me’sut olabilirdi?.. Varsın seni ömrünce elem çemberi sarsın, Şair sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!.. BİR SAAT ÇALAR Eski kış gecelerinin hatırası! Bir saat çalar… Tam gece yarısı! dışarıda kar, lapa lapa! Bu beyaz karanlıkta Daha beyaz upuzun hayaletler Gelirler taa uzaktan, karların ötesinden; Fısıltılar duyarım, ürperirim Terasta sanki bir ayak sesinden Eski kış gecelerinin hatırası! Bir saat çalar… Tam gece yarısı! Ölülerim, zavallı ölülerim, Yakın uzak bütün sevgililerim Alay alay gelirler karların ötesinden: Bir saat çalar… Bir hayalet daha doğrulur: Ben! RÜYAM Rüyama girdi eski bir İstanbul akşamı! Hala çocukmuşum fakat annem hayatta mı? Bilmem, niçin ben ağlıyorum, belki hastayım! Birden ne oldu kuş gibi uçtum, sokaktayım! Her şey yerinde sanki o yıllarca önceden, Her şey, biraz aşağıdaki çıkmaz sokak başı, Mescid ve bahçesindeki br kaç mezar taşı. Her şey bu yolda yokluğu hiç durmadan giden! Her şey o eski levha karardıkça ortalık, Her şey yerinde, pencerelerden sızan ışık, Yalnız neden ben ağlıyorum hep neden, neden! Annem demek ki sağ değil ölmüş zavallıcık! ÜÇ DÜNYA İnsan, Yaşar, üç türlü şu üç dünyada: Evvela: "Şunu sevdim, bunu sevdim!" diyerek Ömrü sevmekle geçer. Sözde olgunlaşır ondan sonra: "Şunu yaptım, bunu yaptım!"diyerek Ömrü saymakla geçer. İhtiyarlıkta tanır dünyayı: "Kahbe dünya!" diyerek "Hey gidi dünya!" diyerek Ömrü sövmekle geçer. VED Hani, o bırakıp giderken seni Bu öksüz tavrını takmayacaktın? Alnına koyarken vedâ busemi, Yüzüme bu türlü bakmayacaktın? Hani, ey gözlerim bu son vedâda, Yolunu kaybeden yolcunun dağda, Birini çağırmak için imdada Yaktığı ateşi yakmayacaktın? Gelse de en acı sözler dilime, Uçacak sanırım birkaç kelime... Bir alev halinde düştün elime, Hani, ey gözyaşım akmayacaktın? BİR RÜZGAR ESTİ Bir rüzgar esti başımda, Henüz on sekiz yaşımda… Mehtabı içtim kadehten, Yıldızlar yüzdü aşımda… Bir rüzgar esti başımda! Ayağım yeri unuttu, Alnımda saçlar buluttu. Bir tatlı sarhoşluk tuttu, Henüz on sekiz yaşımda Bir rüzgar esti başımda! EVİM Dedemden yadigar olan bu evi, Kışın fırtınası, yazın alevi Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış… Gönlüm bir hülyaya bazı dallar da Düşünür derim ki: Bu odalarda Kim bilir kaç kişi oturmuş, yatmış… Koltuklar eskimiş, perdeler hurda, Annemin gelinlik aynası burda, Burada işlemeli, atlas cüz kesem ! Baktıkça babamın resmi duvarda Bir davet işitmiş gibi mezardan Göz bebeklerimde büyür vesvesem… Yap yalnızım…bir ben birde annem var, Artık ondan başka dünyada nem var? Benim ömrüm onun, onunki benim… Çınar sokağında, akşam oldu mu, Kafesler ardında ıssız yolumu Ondan başka yok ki bir bekleyenim! YABANCI ELLERDE Karanlıklar dağılırken sükûn ürperdi. Her vagonda coştu yanık yanık türküler. Masum yüzlü nefercikler bakıp gülerdi Ellerinde, parıldatan keskin süngüler! Al mendiller sallanarak her pencereden Tiren kalktı yavaş yavaş bir gelin gibi. Yeşil kırlar arasından akıp giderken Ağaçların helecanla çırpındı kalbi! Eski yurdun hüzün içinde bakan dağları Sevindiler Türk askeri geçiyor diye. Rumeli’nin o sevimli güzel bağları Çiçeklerin kokusundan verdi hediye! Bir ağızdan cenk türküsü çağırdı kuşlar; Şen dalgalı çağlayanlar coşup köpürdü. Bir bahçeden bir bahçeye dolaşan rüzgar Haber soran yavukluya selam götürdü! Akşam, güneş tutuşarak gurup ederken Ufukları aştı Türk’ün albayrağını! Bulutlar nur alıp pembe buselerinden Andırırdı bir genç kızın tül yaşmağını! Gece olur, yıldızlara konuşurlardı, Bir ay gümüş yol açardı çimenliklerde Ah, hepsinin gönlünde bir öksüzlük vardı, Sevgililer, yeşil tarla, koyunlar nerde?.. KOŞMA Bir daha o fırsat geçer mi ele? Dün gördüm, bugün de göresim geldi! Gülüşü o kadar hoştu ki hele, Lebinden koncalar düresim geldi! Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı, Gözleri gözümden daima kaçtı, Saçları ne güzel, ne ipek saçtı, Öpüp okşayarak öresim geldi! Yüzü benziyordu bahar ayına, Kaşları can yakan aşkın yayına, Hasretle kapanıp hâk-i pâyına, Yüzümü, gözümü süresim geldi! HATIRA Geçsin günler, haftalar, Aylar, mevsimler, yıllar... Zaman sanki bir rüzgâr Ve bir su gibi aksın... Sen gözlerimde bir renk Kulaklarımda bir ses Ve içimde bir nefes Olarak kalacaksın... BİR CENAZE ALAYI Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın Omuzlarında giden bu tabut aceb kimin ?.. Allah'ım, bu cenaze bana benden çok yakın : Bu benim en kıymetli, en fazla sevdiğimin!.. Bu ölen bir ruh idi, bir faninin varlığı; Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı. Bu ruh ölmeyecekti, fakat öldürdüler, ah, Şu mel'un yedi cellad, şu yedi büyük günah! Ardınca ağlaşıyor bir kaafile genç kadın : Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri... Hepsinin yüzü solgun, saçları darmadağın, Boşlukta çırpınıyor ince, berrak elleri. Alayın arkasından, çılgınca haykırarak, Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak, Bu ruha aid olan cede - iki kolunda İki iblis asılı - ilerliyor yolunda... İKİNCİ VARLIK Çevirip gözlerini benliğinin içine, O adam dün kendini buldu “ ipnoz “ halinde Ne Hindistan’a gitti, ne de Çinimaçin’e Sonsuz bir cihan gördü ansızın hayalinde Bir cihan onun kendi iç yüzünün çevresi Bu yanardağdan kopan kükremiş lavlar gibi Derinden uğuldarken ruhunun korkunç sesi, Açıldı gönlünde bir kızıl gayyanın gibi… Al güllerle donanmış bir bahardı gözünde O kıpkızıl gayya ki kaynıyordu özünde Bilmeden düşünmeden bazen rüya sanırken… O adam her işinde her samimi sözünde Birinci varlığının fani “nebülöz”ünde İkinci varlığının birden bire görmüştü! Çığlıklarla atıldı, kızlar gayyaya düştü… RUBAÎLER “Ses” Şairine: Seslenme hünerdir, ses alıp verme kolay; Yol gösterecek bir gerçekler bir alay. Parlak nice yıldızda güneştir göz alan, Bin bir oka hız verir gerilmiş tek yay. Gecelerim: Durgunluğu var baş koyacak diz geceler, Düş perdesidir kavuşturan iz geceler. Yıldız yıldız teselli serpildi yere, Gerçek acıdan geçti habersiz geceler. Yarı yolun ötesinden: Meydanda bütün oyuncular belli konu, Son perde için bağlayabildim oyunu. Çoktan beridir alınyazım avcumda: Çözdüm yol alırken yarısından çoğunu. |
|
#3
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:21 AM
|
| Hâlâ: Fuad Bayramoğlu’ya Çiy damlası, gül goncası, taptaze bahar… Hâlâ bugün içmiş gibi sarhoşluğu var. Tuttukça yakar şimdi boşalmış kadehim, Ömrün dokunulmaz külüdür hatıralar. Var yok: Yelkenler açık, beklediğim rüzgâr yok; Bağ bahçe yolum el yetişir dallar yok. Bir gün de bakarsın yel eser, dağ eğilir; “Çok geç!” diyecek kadar zamanım var yok. Gündönümü: Çiğdemler çiy serpili dallar nerede? Göç var yatağından suyu bezmiş derede. Batmış mı, tutulmuş mu güneş, gün dönümü, Pancurları örtülen bu tek pencerede? Vermek Gerek Yol boyunca Mısralar Seviyorum bu toprakları, Çünkü tanıyorum, Çünkü bu toprağın ateşiyle yanıyorum, Bu toprağın derdini duyuyorum ta... Can evimde Tanıyorum evet: Hem şöyle bir kuş bakışı bakıp tanımak değil bu, -ne münasebet- Ben bu yurdu baştan başa, Karış karış Gezdim dolaştım. Kah bir "makine" içinde rüzgarla ettim yarış, Kah uslu bir at sırtında dik yamaçlar aştım. bu toprakları severek, okşayarak, Dinleyerek, duyarak Dolaştım... Sevgilim benim, anam benim bu toprak! Ben ona gönül verdim can adadım. Can adadım... Vilayet Merkezlerinde ziyafetten ziyafete konarak Şerefe kadeh kaldırmak, Nutuklar söylemek, Köylüyü övmek Alkışlmak, alkışlanmak... Hoş şeylerdir bunlar doğrusu, Fakat Bize bu toprağı tanıtmaz. Tanıyabilmek için bu mukaddes toprağı, Bir çırpıda geçerek Ve atlayarak -Şehir ve dolaylarındaki bahçeyi bağı "Köyün kendisine" yönelmek gerek! Köyün fakir sofrasına diz çökmek, Konuk ağırlamak için yaptığı bulgur aşına Yufka ekmeğini kaşık etmek Ve evin tek tahta kaşığıyla Sekiz on kişi ayran içmek gerek! Trahomlu çipil çocuk gözlerinde Ağlayan acıyı ve gülen umudu Görmek, Görebilmek... Ve onlara vermek... vermek... Elimizden, kafamızdan, Gönlümüzdeki hızdan... - Vermek! Yol, okul, ilaç, ışık, su Ve sevgi... sevgi yürekler dolusu! GİT, BAHAR! Çekil, boyu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil. Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler... Ömrünün her günü bir başka düğün! Bülbüller koynunda aşkı çiçekler Güller dökülürler göğsüne bütün, Gerçekten güzelsin, efsane değil. Altınlı başında papatya niçin? Sarı saçlarına pembe gül takın! Git bahar, gönlümden ibadet için Diz çöken kızları ürkütme sakın, Kalbime girme, o, kaşane değil. Git bahar, git bahar... Uzaklarda gül; Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane!" diye, Gördüklerin kandil... Peymane değil! TABİAT ODAM Severim kırlarda ben yaşamayı, On iki ay. Severim kırları yeşil göğsünü, Bütün süsünü. İstemem başımın üzerinde dam, Tabiat odam. İstemem topraktan başka bir yatak, Kehkeşanlar tak. Kuşlardan savrulan bir incecik tüy, Üstümde örtü. Ve aydan kırpılan bütün yıldızlar, Rüyamda kızlar. Her sabah neşeyle uyanan bir eş, Koynumda güneş. Dallarda ötüşen kuşar kabilem, Bilmezler elem. Ağlarsak bizimle beraber olur, Hemşirem yağmur. Sızlarsak bizimle beraber sızlar, Kardeşim rüzgar. İsteyen toplasın binlerle arşın, Karlardan kışın. Mutlaka öptürür dağlarda temmuz, Çıplak bir omuz. Severim kırlarda ben yaşamayı, On iki ay. Severim kırları yeşil göğsünü, Bütün süsünü. Ölürsem istemem ne yas ne kefen, Ne başka bir fen. Üstümden kalkmasın çimen, çiy, yosun, Ruhum uyusun. NERDESİN Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeeyle dolar: -Nerdesin? Arıyorum yıllar var ki ben onu, Aşıkıyım beni çağıran bu sesin Gün olur sürüyüp beni debeder, Bu ses rüzgarlara karışır gider. Gün olur peşimden yürü beraber, Ansızın haykırı bana: -Nerdesin? Bütün sevgileri atıp içimden, Varlığımı yalnız ona verdim ben, Elverir ki bir gün bana derinden, Ta derinden bir gün bana "Gel" desin. RÜZGAR Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir ordu... Sanırım bu korkunç, kara orduyu Bütün dünyadaki ruhlar doldurdu, Bu korkunç geceyi ve orduyu. Bu rüzgar bu deli rüzgar bir akın... Bayraklar, havada yer yer bayraklar Ve ruhlar zafere giden bu harbin Sonunda cennete kavuşacaklar. Bu rüzgar, bu uzun sefer ne hoştur, Ne hoştur bu koşuş, bu yırtıcı hız! Kimi hız çılgını kim sarhoştur, Haykıran bağrışan binlerce ağız. Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir çığlık... Besbelli onlardır bizi çağıran. İşte gökler geniş, ufuklar açık, Onlardır, onlardır bizi çağıran. Ne mutlu bir rüzgar gibi varlığı Durmadan bir emel peşinde koşmak! Sıkıyor günlerin beni darlığı, Nerdedir ruhların gittiği uçmak? Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir akın... Alnımdan aşıyor köpürmüş atlar. Rüzgarlar ya beni burda bırakın, Ya beni göklere alsın kanatlar! HALAY Davranın halaya durun koçaklar, İşte baş, işte davul, işte meydan! Güzel halay çeken, güzel kucaklar, Güzeli sevmeyen çıksın aradan! Çal davul çal, güm güm oynasın yürek, Üfle zurna üfle, uzun uzun çek, Yiğit olan, efe olanlar gerçek, Ayak ayak gider çıkmaz sıradan. Dönün dalga dalga, yol yol dönünüz, Dönün takım takım, kol kol dönünüz, Geniş geniş dönün, bol bol dönünüz, Dönün bağışlasın sizi yaradan! Ulu çamlar gibi işte beşiniz, Sıra dağlar mıdır yoksa eşiniz? El ele tutuşun, birleşiniz, Sizinle öğünür elbet bu vatan! Tecer der çalınır gönlümde davul, Ana kız el ele, babayla oğul, Yiğitler çıkıyor meydana, savul, Sevul gam, kasavet buğün buradan! MAVİ, MAVİYDİ GÖKYÜZÜ Mavi maviydi gökyüzü Bulutlar beyaz, beyazdı Boşluğu ve üzüntüsü İçinde ne garip yazdı... Garip, güzel, sonra mahzun Işıkla yağmur beraber, Bir türkü ki gamlı uzun, Ve sen gülünce açan güller, Beyaz bryazdı bulutlar, Gölgeler buğulu, derin; Ah o hiç dinmeyen rüzgar Ve uykusu çiçeklerin. Mor aydınlıkta bir çınar Veya kestane dibinde; Mahmur süzülen bakışlar İkindi saatlerinde... Birden gülümseyen yüzün Sabahların aynasında Ve beni çıldırtan hüzün İki bakış arasında. Kim bilir şimdi nerdesin? Senindir yine akşamlar; Merdivende ayak sesin Rıhtım taşında gölgen var. NE İÇİNDEYİM ZAMANIN Ne içimdeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında. Bir garip rüya rengiyle Uyuşmuş gibi her şekil, Rüzgarda uçan tüy bile Banim kadar hafif değil. Başım sükutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen; İçim muradıne ermiş Abasız, postsuz bir derviş; Kökü bende bir sarmaşık olmuş dünya sezmekteyim, Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim. YAVAŞ YAVAŞ AYDINLANAN Yavaş yavaş aydınlanan Bir denizaltı alemi, Yosunlu bir boşluktan Çekiyor kendine beni. Bir yıldız uzaklığında Uyanıyor birer birer Ürkek bulanıklığında Zamanı bölen şekiller. Ey sükutun bir nefeste Yaktığı billur avize! Bu esrarlı müselleste Gökler yakınlaştı bize... Aydınlıın hendesesi Sonsuzluk bahçendir senin; Dinleyin geliyor sesi Arılarla böceklerin! Bilirim kimse içemez Üst üste aynı pınardan, Bir veda gibi her nefes Alışılmış kyıladan. Hangi güvercin kanadı Köpükten çırpınışında, Bu sarayı tamamladı Her tesadüfün dışında; Ve hangi el boş geceden Uzattı bu altın tası Sızdıkçabir düşünceden Günlerin kızıl meyvası? Ey eşiğinde bir anın Durmadan değişen şeyler! Başucunda her rüyanın Bu aydınlık oyunu bekler... ŞİİR Sarışın buğdayı rüyalarımızın, Seni bağrımızda eker, biçeriz, Acılar kardeşin, teselli kızın, Zengin parıltınla dolar gecemiz. Sükutun bahçesi tılsım ve pınar Yıldızdan cümlesi karanlıkkların; İklimler dışında ezeli bahar, Mevsimler içinde tükenmez yarın. İçimizde sonsuz çalkalanan deniz, Gülümseyen yüzü kaderin bize, Yıldızların altın bahçesindeyiz, Ebediyetinle geldik diz dize. SELAM OLSUN Selam olsun bizden güzel dünyaya Bahçelerde hala güller açar mı Selam olsun sonsuz güneşe, aya Işıklar gölgeler suda oynar mı Hepsi güzeldi kar, tipi, fırtına Günlerin geçişi ardı ardına Hasretiz bir kanat şakırtısına Mavi gökte yine kuşlar açar mı Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan Dönmeyen gemiler oldukça açıktan Adımız soran, arayan var mı BİR YOLCUYA Saçların yine solgun, Bağrın elemle dolgun... Nereye yolculuğun Yeni bir gurbete mi? Ben de bir kuru yaprak Gibi seninleyim, bak Zülfüne bağlanarak Oldum gönül veremi... Gözlerin dolu melal, Yüzün bir ince hilal... Giderken beni de al Beraberine... E mi?.. SİPERDE AKŞAM Akşam rüzgarları der ki Ali'ye: "Gözler ileriye, gönül geriye!.." Sanki köydekiler görünsün diye, Tepeler alçalır, dereler dolar! Düşünür köyünü: Her taraf kara... Ne haber gönderen, ne beş on para... Belki birkaç anne bakar yollara, Belki bir iki dul saçını yolar! Yıllarca gurbette çektiği çile Canlanır yeniden gelerek dile, Aksini arayan birkaç ah ile Göğsü boşalırken gözleri dolar! KİMSESİZLİK Yıllardırki bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi; Mustaribim bu duvarın dış tarafında, Şefkatına inandığım biri var gibi. Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; Yan odadan ince bir ses diyor gibi gel! Va hakikat bırakıyor hulyamı yarım. Gözlerimde aprıltısı bakır bir tasın, Kulaklarım komşuların aayak sesinde: Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Baş ucumda bir bana "su yok" desinde! GURBET Gurbet o kadar acı Ki ne varsa içimde, Hepsi bana yabancı, Hepsi başka biçimde! Eriyorum git gide, Elveda her ümide, Gurbet benliğimi de Bitirmiş içimde! Ne arum, ne emelim, Yaralanmış bir elim Ben gurbette değilim, Gurbet benim içimde! |
|
#4
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:22 AM
|
| GÜZ Kurudu artık otlar Bitmiyor tazeleri, Birikinti sularda Yaprak cenazeleri... Döndü yayladakiler Erdi bağlarda batı, Ovalar daha geniş Kayalar daha katı... Başım avuçlarımda Bir ağır külçe hüzün, Düşüyor gözlerime Çığ taneleri güzün... VIII Onun gönül hoş etmesi Ters akan suyu andırır Aksa dahi değirmenin Yalnız, başını döndürür. Kader yazan avucuma Hastalık veren içime Oturup da baş ucuma Ne öldürür, ne ondurur. Ne erer yanına sözüm Ne sözüne kara yazım İzinde süzülen gözüm Kendisini aşındırır. Merhametten bir yol bulup Lutfetse yanıma gelip Tanrı, yeri iki bölüp Araya boşluk indirir. Bir sözüm yok ondan yana Zulmünde haklıdır yine Verse de gönlünü bana Kara bahtı gücendirir. KARMAKARIŞIK Yerlerden göklere ağlar germişim. Şu akan yıldızlar benim, benim, benim! Dizinin dibinde postu semişim. Gülerde güler canım, canım, canım! Yapraklar, çiçekler, meyveler dalı, Gözlerin, dillerin müjdeler dolu. Ben de kendimi kapmış koyvermişlim, Başım duman duman, içim inim inim! Yollara düşmüşüm, elsiz, ayaksız. Türküler düzmüşüm, sözsüz, duraksız. Sesini almışım, sazımı kırmışım, Telden uçtu gider ünüm, ünüm, ünüm! Selam şu bağrıma çarpan yankıya, Elveda Neden'e veda Çünkü'ye Bir masala giden yolda durmuşum, Sana çevrilmiş yönüm, yönüm, yönüm! Ateşe vermişim dört bir mevsimi, Tek yaprağa indirmişim takvimi Gece olmuş, seni düşte görmüşüm, İlle geçmiyor günüm, günüm, günüm! Bahtım beni almış, geçmiş götürmüş. Ceylanlar dolusu yere getirmiş, Sana nişan almışım, beni vurmuşum, Akarda akar kanım, kanım, kanım! Sesler döner yoldan; dönüm, dönüm, dönüm, Sesler düşer yollara, sonum, sonum, sonum: Zehir mi, bal mıdır, bir şey karmışım. Yemesi güç a benim, benim, benim! İŞTE O ŞİİR BU! Bu şiir, isimleri, Dedem Korkud'un Büyük Kahramanı Kanturalı'nın yavuklusu Salcan Hatun'un adıyla ayakdaş olan Bütün gelinlik Türk kızlarına ithaf olunur Senden yüzyıl önce gelüp, dünyada Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Gahi gurbetlerde, gahi sılada, Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Gözlerim yollarda, yolum uzakta, Sen gül sularıyla yunmuş kucakta, Ben yapayalnız bu kesmiş yatakta, Seni bekliyorum, Ogün bu gündür... Beşiklerde, kundaklarda bir sıbyan, Al güller içinde bir bebek, bir can, Gözlerin simsiyah dudakların mercan Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Evcilik oynardın, telli duvaklı, Ben uzaktan seyrederdim, meraklı Yıldızlardan inme bir gül yanaklı, Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Gözlerin konuşkan dilin çocuksu Gülücüklerin berrak bir içim su, O nasıl kahkaha? Gökler dolusu... Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Uyandım ki bakışların değişmiş Yürümen bambaşka... Şaşılacak iş! Gördüğün düş gerçeğe mi dönüşmüş? Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Öülm akla gelmez insan sevince, Sonunu düşünmez inceden ince Ne gündüzüm gündüz, ne gecem gece, Seni bekliyorum, o gün bu gündür... Desem tabir eder mi ki rüyam? Kabul etti deyim hayra yorar mı? Umudum var, saracaktır yaramı, Seni bekliyorum, o gün bu gündür... KIYIDAKİ TEKNE -Ünlü Ressam BRAQUE'a- Kurudum da kadin oldum kumlarda Bir sefer bekleye bekleye her gün ben. Enginlerden bir rüzgar esmez mi serin serin Pul pul ürperişler geçer içimden. Bir gün atlayıveresim gelir şu kıyılardan Işıl ışıl, yeşil yeşil sulara. Al başını çık git der deli gönül Verip kendini bir büyük rüzgara! Ta yanıbaşında durup da böye Hasretini çektiğin şeylere hasret gitmek! Hem tut o sular için halkol, hayat ol, Hem tut sonra o sulara hasret çek! Biraz dalacak olsam ta içimden bir şeyin Çıkıp dolaştığını duyuyorum denizde. Ama öyle bitirmiş ki kum beni Ardında bir türlü gidemiyorum işte. Bazen ayak sesleri duyarım dört yanımda, Bakarım masmavi bir umut, Bakarım, sülün gibi bir sülüne serilmiş Püfür püfür bir bulut. Başımı, bordamı dövsün dalgalar, Tuzlar tahtalarımı kemirsin istiyorum. Çek beni fırtına, çek beni deniz! Bırak beni sahil, bırak beni kum! İnsaniyetinize sığınıyorum! ZİLLER ÇALACAK Zil çalacak... Siz derslere gireceksiniz bir bir. Zil çalacak, ziller çalacak benim için, Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden; Ta içimden birisi gidecek uça ese... Ama ben, ben artık gidemeyeceğim. Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir. Zil çalacak, ziller çalacak benim için, duyacağım iskelelerden, istanyonlardan bütün; Ta içimden birisi koşacak ardınızdan... Ama ben, ben artık gelemeyeceğim. Sonra bir gün bir zil çalacak yine, Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak... Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz... Ta içimden birisi kalacak oralarda... Ben gideceğim. NEREDEN TEŞRİF Yine eller beyaz beyaz Niyazdan mı geliyorsun? Malihulyaya dönmüşün Boğaz'dan mı geliyorsun? Mavierin hare hare Seni döndürmüş bu şehre. Kemer sanki "Nefsi emmare" Bir hazdan mı geliyorsun? Gözlerinde mavi düşler, Göğsünde alıcı kuşlar, Yine havalanmış kaşlar, Pervazdan mı geliyorsun? Geldin Rast'ta karar gibi, Boy-pos Evc'e firar gibi, El bir makam arar gibi, Bir sazdan mı geliyorsun? Gel ey göğsü gül nakışlım, Gülü masiva kokuşlum Benim İstanbul bakışlım İlk yazdan mı geliyorsun? Arif Nihat ASYA (1904-1957) BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR Şehitler tepesi boş değil, Biri var bekliyor... Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgar bekliyor. Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli, KJim demiş "Meçhul asker" diye? Destanını yapmış, kasideye kanmış... Bir el ki ahiretten uzanmış, Edeple gelip birer birer Öpsün diye faniler. Öpelim temizse dudaklarımız... Fakat basmasın toprağına Temiz değilse ayaklarımız. Rüzgarını kesmesin gövdeler... Sesinden yüksek çıkmasın Nutuklar, kasideler! Geri gitsin alkışlar, geri... Geri gitsin ellerin Yapma çiçekleri! Ona oğullardan, analardan Dilekler yeter... Yazın sarı, kışın beyaz Çiçekler yeter. Söyledi söyleyenler demin... Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar, Simdi sen söyle, söz senin! Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor... Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgar bekliyor. Destanı öksüz, sükutu derin "Meçhul Asker''in... Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye; Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli... Kim demişl "Meçhul Asker" diye? DESTAN O zaferler getiren atların Nalları altındanmış; Gidişleri akına, Gelişleri akındanmış. Yolları eline dolayan; Beldeler, ülkeler avlayan Süvarileri varmış ki, Oğuz, Bilge, Süleyman'mış. Bize bin yıllık armağan Şu parıltı kılıçlarından Ve şu serin, kuytu gölge Kanatlardanmış. Kimi kılıç dövülen al külçeden, Kimi güllerin al açtığı bahçeden, Kimi dağların yoğrulduğu Şu mor yığındanmış. Tufanında, borasında Gürüldemiş gökler... Ve yerle gök arasında Dağlar kımıldanmış. Gönül vermişler aya; Hükmetmişler toprağa, suya... Tanrıyla akrabalıkları Yakındanmış. Zembereğini kuran Onlarmış bu dünyanın.. Onlar ki, kurt doğuran Obaların kanındanmış. Va zaferler getiren atların Nalları altındanmış. DEVLER Sarsarak köprüleri Devler geçti bu yollardan: Dudaklarında Hun türküleri. Tulgalı başbuğlar Ve rüzgarda Bayraklar, uğultular, tuğlar... Bir dünya doldu boşaldı.. Yazık ki adları, destanlardan Masallara kaldı! Sağa, sola, ileri... Devler geçti bu yollardan, Kaldı ayak izleri. Hala nabızlar atıyor: Şu çamlı, meşeli dağların Altında devler yatıyor. Yıllar yığın yığın o günden beri.. Ne bir destan parçası, Ne bir zafer kemeri! Fırtınalara armağan olsun Göğüsler dolusu Hun Türkleri! ÇOCUK VE AĞAÇ Çocuk, çok sevdi ağacı... Verirdi ona, her kış, Çiçekleri olaydı! Yaprakları olaydı.. Ağaç, çok sevdi çocuğu.. Öperdi altın saçlarından, Dudakları olaydı! Ve ona öptürmek için, Eğilirdi yerlere kadar Yanakları olaydı! Dökerdi önüne hepsini, Gümüşten, altından, sedeften Oyuncakları olaydı! Ve çocuk gittikten sonra Böyle kalır mıydı ağaç? Ne olurdu onun da Bacakları olaydı, Ayakları olaydı! FETİH MARŞI Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek.. Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek... Yürü: Hâlâ, ne diye oyunda, oynaştasın? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden.. Seninde destanını okuyalım ezberden.. Haberin yok gibidir taşıdığın değerden.. Elde sensin, dilde sen... Gönüldesin, baştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini... Göster kabaran sular nasıl yıkar bendini? Küçükgöme, hor görme, delikanlım, kendini!.. Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! Bu kitaplar Fatih'tir, Selim'dir, Süleyman'dır; Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan'dır; Haydi artık, uyuyan destanın uyandır!.. Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın? Kızım, sen de Fatih'ler doğuracak yaştasın! Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyecceksin, millet yürüyecek arkandan; Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan.. Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın.. Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü, aslnım, fetih hazırlığı başlasın... Yürü, hâlâ ne diye, kendinle savaştasın? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın! DENİZ HASRETİ Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor, Çöllerde kalmış gibi yanıyor, yanıyorum. Bütün gemicilerin ruhu bende yaşıyor; Başımdai gökleri bir deniz sanıyorum. Nasıl yaşayacağım ey deniz, senden uzak?.. Yanıp sönüyor gibi gözleinde fenerin!.. Uçuyor mu limande her gece sallanarak, Altundan çivilerle çakılmış gemilerin?.. Sevmiyorum suyunda yıkanmamış rüzgarı; Dalgaların gözümde tütüyor mavi, yeşil... içimi güldürmüyor sensiz ay ışıkları; Ufkundan yükselmeyen güneşler güneş değil! Bir gün nehirler gibi çağlayarak derinden Dağlardan, ormanlardan sana akacak mıyım? Ey deniz, şöyle bir gün sana bakacak mıyım? Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?... |
|
#5
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:23 AM
|
| BURSA'DA AKŞAM Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam, Dağların yere indi koyu, serin gölgesi; Uludağ etekleri al ipekten bu akşam; Düştü yeşil ovaya kubbalerin gölgesi!... Ufuklarda bu akşam ne sis var, ne bulut var; Servilerin içinde bir alev Emirsultan... İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar, Bir ilahi adaya benzeyen Yıldırım'dan. Ovada ince yollar gölgeleniyor işte; Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor! Güneşin son nurundan bir damlacık içmiş de, Şu karşı ki kulübe bir saray görünüyor!. Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi, Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam. Göklerde ne bir nefes, ne de bir kanat sesi, Uludağ etekleri al ipekten bu akşam!.. BIKMAK Sesin dudaklarında fağfur bir Japon tası, Uzun saçların bir yaz yağmurunun teması, Ellerin semaverden akan çay kadar ılık. Sesin odaya girmiş bir serçe kadar ürkek, Ellerin açık kalan pancuru gösterecek Ve saçın gözlerinin içi kadar karanlık. Yağmur gibi doldursan odayı gözlerinle, İçinden konuşacak aynalar gözlerinle Ve gün avuçlarından kayan bir gümüş balık. Bir koltuğa sinecek sıcaklığın derinden; Girecek, yaklaşınca başın, kirpiklerinden Gözlerine ağaçlı bir yol gibi ayrılık YOLCULUK Bir yaz günü, odamdan kaparken bavulumu, Çekecek koltuğumun parmakları kolumu her zaman ki sesiyle bana: "Otur" diyecek. Bütün kış geceleri duyduğum laflarıyla, Çıplak bir kadın gibi beyaz çarşaflarıyla Beni uyutmak için yatağım esneyeek. Yolda, adımlarımı çağıracak geriye, Aralık kalan kapım belki dönerim diye. Penceremde buğudanbir damla yaş donacak. Yürürken sağ omzuma hafif sesle ötüşüp, -Bir evden anlaşılmaz fısıltılarla düşüp- Bembeyaz bir el gibi bir güvercin konacak. Dudağımı gizlice çekerek dudağına, akşam gibi düşecekl vagon basamağına Garda beyaz, durmandan bir kadının bedeni ODALAR VE SOFALAR Evler, bir nara benzer, Nar tanesi sofalar. Akşam, yolu gibi gezer; Sükûn, su gibi dolar. Odada bir pancurun Sofadadır güneşi; Camlarda yanan korun Düşer içime eşi. odada yığın yığın Gölgenin salkımları; Sofada yalnızlığın Duyulur adımları. Oda, içinden duyar Oluktan düşenleri; Sofa, geceyi oyar, Dinler merdvenleri. Toplar odam kuş gibi Sofamın laflarını. Birer bibloymuş gibi Süsler boş raflarını. Beni duvar boyunca Bir kum gibi ufalar Oam uyku dolunca Uyumadan sofalar. SEYAHAT Her gün aynı manzara sıkıyor bizi niçin? Önde yapayalnız dursan bile şimdilik, yollar seni bir sabah saracak iplik iplik, İçin seni çekecek bir gün seyahat için. Bir seyahat fikriyle dolarsa bir gün için, Dersen: "Görünüversin gözlerime Venedik, "Önümde çarşaf gibi açılsın Adriyatik!" Dersen hasret içinde benim gibi: "Çin! Çin! Çin!" Bütün umutlarından o gün bir anda soyun, Donra kendi kendini atıver yüzükoyun, Gönül bir deniz gibi yumuşak şiltelere. Duy içinde kuşların biriken çığlığını, Kendini sandal gibi terkediver bir kere, Ruhunun yelken gibi seyret açıldığını!... TOPRAĞA BAĞLI Ne uçmayı bilirim ne gökten haberdarım, Bir karış bile fazla yükselemem yerimden: Toprağa basmak için yapılmış ayaklarım: Bir karış bile yükselemem yerimden, Hasretle büyük, geniş semalra bakarım: Toprak beni daima çeker eteklerimden... IZTIRAP Sensizliğin azabını duydum da önceden Kalbim son aşkımın dedim artık mezarıdır. Kalbim ki sandım ayrılıyor ayrılınca sen, Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır. Sen bağrımız yanar diye kaçtıkça daima Gür saçlarından işte ateş aldı, kor gönül! Etrafı bahçeler ve deniz üstü mor sema, Sessiz kalan bu yerlere menfa diyor gönül. Günlerce böyle kendini menfada tuttu mu, Bazan hatırlayıp seni bazen unuttu mu Kalbimde kıvranıp yatıyor sanki bir yılan; Zehriyle hep dolar, gerilirken damarlarım Feryat eder ve bağrımı yumruklar ağlarım: ilk önce ıztırabı tanır senden ayrılan!.. KARACAAHMET'TE AKŞAM Sivrilir kırık taşlar çürümüş dişler gibi, Sallanır iki yanda deli dervişler gibi, Serviler bu upuzun, bu simsiyah serviler. Seyrekleşir geçenler batan günle beraber: Bir talika sürükler ardından gölgesini, Büyültür boş çukurlar köpeklerin sesini. Yol uzari kısalır beliren hayaletler: Kefenli cenazeler, kefensiz iskeletler, Sessiz adımlarıyla dolaşır bu civarda... Gölgeler gölgeleri kovalar boş yollarda, Ürkütür hayalinde uyuyan canavarı, Gecikmiş bir yolcunun sıklaşan adımları... Dolaşma, ey derbeder, haydi git bu yollardan, Geçmeyin, ah geçmeyin geç vakit bu yollardan, Duymak istemezsiniz ademin havasını. Toz olmuş asırları hatırlatan yasını, Akşam burada dağıtır perde perde rüzgâra, Yolcular düşmeyiniz geç vakit bu yollara... SERENAD Yeşil pencerenden bir gül at bana, Işıklarla dolsun kalbimin içi. Geldim işte mevsim gibi kapına Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ. Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak, Ben aşkımla bahar getirdim sana; Tozlu yollarından geçtiğim uzak İklimden şarkılar getirdim sana. Şeffaf damlalarla titreyen ağır Goncanın altında bükülmüş her sak. Seninçin dallarda süzülen ıtır, Seninçin karanfil, yasemin, zambak... Bir kuş sesi gelir dudaklarından; Gözlerin gönlümde açan nergisler. Düşen öpüşlerdir dudaklarından Mor akasyalarda ürperen seher. Pencerenden bir gül attığın zaman Işıkla dolacak kalbimin içi. Geçiyorum mevsim gibi kapından Gözlerimde bulut saçlarımda çiğ. Olvido Hoyarttır bur akşamüstüler daima. Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden, Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri; Hoyarttır bu akşamüstüler daima. Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar Unutuşun o tunç kapısını zorlar Ve ruh, atılan oklarla delik deşik; İşte, doğduğun eski evdesin birden, Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven, Susmuş ninnilerle gıcırdıyor bir beşik Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar... Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir; İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir cama açtığını, Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı... Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla Halay çeken kızlar misali kolkola. Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri, İhtiyar ağaçlı kuytu bahçelerden Ayışığı gibi sürüklenip giden; Geceye bırakıp yorgun erkekleri Salınan etekler fısıltıyla, nazla. Ebedi aşığın dönüşünü bekler Yalan yeminlerin şahidi çiçekler Artık olmayacak baharlar içinde Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış! Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış; Her garipsi ayak izi kar içinde Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler. Ya sen! ey sen! esen dallar arasından Bir parıltı gibi görünüp kaybolan Ne istersin benden akşam saatinde? Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın, Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın; Hatıraların bu uyanma vaktinde Sensin hep, sen, esen dallar arasından. Ey unutuş! kapat artık pencereni, Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni; Çıkmaz artık sular altından o dünya. Bir duman yükselir gibidir kederden Macerası çoktan bitmiş o şeylerden. Amansız gecenle yayıl dört yanıma Ey unutuş; kurtar bu gamlardan beni. ŞEHRİN ÜSTÜNDEN GEÇEN BULUTLAR Bakıp imreniyorum akınına Şehrin üstünden geçen bulutların, Belki gidiyorlar yakınına Rüyamızı kuşatan hudutların. Evler, ağaçlar, sular, ben bu an Sanki bulutlarla bir, akıyoruz; Onların hevesine uyaraktan Cenup ufuklarına bakıyoruz. Biz de hafif olsaydık bir rüzgardan, Yer alsaydık şu bulut kervanında, Güzele’e ve Yeni’ye doğru koşan Bu sonrasız gidişin bir yanında; Dağlara, denizlere, ovalara Uzansaydık yağarak iplik iplik Tohumları susamış tarlalara Bahar, gölge ve yağmur götürseydik. Bakıp imreniyorum akınına Şehrin üstünden uçan bulutların. Gidiyor, gidiyorlar yakınına Rüyamızı kuşatan hudutların. NAKARAT Küçükken derdi ki, dadım: Çoğu gitti, azı kaldı. Büyüdüm, ihtiyarladım, Çoğu gitti, azı kaldı. Vur kazmayı dağa Ferhat Çoğu gitti, azı kaldı. Kişne kır at, kişne kır at Çoğu gitti, azı kaldı. Doğar bir gün benim günüm, Çoğu gitti, azı kaldı. Kırk gün, kırk gece düğünüm, Çoğu gitti, azı kaldı. Ektik, ektik, yetişecek, Çoğu gitti, azı kaldı. Bütün yollar bitişecek, Çoğu gitti, azı kaldı. Bir gün anlaşılır şiir; Çoğu gitti, azı kaldı. Ekmek gibi azizleşir, Çoğu gitti, azı kaldı... Geçen Dakikalarım Kimbilir nerdeseniz, Geçen dakikalarım? Kimbilir nerdesiniz? Yıldızların korkarım, Düştüğü yerdesiniz; Geçen dakikalarım? Acaba tütsü yaksam, Görünür mü yüzünüz? Acaba tütsü yaksam? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam, Görünür mü yüzünüz? Gitti bütün güzeller; Sararmış biri kaldı, Gitti bütün güzeller. Gün geldi saat çaldı, Aranızda verin yer; Sararmış biri kaldı!.. Otel Odaları Bir merhamettir yanan, daracık odaların İsli lambalarında, isli lambalarında. Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış, Küflü aylarında, küflü aynalarında. Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam, Kırık masalarında, kırık masalarında. Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır, İzbe sofralarında, izbe sofralarında. Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı, Çivi yaralarında, çivi yaralarında. Kulak verin ki, zaman, tahyayı kemiriyor, Tavan aralarında, tavan aralarında. Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere, Otel odalarında, otel odalarında. Bu Yağmur Bu yağmur... Bu yağmur... Bu kıldan ince, Öpüşten yumuşak yağan bu yağmur. Bu yağmur... Bu yağmur... Bir gün dinince, Aynalar yüzümü tanımaz olur. Bu yağmur kanımı boğan bir iplik, Tenimde acısız yatan bir bıçak, Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Dayandıkça çisil çisil yağacak. Bu yağmur... bu yağmur... cinnetten üstün; Karanlık, kovulmaz düşüncelerden. Cinlerin beynimde yaptığı düğün Sulardan, seslerden ve gecelerden Beklenen Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar, Ne de şeytan bir günahı, Seni beklediğim kadar. Geçti istemem gelmeni, Yokluğunda buldum seni; Bırak vehmimde gölgeni, Gelme, artık neye yarar? Yıldızlı Bir Gecede Sema bize seslenir; Kalma, gel, işkencede! Ruhumuz ebedidir; Bunu duy, tek hecede! Ömür ki, bir kurak çöl, Onu tek bir güne böl; Şebnem gibi doğ ve öl, Yıldızlı bir gecede!.. |
|
#6
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:23 AM
|
| Şehirlerin Dışından Kalk, arkadaş, gidelim Dereler yoldaşımız, Dağlar omuzdaşımız. Dünyayı seyredelim, Şehirlerin dışından. Esmerden, sarışından, Kaçalım, kurtulalım Haydi yürü, bulalım, Kat kat çıkmış evlerin, O cam gözlü devlerin Gizlediği alemi Bir tüy gibi yel alsın, Bir dal gibi sel alsın, Bizden, menhus elemi. Attığımız naralar, Yol açsın karanlıkta. Çeksin bizi mağralar, Bir derin ormanlıkta. Öttürüp sert bir ıslık, Yılanları çağralım. Peşinden çığlık çığlık, Çakallara bağralım, Ötelim baykuşlarla. Kızıl akşam üstleri, Hicret eden kuşlarla, Sema, deniz ve yeri, Çepçevre, iklim iklim, Dolaşalım, gezelim Yollar bizden bir izdir, Ne duysak sesimizdir, Ne görsek benzer bize. Hiç şaşmayan bir saat Gibi işler tabiat, Uyarak kalbimize Mevsimler boğum boğum, Zamanın ipliğinde. Başı görünmez doğum, Sonu ölçülmez hayat... Hayvan, nebat ve cemat, Hepsi ilk gençliğinde. Ölen ölür, yıpranmaz; Giden gider, aranmaz. Böyle geçer ömrümüz, Bir gün gelir, ölürüz. Haberimiz olmadan. Ve o zaman, o zaman, Hayat neymiş görürsün Bırak, keyfini sürsün, Şehirlerin, köleler Yeter bizi tuttuğu Tükensin velveleler Kalk arkadaş, gidelim İnsanın unuttuğu Allah'ı zikredelim; Gül ve sümbül hırkamız, Sullar, kuşlar, halkamız... Kaldırımlar I Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında, Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık. Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn-cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık. Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor, Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler, Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor. Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi, Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi, Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta, Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum... Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta, Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin, İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler... Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin. Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler. Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim! Gündüzler size kalsın verin karanlıkları. Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim. Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya, Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya. Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi. İBRAHİM İbrahim İçimdeki putları devir elindeki baltayla kırılan putların yerine yenilerini koyan kim güneş buzdan evimi yıktı koca buzlar düştü putların boyunları kırıldı İbrahîm putları evime sokan kim asma bahçelerindedolaşan güzelleri buhtunnasır put yaptı ben ki zamansız bahçeleri kucakladım güzeller bende kaldı İbrahîm gönlümü put sanıp da kıran kim NİRVANA karanlığı geçelim karanlığı geçelim ne uyku ne ölüm hem uyku hem ölüm düş içime uyu ve sonsuz büyü unut renkleri ve şekilleri hepi ve hiçi beni ve seni ve geceyi yuttu nirvan MANSÛR Renkler güneşten çıktılar Renkler güneşe girdiler Renkler güneşsiz öldüler Ve renk gerek bana Ne renksizlik Güneşler bir yerden çıktılar Güneşler bir yere girdiler Güneşler onsuz öldüler Ne aydınlık gerek ban ne karanlık Şekiller bir yerden geldiler Şekiller bir yere gitiler Şekiller görünmez oldular Büyük köse vur Bütün sesler bir seste boğuldu mansûr Mansûuur MEMLEKETİM Göbeğinden çıkan ağaç Osman Gazinin Dereler Çayırlar Sürüler Üstünde yaşadığım toprak Muradım, Yıldırımım, Fatihim Yeniçerim Evliya çelebim Bursam İstanbulum hele İstanbulum Tarihim san'atım Annem babam komşuları Zenci Nerkis Kalfa Çerkes Nevres dadım Cihangirde deniz parıltısı içindeki evim; Ben bu diyara zenbille gelmedim Ben bu yerlerin çocuğuyum Burası benim İstanbulum Bu insanlar benim Bu insanlar benim Bu gökler benim Bu tatlı Ömer çocuk benim Dedelerim memleketim ve herşeyim onun Osman Gazinin gödüğü rüyada Ömerle ben varım İSTANBUL'UMUN DİLİ annemin dili babamın dili İstanbulumun dili İstanbullumun dili İstanbulumun efendisi hanımefendisi sokaklarımın bekçisi yoğurtçusu, balıkçısı can dilimi konuşanım canım benim ninnilerimi bu dil söyledi masallarımı bu dil bu dille duydum türkülerimi bu dille okudum şairlerimi "zalim beni söyletme derunumda neler var" MELÂNKOLİ Beni en güzel günümde Sebepsiz bir keder alır. Bütün ömrümün beynimde Acı bir tortusu kalır. Anlayamam kederimi Bir ateş yakar derimi İçim dar bulur yerimi Gönlüm dağlarda bunalır. Ne kış, ne yazı isterim Ne bir dost yüzü isterim Hafif bir sızı isterim Ağrılar, sancılar gelir. Yanıma düşer kollarım Görünmez olur yollarım En sevgili emellerim Önüme ölü serilir. Ne bir dost, ne bir sevgili Dünyadan uzak bir deli... Beni sarar melankoli: Kafamın içersi ölür KOŞMA Sevip sevip yarı ele kaptırmak Kara bahtın bana eski işidir. Ömrümdeki yıllar kadar yar sevdim Her biri bir başkasının eşidir. Canlar verdim her birinin yoluna, Hepsi girdi bir yiğidin koluna, Bülbül bile kondu bir gül dalına, Boşta gezen bizim gönül kuşudur. Baktığım yok üzüntüye, sevince. Feryat etmem yar başından savınca, Benim gibi sevmelidir sevince: Ne göz görür, ne kulağım işitir. Kara saçım dik başımda kar oldu, Ak saçımla yar sevmesi ar oldu, Bana vuran eller değil, yar oldu, Bu dert benim dertlerimin başıdır. Kimi aşık dileğine ulaşır, Sevdiğiyle cümbüş eder, gülüşür, Kimi benim gibi garip dolaşır, Asıl aşık kâm almıyan kişidir. SUTÜVEN Bir kayadan duman duman On yedi metre atlayan Dağ kokusuyla yüklü su. Boşluğa fırlayınca, saç Düştüğü yerde üç kulaç Mavi su, ak köpüklü su. Şi'rin elindesin bugün Eski masalların bütün Canlanacak birer birer. Akhalılar da bir zaman Şair, ilâhe, kahraman, Şi'rini burda içtiler. Hepsi tapardı rengine, Rastlamamıştı dengine, Hiçbiri, mor Tesalya'da. Öyle füsunludur bu yer Şi'rine borçludur Homer Çünkü senindir İlyada. Eski, uzun zamanların, Tığ gibi kahramanların Türküsüdür sesin henüz. Dağda hayat uyandıran Taşları duygulandıran Bir son ilâhesin henüz. Afrodit olmadan ilâh Dağdan inerdi hersabah Elde gümüş hamam tası. Burda çıkardı örtüden Kimseye gösterilmeyen Gerdanı, göğsü, kalçası. Altına mavi mermerin, Üstüne ak köpüklerin Kurt gibi saldırırdı hep. Kimseye belli etmeden, Hırsla kucakladıkça sen, Göğsünü kaldırırdı hep. Burda Moğol, Yunan, Mısır, Med, Roma, Türk, asır asır Taptı döküldüğün yere. Tanrıların konakları, Orduların otakları Burda ererdi göklere. Söylediğim masal değil; Atları, kahraman Aşil Burda sulardı bir zaman. Burda gezerdi Keykubat, Burda keserdi Mihridat, Burda içerdi Antuvan! Göğse nasıl batarsa diş Öyle derinden işlemiş Taşlara Hektor'un izi. Söyle, bugün niçin, neden Bunca ilâhlığınla sen Kulluğa almadın bizi? Halbuki bir Yunan kadar, Hüsnüne her tapan kadar Tapmayı biz de anlarız. Bizleri başka görme sen; Hüsnü, Huda kadar seven Gönlü temiz adamlarız. Hepsini at da bir yana, Bari o günlerin bana Şi'rini söyle tatlı su. Şi'rini, geldiğin yerin Şi'rini, eski günlerin Söyle, köpük kanatlı su! SANAT Kalemim bir fırçadır, ucu iğneden ince Bir boya kutusuudur, kafam geceden kara. O fırça bu kutuyla göğüs güğse verince Parmaklarım yaklaşır yarınki tablolara Güzel çirkinler bulmak, iyi kötüler çizmek Bir gölgenin üstünde didinmek haftalarca En yüksek en alçağı boy sırasında dizmek Sonra dolaşmak uzun yolları yaftalarla. Sonra yorulur onda bir şey arayan gözler Yorulur karşısında duranlar sıra sıra Boncuklar gibi ipe dizip de asmak ister Kendi beynimi kendi gözümü insanlara Asırlarca bu havuz rengimle mayalanmaz Çeşme gibi aksa da kafamdaki boyalar. Bu yoksulluk içinde göklere çatsam da az. Yarattığım tablolar ancak beni oyalar. |
|
#7
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:24 AM
|
| SON KUMAŞ Görmedim ilham atını, Ben bu şiir san'atını Bir deli kızdan okudum. San'atı öğretti bana; Ben de bu tezgahta ona Türlü kumaşlar dokudum. Altı buçuk yıl emeğim; Gönlüm, elim, göz bebeğim Eskidi sırtında bütün. Tam gözü doldurduğu gün, Sevgiden almış gibi hız Ansızın evlendi o kız. İstedim ünler salacak, Bir yaman örnekli duvak Örmek o ruhum geline. Ay ışığından bir ipek Gamla beraber bükerek Taktım ömür iğnesine. İğneyi ilkin derime, Sonra çürük gözlerime Saplayarak titremeden; İşledim üç günde bakın: Solmuş ümit yaprağının Üstüme her duygumu ben. San'atım ermişti sona; Gitti merasimle ona Ellerimin son hüneri. İşte o kızdan bu kumaş Her yanı kıpkırmızı yaş, Ertesi gün geldi geri! OLAMIYOR BİR TÜRLÜ Adını ben kattım alın yazıma, Şimdi kendim bile bozamıyorum. Ne yapsam yanına kalacak gibi Sana küsmüyor, kızamıyorum. Öğrenmek istedim sevdim seveli Beni yeni baştan dokuyan eli Geldim son düğüme gözüm perdeli Ah onu bir türlü çözemiyorum. Beni bırakmıyor kurduğum tuzak, Kıskancım, hastayım, tedirginim bak Hoş geliyor kuyruğuyla oynamak Yılanın başını ezemiyorum. Boşa arardım, boşa dolardım Açıldım engine kıyına vardım Canım pahasına inci çıkardım Bir sağlam ipliğe dizemiyorum. Bir senden alıyor gönlüm haberi Sen oldun o körün bakan gözleri İçime sinmiyor bir güzel yeri Sen yanımda yokken gezemiyorum. Demişler ki âşık Ömer avare Akıl darmadağın, kalp pare pare Âşıkım, ustayım ama ne çare Sana lâyık şiiri yazamıyorum... İSTİYORUM Bir çiçek istiyorum, ben bakmasam solacak. Bir kanat istiyorum, beni yerden alacak, Bir güneş istiyorum, gece bende kalacak. Bir mermer istiyorum, arzumca oymak için, Bir kadın istiyorum, ruhunu soymak için, Bir çift diz istiyorum, başımı koymak için. Bir zincir istiyorum, hırsımı bağlayacak, Bir yangın istiyorum, ruhumu dağlayacak, Bir ana istiyorum, başımda ağlayacak. Bir bilinmez kaleyi fethetmek tek başıma, Vurulup düşmek birden son burcun son taşına, Uzanan bir çift dudak gözlerimin yaşına. Bir ilham istiyorum, bir gün vahye erecek, Bir çift göz istiyorum can evimi örecek, Bir sevgi istiyorum, ölümlere sürecek. Bir mihrap istiyorum önünde diz çökmeye, Biraz yer istiyorum, yoldan fidan dikmeye, Ve tohum istiyorum boş tarlamı ekmeğe. Bir yapı, temeline elimle taş koyacak, Bir sevgili, her derdim gözüne yaş koyacak, Bir iman istiyorum uğruna baş koyacak. İÇERENKÖY'DEN "Bir kuş düşünür bu bahçelerde, Altın tüyü sobahara uygun!" Yaprakların ihtişamı yerde, Dallar eğilir zemine, yorgun. Sessiz yaşıyor, asaletiyle, Hâlâ İçerenköyü'nde yer yer, Ahşap yapının zarafetiyle İstanbul'u süsleyen o köşkler... Panjurlu, beyaz, geniş saçaklı, Balkonları sarmaşıkla örtük; Bin hatıra bahçesinde saklı. Yoldan bu saat geçende tek tük. Her mevsimi böyledir bu semtin, Pek ilgisi yok geçen zamanla; Yatsıyla yatar fakir ve zengin, Herkes uyanır sabah ezanla. YAKINMA Tanrım, ta ilk günden beri, Dünyada yerin aranır; Şairi ve peygamberi Onu bildiğini sanır. Nesimî kendinde buldu Seni, fuzuli secdede. Sana âşık birer kuldu Yunus Emre, Galip Dede. Bu huzuru bulamayan Nice kullar var arada; Yolunu şaşıran insan Sana senden yakınmada! Bağışla bu densizlşiği, Suçu yok bunda insanın: Çok şey var çözemediği, Sırlar çevreli dört yanın! Gün Eksilmesin Penceremden Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur; Ah aklımdan ölümüm geçer; Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. Ve gönül Tanrısına der ki: - Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki Gün eksilmesin penceremden! SANATKÂIN ÖLÜMÜ Gitti gelmez bahar yeli; Şarkılar yarıda kaldı. Bütün bahçeler kilitli; Anahtar Tanrıda kaldı. Geldi çattı en son ölmek. Ne bir yemiş, ne bir çiçek; Yanıyor güneşte petek; Bütün bal arıda kaldı. MEMLEKET İSTERİM Memleket isterim Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. Memleket isterim Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Memleket isterim Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikayet ölümden olsun. MİNARELER Niçin, bu boyumu geçen minareler niçin? Sanki günahlarımı semaya yazmak için Yontulmuş kalemlerdir upuzun minareler. Üstünde uçanlara düşmek korkusu verir Bir kirpi sırtı gibi dikenli duran şehir. Bambaşka âlemlerdir upuzun minareler. Ramazanda, bayramda, kandil gecelerinde Sanki şehrin nurudur yükselir nur içinde; Sönük bir minarenin azabını bana sor: - Böyle bir minaredir, ruhum ışıklı değil, Ah o ne bayram bilir, ne ramazan, ne de kandil, Sonu yok bir günahtır, devam edip gidiyor. YALNIZLIK Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan, Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık. Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık. Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü, Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı. Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı. Bir ayna parçasından başka beni kim anlar, Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde? Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar; Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde? DÜŞTEN GÜZEL İlktir baharın gönlümce geldiği İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum Bir gerçek içindeyim düşten güzel Sevdiğim gülüyor yanıbaşımda Aşkından tâlihimin düzeldiği Sen gökte ararken yerde bulduğum Bir sende gördüm ince ruh ince bel Sende murada erdim kırk yaşımda. ABBAS Haydi Abbas, vakit tamam; Akşam diyordun işte oldu akşam. Kur bakalım çilingir soframızı; Dinsin artık bu kalp ağrısı. Şu ağacın gölgesinde olsun; Tam kenarında havuzun. Aya haber sal çıksın bu gece; Görünsün şöyle gönlümce. Bas kırbacı sihirli seccadeye, Göster hükmettiğini mesafeye Ve zamana. Katıp tozu dumana, Var git, Böyle ferman etti Cahit, Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'ta; Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan. AŞK Açınca baharın dişi gülleri, Bir başka rüzgâr eser bahçelerde. Dinle çılgınca öten bülbülleri; Sorma niçin düştüğünü bu derde. De ki: – Aşktır şâdeden gönülleri; Perişan, berbat eden gönülleri. Aşk söyletir en yanık türküleri, Ay buluta girdiği gecelerde. GEÇEN ZAMAN Hiç olmazsa unutmamak isterdim. Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar... Yalnız bırakmayın beni hatıralar. Az yanımda kal çocukluğum, Temiz yürekli uysal çocukluğum... Ah, ümit dolu gençliğim, İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgilim... -Doğduğum ev. Rahatlıyacak içim duysam Bir tek kapının sesini. Arıyorum aklımda bir ninni bestesini... Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler. Güneş, getir bir bayram sabahını. Açılın açılın tekrar Çocuk dizlerimdeki yaralar, Hepiniz benimsiniz: Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar... Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün, Rengine doymadığım o sema, Ahengine kanmadığım ırmak. Bırakıp herşeyi nereye gidiyorum? Neler geçmişti aklımdan, Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm? Ah nasıldı yaşamak? SEBİL VE GÜVERCİNLER Cözülen bir demetten indiler birer birer, Birak, yorgun baslari bu taslarda uyusun. Tutusmus ruhlarina bir damla gözyasi sun, Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler... Nihayetsiz cöllerin üstünden hep beraber Gecerken bulmadilar ne bir ot ne bir yosun Ürkmeden su icsinler yavasca, susun, susun! Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler... En son sarkilarini dagitarak rüzgara, Beyaz boyunlarini uzattilar taslara Bir damla suya hasret gideceklermis meger. Simdi bombos sebilden selviler bir sey sorar. Hatirlatir uzayan dem cekisleri rüzgar. Mermer basamaklarda ucusuyor beyaz tüyler. NEFES ALMAK Nefes almak, içten içe, derin derin, Taze, ılık, serin, Duymak havayı bağrında. Nefes almak, her sabah uyanık, Ağaran güne penceren açık, Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında. Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı, Senin her yer: Caddeler, meydanlar, çarşı... Kardeşim, nefes alıyorsun ya! Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi, Ananın südünü emer gibi, Kana kana, doya doya... Nefes almak, kolunda bir sevgili Kırlarda, bütün bir pazar tatili. Bahar, yaz, kış. Nefes almak, akşam, iş bitince, Çoluk çocuğunla artık bütün gece, Nefesin nefeslerine karışmış. Yatakta rahat, unutmuş, uykulu, Yanında karına uzatıp bir kolu, Nefes almak. O dolup boşalan göğse... Uyumak, sevmek nefes nefese, Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su. Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu, Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses. Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes... Anlıyorum birbirinden mukaddes, Alıp verdiğim her nefes. |
|
#8
By
DJ KAOS
on
09-10-2005, 11:24 AM
|
| TÜRKÜLER DOLUSU Kirazın derisinin altında kiraz Narın içinde nar Benim yüreğimde boylu boyunca Memleketim var Canıma ciğerime dek işlemiş Canıma ciğerime Sapına kadar. Elma dalından uzağa düşmez Ne yana gitsem nafile Memleketin hali gözümden gitmez Binbir yerinden bağlanmışım Bundan ötesine aklım ermez. Yerliyim yerli olmasına İlmik ilmik, damar damar Yerliyim. Bir dilim Trabzon peyniri Bir avuç çiftlik Bir çimdik çavdar Bir tutam şile bezi gibi Dişimden tırnağıma kadar Ressamım. Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım Taşıma toprağıma toz konduranın Alnını karışlarım. Şairim şair olmasına Canım kurban şiirin gerçeğine hasına içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter Eğri büğrü, kör topal kabulüm Şairim Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası Ayak seslerinden tanırım Ne zaman bir köy türküsü duysam Şairliğimden utanırım Şairim Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm. Hey hey, yine de hey hey Salınsın türküler bir uçtan bir uca Evelallah hepsinde varım Onlar kadar sahici Onlar kadar gerçek insancasına, erkekçesine "Bana bir bardak su" dercesine Bir türkü söylemeden gidersem yanarım. Ah bu türküler Türkülerimiz Ana südü" gibi candan Ana südü" gibi temiz Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. Ah bu türküler, Köy türküleri Dilimizin tuzu biberi Memleket ahvalini onlardan sor Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni... Ben türkülerden aldım haberi. Ah bu türküler, köy türküleri Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak Hilesiz hurdasız, çırılçıplak Dişisi dişi, erkeği erkek Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara Bıçağı bıçak. Ah bu türküler, köy türküleri Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi Kiminin reyhasından geçilmez Kimi zehir, kimi zemberek gibi. Ah bu türküler, koy türküleri Olgun bir karpuz gibi yarılır içim Kan damlar ucundan, mürekkep değil işte söz, işte ses, işte biçim: "Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar" iliklerine kadar işlemiş sızı Artık iflah olmaz kavak ağacı Bu türkünün yüreğinde sancı var. Ah bu türküler, köy türküleri Ne düzeni belli, ne yazanı Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var Cennet misali sevişen Cehennemler gibi dövüşen Bir çocuk gibi gülüp Mağaralar gibi inleyen Nasıl unutur nasıl Ömründe bir defa Kazım'ın türküsünü dinleyen. CAN KUŞUDUR... Can kuşudur gelip düştü tene Günahım kadar yadırgamadı yerini Ve sonuna kadar açtı Ömrümün pencerelerini. Can kuşudur gelip düştü tene Ürperdi birer birer mercan dalları Acep nereye gizlendi can? Ne ayak sesi duyulur içimde Ne şarkı söyler Acep nereye gizlendi can? Can kuşudur gelip düştü tene Bir yuvadır kuruldu çerden çöpten Komşu bahçelerden susam Uzak denizlerden yosun taşındı Gerildi kulağın zarı Gürül gürül akmaya başladı nur gözlerimizden. Can kuşudur gelip düştü tene Bir yuvadır kuruldu çerden çöpten Günlerden bir gün Durup dururken Can kuşudur havalandı içimden Yuvası mercan dallarına asılı kaldı Can kuşudur havalandı içimden Yuvası heniz sımsıcaktı. GÖKYÜZÜNÜ TAKDİM EDERİM Ve işte Mehmedim gökyüzü denilen nur Uzanabilirse uzan Dokunabilirsen dokun Ömür boyunca başının üstünde sallanıp durur. Ve bir gün Yüz paralık bir cep aynası gibi Kırıldı göz bebeklerinde Islak bir bulut parçası; Birkaç kırmızı kiremit Ve dutyaprakları içerisinde. BİR YAZ GEÇTİ Bir yaz geçti Tozu dumana katarak Kavun karpuz yüklü Bir yaz geçti. Bütün iştihalar tetikteydi Ağaçlar kolum kanadım kadar benim Deniz anam babam kadar iyiydi. Bir yaz geçti yanıbaşımızdan Dişimizden tırnağımızdan Alı al moru mor Nefes nefese bir yaz geçti. TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK Seslerin bana "sonsuz" Derki çoğal Derki uzan mutluluğuna Usun iyiliğin, doğruluğun Bir bilinmeyenden Bir bilinene dek Türkçe, varolduğumuz. Türkçe, nice desem seni Onca güzelim. Görünmek, derinleşmek Dolmak Seni düşünürüm, düşünürüm, yarı karanlıklarda, dal Anlarım onca. Bir bölü beş, bir bölü dokuz, Bir bölü bin üç: Ayrık anlamların öylesine azar azar dağılır, Ta doğudaki balık Duyar kokusunu Ta batıdaki yoncanın. Seslenir seni bana yakın ıuzak, Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşiline Tutsak uluslar var ya geceler boyu Onlar için Yitik özgürlükler için, Türkçe, haykırmak O süre yaradılış dar iken Düz iken, yassı iken, Daha'lar Daha'lar Daha'lar daha'lara karışmış, Sınırsızlığın getirmiş yarınları. Konuşmaz iken, o yusyuvarlakta Diyemez iken Artısı eksisi almış götürmüş Toprağın bitkilerden arta kalan sağlığını Sıca uzun, Bu kişiler geleceğine. Seslerin seni bana bir duru su İçinde masallar uygarlıklar saklayan Eski ozanlar kazımış ilk yazılrı ilk anıtlara Yankılanır Alandan alana, uçsuz bucaksız Evren akınlarının uğultusu. Ama bağışla beni unutmuşum, Yıldızını güneşini ayını, utanmadan. Öyle köksüz günlerin gelmiş bozkır çadırlarında çırılçıplak Unutmuşum ana demesini bile, Öykünmüşüm türküsüni ellerin, Ağzıma bir kara düşmüş bağışla beni. İşte ant içiyorum, Bütün ölüler adına, Bütün gençler, bütün doğacak çocuklar adına, Varacağım deyişine gündüz gündüz Varacağım tanrıya dek, |