Arkasokak Logo






Forum Arkasokak > KÜLTÜR & SANAT & EĞİTİM > Kitap Diyarı » 300 sayfa şiir kitabı

300 sayfa şiir kitabı

Kitap Diyarı icinde 300 sayfa şiir kitabı konusu , arkadaşlar bilgisayarıma bizzat benim geçirdiğim 300 sayfalık şiir kitabını sizlerle paylaşmak istedim BÜLBÜL Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım: Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden çıkmak isterken ...



300 sayfa şiir kitabı
Gönderen DJ KAOS
09-10-2005
300 sayfa şiir kitabı

arkadaşlar bilgisayarıma bizzat benim geçirdiğim 300 sayfalık şiir kitabını sizlerle paylaşmak istedim

BÜLBÜL

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

GECE

................................................Üs tâd-ı hakîmim Ferid Beyefendi’ye

Bütün kandillerin tehlile dalmışlar... Şaşırdım ben:
Nasıl mabet ki sun’un, sermedî bir secde gök kubben!
Kapanmış, titriyor dünyaların haşyetle karşında;
Melekler, sanki baş kesmiş durur dâmân-ı Arşında.
Ne rengârenk ubûdiyyetle, ya Rab, hercümerc âfâk;
Karanlıklar, ışıklar, gölgeler, lebrîz-i istiğrâk.
Bu istiğrâk uyandırmaz mı, devrettikçe, ekvanı,
Perîşân ruhumun inler harap evtar-ı imânı.
Perişân: çünkü yükselmiş değil feryâd-ı gümrâhım;
Şu mahşer mahşer envârın biraz yol verse, Allah’ım!
Evet, milyarla âlem vecde gelmiş bu’d-ı mutlakta
Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta!
Samimîdir bütün gûş ettiğin âvâz hilkatten,
Niçin gözyaşlarım haybetle dönsün sardiyetten?

Diyorlar, hep senin şemsinden ayrılmış, bu ecrâmı...
İlâhî, onların bir an için olmazsa ârâmı;
Nasıl dursun, benim bîçâre gölgem, senden ayrılmış?
Güneşlerden değil, ya Rab, senin sînenden ayrılmış!
Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler;
O demler ki yâdında kopar beynimde bin mahşer!
Tutundun kibriyadan bir nikap, uçtun nigâhımdan,
Îlâhî bin tecellî berk ururken kıble-gâhımdan,
Vurur mihrâptan mihrâba alnım şimdi hüsrânla;
Tesellî bulmanın imkânı yok ferdâ-yı gufrânla.
Serilmiş, secdemin inler durur yerlerde mi’râcı;
Semâlardan gelir ummanların tehlîl-i emvâcı!
Karanlıklar, gölgeler, ışıklar sussun ki, Allah’ım,
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım .

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tanecik Ma’bûd,
Gel ey bir tanecik galib, gel ey bir tanecik mevcûd!
Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet zâr eden hicrân,
Ya bir nefhanla serpilsin bu hasîr kalbe itminân.
Hayır, imanla, itminânla dinmez ruhumun ye’si:
Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi!
Senin mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;
Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!
Gel ey sâkî bâki, gel, Elest’in yâdı şâdolsun:
Yarım peymâne sun, bir cür’a sun, tek aynı meyden sun!
O lâhûtî şarâbın vahyi her zerremden inlerken,
Bütün aheng-i hilkat bir zaman dinsin enînimden.
Gel ey dünyâların Mevlâ’sı, ey Leylâ-yı vicdânım,
Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa, pâyânım!

BİR TEPEDEN

Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin
Çok benzediğin memleketin her tepesinde.
Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

Irkın seni iklimine benzer yaratırken,
Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış,
Târihini aksettirebilesin diye çehren,
Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

BİR BAŞKA TEPEDEN

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

SES



Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
'Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.
His var mı bu alemde nekahat gibi tatlı
Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı
Bir taze bahar alemi seyretti felekte,
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te,
Akşam!.. Lekesiz,,saf, iyi bir yüz gibi akşam!..
Ta karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;
Sakin koyu,şen cepheli kasrıyle Küçüksu,
Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;
Bir neşeli hengamede çepçevre yamaçlar
Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar
Dalgın duyuyor rüzgarın ahengini dal dal.
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.
Bir lahzada bir pancur açılmış gibi yazdan
Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan
Coşmuş yine bir aşkın uzak hatırasıyla,
Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyla,
Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi:
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım.
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım,
Her yerden o,hem aynı bakış ,aynı emelde,
Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde;
Her yerden o, hem aynı güzellikte göründü,
Sandım bu biten gün beni ram ettiği gündü.

ÇUBUKLU GAZELİ

âheste çek kürekleri, mehtâb uyanmasın,
bir âlemi hayâle dalan âb uyanmasın.

âğuş'u nev-bahâr'da, hâbîdedir cihân;
sürsün sabâh-ı haşr'e kadar, hâb uyanmasın.

dursun bu mûsikî-i semâvî içinde sâz,
leyl-i tarâb'da bir dahî mızrâb uyanmasın.

ey gül, sükûtâ varmayı emr-eyle bülbüle,
gülşen'de mest-ü zevk olan ahbâb uyanmasın.

değmez kemâl, uyanmaya ikmâl-i ömr içün,
varsın bu uykudan dil-i bîtâb uyanmasın

VEDA GAZELİ
Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler
Son meclisi cam üstüne cam olsun erenler
Şükranla veda ettiğimiz cam-ı fenaya
Son pendimiz ahlafa devam olsun erenler
Dünyada bu iksir ile mesud olan ervah
Ukbada da sermest-i müdam olsun erenler
Caizse harabat-ı ilahide her şeb
Yaran yine rindan-ı kiram olsun erenler
Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbaba selam olsun erenler

DENİZ TÜRKÜSÜ

Dolu rüzgarla çıkıp ufka giden yelkenli!
Gidişin seçtiğin akşam saatinden belli,
Ömrünün geçtiği sahilden uzaklaştıkça
Ve hayalinde dolan aleme yaklaştıkça,
Dalga kıvrımları ardında büyür tenhalık,
Başka bir çerçevedir, gitgide, dünya artık.
Daldığın mihveri, gittikçe, sarar başka ziya;
Mavidir her taraf, üstün gece, altın derya...

Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala


O saatler ki geçer başbaşa yıldızlarla...
Lakin az sonra leziz uyku bir encama varır.
Hilkatin gördüğü rüya biter. Etraf ağarır.
Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri,
Ta uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri...
Musikîyle bir alem kesilir çalkıntı!
Ve nihayet görünür gök ve deniz saltanatı!

Girdiğin aynada geçmiş gibi diğer küreye,
Sorma bir saniye, şüpheyle sakın: Yol nereye?
Ayılıp neş'eni yükseltici sarhoşluktan,
Yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan!
Duy tabiatte biraz sen de ilâh olduğunu!
Ruh erer varlığın zevkine duymakla bunu.


Çıktığın yolda bugün yelken açık, yapayalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!

İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

GECE
Kandilli yüzerken uykularda,
Mehtabı sürükledik sularda.

Bir yoldu parıldayan gümüşten
Gittik bahs açmadık dönüşten.

Hülya tepeler, hayal ağaçlar...
Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zamanki,
Gaip bir musikiydi sanki.

Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta,
Rüya sona ermeden şafakta.

HAYAL ŞEHİR

Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kaşanesine.

Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.

Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden
Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen

Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
Böyle mamur eder ettikçe hayal Üsküdar'ı.

O ilahın bütün ilhamı fakat anidir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;

Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
Az sürer gerçi fakir Üsküdar'ın saltanatı;

Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde
Altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de.

Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,

Gece bir çok fıkara evlerinin lambaları
En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar'ı.

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Altın gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi... sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân,
Gün doğdu fakat arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki bu akşam
Alemlerimizden sefer eyler?

Akşam yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam
Üstümde semâ bir kavs-ı mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

TAHATTUR

Bir Acem bahçesi, bir seccade,
Dolduran havzi ateşten bade...
Ne kadar gamlı bu aksam vakti...
Baklsln benzemiyor mu'tade..

Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yada;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada!

HAVUZ
Aksam yine toplandı derinde...
Canan gülüyor eski yerinde
Canan ki gündüzleri gelmez
Aksam görünür havz üzerinde,
Meh-tab kemer taze belinde
Üstünde sema gizli bir örtü
Yıldızlar onun güldür elinde...

ORMAN

Su değil, mevsimin havası akan,
Duyduğum: yaprağın dalın sesidir,
Suda yıldızların parıltısıdır,
Bu Kaanlıkta, bazı bazı çakan.
  #1  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:19 AM
GÜZELLİĞİN ON PAR'ETMEZ

Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tâbirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yâreme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa

Güzel yüzün görülmezdi
Bu şak bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve maşuk olmasa

Senden aldım bu feryâdı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa

SEN BİR CEYLAN OLSAN BEN DE BİR AVCI

Sen bir ceylan olsan ben de avcı
Avlasam çöllerde saz ile seni
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı
Vursam yaralasam söz ile seni.

Kurulma sevdiğim gözelim deyin
Bağlanma karayı alları geyin
Ben bir çoban olsam sen de bir koyun
Beslesem elimde tuz ile seni.

Koyun olsan atlatırdım yaylada
Tellerini yoldurmazdım hoyrada
Balık olsan takla dönsen deryada
Düşersem toruma hız ile seni.

Veysel der ismini koymam dilimden
Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi göz ile seni.

KARA TOPRAK

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sâdık yârim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sâdık yârim kara topraktır

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sâdık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır

DOSTLAR BENİ HATIRLASIN

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın

Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın

Ne gelsemdi, ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın

Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldayım
Gidiyorum gündüz gece


Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece


Uykuda dahi yürüyom
Kalkmaya sebep arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece


Kırk dokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece


Düşünülürse derince
Irak görünür görünce
Yol bir dakka miktarınca
Gidiyorum gündüz gece


Şaşar Veysel işbu hâle
Gâh ağlaya gâhi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece

BOZMA ODANI

Bozma küçük odanı, divanlar kalsın yine
Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine
Deste deste şiirler, Fuzuli’ler Nedim’ler.
Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine.

Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder,
Sedefli iskemleler, ağızlıklar, tesbihler.
Yazı haneni açık bırak kapatma sakın
Önünde hayalimiz görünsün birer birer

Köşeden bir ses gelsin bir şi’r okunur gibi,
“Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi
Kaşlarımı çatıp uzaklara dalalım
Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi.

Bozma sakın odanı, olsun bana teselli
Dört köşesinde vardır dört şairin hayali
Erişilmez yollara dağıldınız gittiniz,
“Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali.

ANADOLU KADINLARINA

Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana,
Neş’e dolu gözlerim büründü bir dumana;
Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar
Alnında sizin gibi beli kırışıklar…
Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canımdan
Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan.

Alnınızda ne derin bir ıztırap izi var,
Hepiniz bir esrarlı bir gece, siyah bir mezar…
Ömrünüzde bir yaprak çiçek yok dökülmemiş
Hangi zerreniz varki hicranla örülmemiş!..
Öyle mahrur, mermerden bir duruşunuz var ki,
“Merhametine muhtaç değiliz” diyor sanki…
Ezildim karşınızda gözlerimi kapadım
“Zavallı” sizin değil elbette benim adım…

BİR GEMİ YELKEN AÇTI

Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine,
Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı
Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine;
Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı.

Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın
Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz;
Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın
Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz.

Ufuklarda solarken altın şafak gülleri
Yabancı âlemlerden sâadetler, emeller,
İhtiraslar bekliyen kimsesiz gönülleri
Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller.

En katı yüreklerinin bile bu sabah iki,
Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında;
Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki
Bugün de erişilmez o diyâra, yarın da...

Mâdem ki o iklime erişmeye imkân yok,
Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar?
Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok,
Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar!

Yolcular diyorlar ki: -Erişmek ümidi az;
Biliriz dalgaların her biri mezarlık.
Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz ,
Lakin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık!

Ufkun dört duvarına kanadını vurarak
Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine,
Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak
Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine.

BU AKŞAM

Ufukta solarken kızıl çiçekler
Ürperen dallarda ölürken rüzgar
Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler,
İçimde bu akşam garip bir his var

Ürperen dallarda ölürken rüzgar
Bilmem ki ümitten niçin uzaktım?
İçimde bu akşam garip bir his var:
Uzanan yollara hasretle baktım.

Bilmem ki ümitten niçin uzaktım
Ufukta solarken kızıl çiçekler?
Uzanan yollara hasretle baktım,
Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler!
Dedim ki: -Gidenler dönmeyecekler!

KITALAR

Bir kasdür alev dolu gönlüm yana yana
Men ta senün yanında dahi hasreten sana
Yaşlar dökende söndüremez ateşimi su
Sunsan elünle kanumu içsem kana kana

Olsandı sen sema olsansı sen havâ
Aslamdı men seni dem dem nefes nefes
Aslamdı sen zaman aslamdı ben mekân
Eflaki dolduran bir aşk olurdu bez

Payin sedası gelse sende hiç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek, vuslar istemem
Bulsam izinle semtini, ol semte irmesem
Aşsam zamanı hasretin encamı gelmeden

Bir gül olaydı gönlüm canan koparmağ üzre
Bir büy olurdu canım bir an o parmak üzre
Bir dastan içinde âfâk’ı dehri tutmuş
Bir ism olaydı cismin canana varmağ üzre

Canan içimdedir nitekim can içimdir
Vuslatla hasretin yeri hep bir biçimdedir
Neş’eyle hüznü fazledebilmek ne haddime
Hicran içimde vasl ile bir hoş geçimdedir

Hasret biterse ömr ile vuslat mıdır ölüm
Fâni bekayı neyleye mabadi hecr ile
Hicran cehenneminde çözülmez bu kördüğüm
Ey gözlerinde cennet-i âlâyı gördüğüm.

GURBET

Bir kuş tanıyordum ki, baharda,
Salkımlar açan bahçemin üstünde uçar da
Akşamların ürperdiği bir sesle öterdi.

Besbelli, bu iklime yabancı,
Nereden koparak geldiği meçhul,
Endamı uzun, tüyleri parlak, sesi vahşi
Bir kuş.

Akşamla yatan köyde sadalar durulunca,
Mehtaba yakın, gölgeli bir nokta bulunca,
Hicranla kasılmış, heyecanlarla boğulmuş
Bir sesle öterdi.

Öttükçe uğuldardı sesinde
Avare kuşun duyduğu hasret
Bir bilmediğim kıt’ada, bir dağ tepesinde,
Bin bir çölün ardında kalan yurduna dair.

Öttükçe o, hasretle genişlerdi, duyardım,
Korkunç uçurumlar gibi ruhumda derinlik.
Her gün daha bir parça yakından sevişirdik:
Ben şair, o şair.

Bir gün camı açtım ki, ufuk bir kara perde;
Sahrayı beyazlar bürümüş, yollar uyumuş;
Gördüm ki, o gurbet kuşunun gezdiği yerde
Cansız bir avuç tüy yatıyor… Baktım: O kuşmuş!

II

Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş,
Akşamladığım yolları yalnız gezen âfet!
Kaç yıl geçecek, böyle hazin, böyle habersiz,
Sen Marmara’nın göl gibi durgun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret?

Sarmış beni gurbet,
Sarmış beni Mecnun diye zincir gibi dağlar;
Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!

Her şey bana bîgâne bu yerde,
Herkes gibi her şey:
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller;
Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller…
Hatta bana insanlara nisbetle yakındır
Bahçemde ölen kuş,
Bahçemde kefensiz gömülen kuş.

Herkes bana bîgâne bu yerde…
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden eser yok;
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok;
Yok… Yok!

III

Karşımda hayâlin, diyorum ki,
Bir fırtınanın kahrına kurban
Kuşlar gibi, derdinle bugün, darmadağındır
Kalbimde güneş, sevgi, emel, neşe, ne varsa…
Karşımda hayâlin, diyorum ki,
Bir gün bu dudaklar beni hasretle anarsa,
-Rabbim, ne dudaklar:
kül benzinin üstünde bir damla kıvılcım!
Bir gün bana ağlarsa bu gözler,
Beyhude değildir, bunu bilsin;
Bilsin ki bugün, bir sen eziyette değilsin:
Gurbet yayının okları geçmiş de içinden,
Günlerce uzakta,
Yorgun biri uzlet gibi yaşamakta.
Yorgun biri uzlet denilen kabre gömüldü:
Ölmeden öldü.

KIZIL SAÇLAR

Önce baygın bir iniltydi yamaçtan duyulan
Sonra Bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan:
Asya’nın titreterek bağrı yanık toprağını,
Geliyor, baktım, uzaktan sökülen bir kağnı
“İnleyen, memleketimdir bu tekerlekte!” dedim:
“Hangi bir köylü bu kağnıyla sürünmekte?” dedim
Calı bir yüz bana yaklaştı, mehabetle dolu;
Kim bu? Nerden bu geliş? Hangi yolun sonucu?
Bu gelen bir yuvasız kuş gibi pervasızdı;
Bu gelen köylü, sesinden tanıdım, bir kızdı.
Sanki vurmuş da onun bir kara sevda başına
Kahramanlar gibi çıkıyor dağbaşına
Ne uzun yol yürümüş hali, ne yorgunluk izi…
Saçının rengi bakırdandı, bakırdan derisi.
Yaklaşırken bu bakır tenli güzel kıvrılarak,
Karlı gönlümde güneş gördü kızıl bir yaprak
Bir kızıl gün doğuyor sandım o baştan yarına
Gözlerin yandı dokundukça kızıl saçlarına
Öyle bir kor gibi kızgın ki korkuttu beni
Dökülürken saçı kıpkırmızı, kan tuttu beni.
Anladım ben, niye her ruha tekindir denemez:
Niye bir kuş gibi her saçta gönül dinlenemez!
Anladım ben ki dokunmaz sana agyarın eli…
Gönlümün sarmak için sandığı binbir güzeli
O tutuşmuş bakış en son unutturdu bana;
Gözlerim görmüyor etrafı, güneş vurdu bana!
Kağnı kayboldu. Güneş battı. Bir ıslak sesi var.
Kız uzaklaştı. Fakat bende o baş dönmesi var.
Alıntı Yaparak Cevapla
  #2  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:20 AM
ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.
"Göynünü şirinin aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."
O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
Vefasız Aslıya yol gösteren bu,
Keremin sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
Leylâ gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
Ateşten kızaran bir gül ararda,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...

ŞAİRE KASİDE

Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından
Esrarına yol bulduk onun anlatışında
Cemşît eli dökmüşse nasıl câma sabûhu
Manayı odur lafza koyan, maddeye ruhu
Bir mucizenin lütfuna ermiş gibi, yer yer,
Can buldu asayıslı dokundukça şekiller:
Bülbüldeki sevdayı sezip güldeki hüsnü
Nakşetti onun kudreti dünyaya ledünnü.
Her şekle hulûl ettiği günden beri bir can,
Pervânede aşık görünür şulede canan.
Şair kanı gezmiş gibi mermer damarında.
Hülyalar uçar heykelin ama nazarında.
Şi’rinde misal olmasa endamına yarın
Yalnız baş ucundaydı bugün servi mezarın!
Şairle ıtır, name ve renk dolu kadınlar…
Güller nden öyleyse coşup çağlamasınlar?

Gün geldi, hayat ufkunu dar buldu cihanda.
At sürdü beka mülküne Fatih’le bir anda.
Gün geldi Muhammed’le nebi haline girdi.
Gök perdenin ardında ne sır varsa belirdi:
Şi’rin sesi fâş etmese Kur’an’da, muhakkak,
İnsanlığa meçhul idi ta haşra kadar hak
Gözler ve gönüllerde bu efsun ile, hilkat
Yükseldi, derinleşti ve enginledi kat, kat.
Gafil beşer alçaldı, açıldıkça avalim
Peygambere:”Kazib!” dedi, cengavere:”Zalim!”
Onlar ki beşer hayrına doğmuş, yaşamışlar
Onlardan eserdir bu duyuşlar, bu dalışlar…
Onlar ki, şafaklardı bütün dağda,denizde,
Her manzara onlardan akistir içimizde…
Onlar ki bugün gökte birer karda çekildi.
Devrimde fakat hangisi me’sut olabilirdi?..

Varsın seni ömrünce elem çemberi sarsın,
Şair sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!..

BİR SAAT ÇALAR

Eski kış gecelerinin hatırası!
Bir saat çalar… Tam gece yarısı!
dışarıda kar, lapa lapa!

Bu beyaz karanlıkta
Daha beyaz upuzun hayaletler
Gelirler taa uzaktan, karların ötesinden;
Fısıltılar duyarım, ürperirim
Terasta sanki bir ayak sesinden

Eski kış gecelerinin hatırası!
Bir saat çalar… Tam gece yarısı!
Ölülerim, zavallı ölülerim,
Yakın uzak bütün sevgililerim
Alay alay gelirler karların ötesinden:
Bir saat çalar… Bir hayalet daha doğrulur: Ben!

RÜYAM

Rüyama girdi eski bir İstanbul akşamı!
Hala çocukmuşum fakat annem hayatta mı?
Bilmem, niçin ben ağlıyorum, belki hastayım!

Birden ne oldu kuş gibi uçtum, sokaktayım!
Her şey yerinde sanki o yıllarca önceden,
Her şey, biraz aşağıdaki çıkmaz sokak başı,
Mescid ve bahçesindeki br kaç mezar taşı.
Her şey bu yolda yokluğu hiç durmadan giden!
Her şey o eski levha karardıkça ortalık,
Her şey yerinde, pencerelerden sızan ışık,
Yalnız neden ben ağlıyorum hep neden, neden!
Annem demek ki sağ değil ölmüş zavallıcık!

ÜÇ DÜNYA

İnsan,
Yaşar, üç türlü şu üç dünyada:
Evvela:
"Şunu sevdim, bunu sevdim!" diyerek
Ömrü sevmekle geçer.


Sözde olgunlaşır ondan sonra:
"Şunu yaptım, bunu yaptım!"diyerek
Ömrü saymakla geçer.


İhtiyarlıkta tanır dünyayı:
"Kahbe dünya!" diyerek
"Hey gidi dünya!" diyerek
Ömrü sövmekle geçer.


VEDÂ

Hani, o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken vedâ busemi,
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?

Hani, ey gözlerim bu son vedâda,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda,
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın?

Gelse de en acı sözler dilime,
Uçacak sanırım birkaç kelime...
Bir alev halinde düştün elime,
Hani, ey gözyaşım akmayacaktın?

BİR RÜZGAR ESTİ

Bir rüzgar esti başımda,
Henüz on sekiz yaşımda…
Mehtabı içtim kadehten,
Yıldızlar yüzdü aşımda…

Bir rüzgar esti başımda!

Ayağım yeri unuttu,
Alnımda saçlar buluttu.
Bir tatlı sarhoşluk tuttu,
Henüz on sekiz yaşımda

Bir rüzgar esti başımda!

EVİM

Dedemden yadigar olan bu evi,
Kışın fırtınası, yazın alevi
Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış…

Gönlüm bir hülyaya bazı dallar da
Düşünür derim ki: Bu odalarda
Kim bilir kaç kişi oturmuş, yatmış…

Koltuklar eskimiş, perdeler hurda,
Annemin gelinlik aynası burda,
Burada işlemeli, atlas cüz kesem !

Baktıkça babamın resmi duvarda
Bir davet işitmiş gibi mezardan
Göz bebeklerimde büyür vesvesem…

Yap yalnızım…bir ben birde annem var,
Artık ondan başka dünyada nem var?
Benim ömrüm onun, onunki benim…
Çınar sokağında, akşam oldu mu,
Kafesler ardında ıssız yolumu
Ondan başka yok ki bir bekleyenim!
YABANCI ELLERDE
Karanlıklar dağılırken sükûn ürperdi.
Her vagonda coştu yanık yanık türküler.
Masum yüzlü nefercikler bakıp gülerdi
Ellerinde, parıldatan keskin süngüler!
Al mendiller sallanarak her pencereden
Tiren kalktı yavaş yavaş bir gelin gibi.
Yeşil kırlar arasından akıp giderken
Ağaçların helecanla çırpındı kalbi!
Eski yurdun hüzün içinde bakan dağları
Sevindiler Türk askeri geçiyor diye.
Rumeli’nin o sevimli güzel bağları
Çiçeklerin kokusundan verdi hediye!

Bir ağızdan cenk türküsü çağırdı kuşlar;
Şen dalgalı çağlayanlar coşup köpürdü.
Bir bahçeden bir bahçeye dolaşan rüzgar
Haber soran yavukluya selam götürdü!

Akşam, güneş tutuşarak gurup ederken
Ufukları aştı Türk’ün albayrağını!
Bulutlar nur alıp pembe buselerinden
Andırırdı bir genç kızın tül yaşmağını!

Gece olur, yıldızlara konuşurlardı,
Bir ay gümüş yol açardı çimenliklerde
Ah, hepsinin gönlünde bir öksüzlük vardı,
Sevgililer, yeşil tarla, koyunlar nerde?..

KOŞMA

Bir daha o fırsat geçer mi ele?
Dün gördüm, bugün de göresim geldi!
Gülüşü o kadar hoştu ki hele,
Lebinden koncalar düresim geldi!

Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,
Gözleri gözümden daima kaçtı,
Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,
Öpüp okşayarak öresim geldi!

Yüzü benziyordu bahar ayına,
Kaşları can yakan aşkın yayına,
Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,
Yüzümü, gözümü süresim geldi!

HATIRA

Geçsin günler, haftalar,
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman sanki bir rüzgâr
Ve bir su gibi aksın...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın...

BİR CENAZE ALAYI
Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın
Omuzlarında giden bu tabut aceb kimin ?..
Allah'ım, bu cenaze bana benden çok yakın :
Bu benim en kıymetli, en fazla sevdiğimin!..
Bu ölen bir ruh idi, bir faninin varlığı;
Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı.
Bu ruh ölmeyecekti, fakat öldürdüler, ah,
Şu mel'un yedi cellad, şu yedi büyük günah!
Ardınca ağlaşıyor bir kaafile genç kadın :
Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri...
Hepsinin yüzü solgun, saçları darmadağın,
Boşlukta çırpınıyor ince, berrak elleri.
Alayın arkasından, çılgınca haykırarak,
Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak,
Bu ruha aid olan cede - iki kolunda
İki iblis asılı - ilerliyor yolunda...

İKİNCİ VARLIK

Çevirip gözlerini benliğinin içine,
O adam dün kendini buldu “ ipnoz “ halinde
Ne Hindistan’a gitti, ne de Çinimaçin’e
Sonsuz bir cihan gördü ansızın hayalinde
Bir cihan onun kendi iç yüzünün çevresi
Bu yanardağdan kopan kükremiş lavlar gibi
Derinden uğuldarken ruhunun korkunç sesi,
Açıldı gönlünde bir kızıl gayyanın gibi…
Al güllerle donanmış bir bahardı gözünde
O kıpkızıl gayya ki kaynıyordu özünde
Bilmeden düşünmeden bazen rüya sanırken…
O adam her işinde her samimi sözünde
Birinci varlığının fani “nebülöz”ünde
İkinci varlığının birden bire görmüştü!
Çığlıklarla atıldı, kızlar gayyaya düştü…

RUBAÎLER

“Ses” Şairine:
Seslenme hünerdir, ses alıp verme kolay;
Yol gösterecek bir gerçekler bir alay.
Parlak nice yıldızda güneştir göz alan,
Bin bir oka hız verir gerilmiş tek yay.
Gecelerim:
Durgunluğu var baş koyacak diz geceler,
Düş perdesidir kavuşturan iz geceler.
Yıldız yıldız teselli serpildi yere,
Gerçek acıdan geçti habersiz geceler.

Yarı yolun ötesinden:
Meydanda bütün oyuncular belli konu,
Son perde için bağlayabildim oyunu.
Çoktan beridir alınyazım avcumda:
Çözdüm yol alırken yarısından çoğunu.
Alıntı Yaparak Cevapla
  #3  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:21 AM
Hâlâ:
Fuad Bayramoğlu’ya
Çiy damlası, gül goncası, taptaze bahar…
Hâlâ bugün içmiş gibi sarhoşluğu var.
Tuttukça yakar şimdi boşalmış kadehim,
Ömrün dokunulmaz külüdür hatıralar.

Var yok:
Yelkenler açık, beklediğim rüzgâr yok;
Bağ bahçe yolum el yetişir dallar yok.
Bir gün de bakarsın yel eser, dağ eğilir;
“Çok geç!” diyecek kadar zamanım var yok.

Gündönümü:
Çiğdemler çiy serpili dallar nerede?
Göç var yatağından suyu bezmiş derede.
Batmış mı, tutulmuş mu güneş, gün dönümü,
Pancurları örtülen bu tek pencerede?

Vermek Gerek Yol boyunca Mısralar
Seviyorum bu toprakları,
Çünkü tanıyorum,
Çünkü bu toprağın ateşiyle yanıyorum,
Bu toprağın derdini duyuyorum ta... Can evimde
Tanıyorum evet:
Hem şöyle bir kuş bakışı bakıp tanımak değil bu,
-ne münasebet-
Ben bu yurdu baştan başa,
Karış karış
Gezdim dolaştım.
Kah bir "makine" içinde rüzgarla ettim yarış,
Kah uslu bir at sırtında dik yamaçlar aştım.
bu toprakları severek, okşayarak,
Dinleyerek, duyarak
Dolaştım...
Sevgilim benim, anam benim bu toprak!
Ben ona gönül verdim can adadım.
Can adadım...

Vilayet Merkezlerinde ziyafetten ziyafete konarak
Şerefe kadeh kaldırmak,
Nutuklar söylemek,
Köylüyü övmek
Alkışlmak, alkışlanmak...
Hoş şeylerdir bunlar doğrusu,

Fakat
Bize bu toprağı tanıtmaz.
Tanıyabilmek için bu mukaddes toprağı,
Bir çırpıda geçerek
Ve atlayarak
-Şehir ve dolaylarındaki bahçeyi bağı
"Köyün kendisine" yönelmek gerek!
Köyün fakir sofrasına diz çökmek,
Konuk ağırlamak için yaptığı bulgur aşına
Yufka ekmeğini kaşık etmek
Ve evin tek tahta kaşığıyla
Sekiz on kişi ayran içmek gerek!
Trahomlu çipil çocuk gözlerinde
Ağlayan acıyı ve gülen umudu
Görmek,
Görebilmek...
Ve onlara vermek... vermek...
Elimizden, kafamızdan,
Gönlümüzdeki hızdan...
- Vermek!
Yol, okul, ilaç, ışık, su
Ve sevgi... sevgi yürekler dolusu!

GİT, BAHAR!
Çekil, boyu gölgeli yolda gezinme,
Bahar, bakışların yine pek sarhoş!
Yanılıp gönlüme misafir inme,
Kapısı kilitli mihrabı bomboş,

Mabeddir orası, meyhane değil.

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler...
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün,

Gerçekten güzelsin, efsane değil.

Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümden ibadet için
Diz çöken kızları ürkütme sakın,

Kalbime girme, o, kaşane değil.

Git bahar, git bahar... Uzaklarda gül;
Denize renginden bırak hediye.
Ufuklarda gezin, semaya süzül,
Kalbime sokulma "peymane!" diye,

Gördüklerin kandil... Peymane değil!


TABİAT ODAM
Severim kırlarda ben yaşamayı,
On iki ay.
Severim kırları yeşil göğsünü,
Bütün süsünü.

İstemem başımın üzerinde dam,
Tabiat odam.
İstemem topraktan başka bir yatak,
Kehkeşanlar tak.

Kuşlardan savrulan bir incecik tüy,
Üstümde örtü.
Ve aydan kırpılan bütün yıldızlar,
Rüyamda kızlar.

Her sabah neşeyle uyanan bir eş,
Koynumda güneş.
Dallarda ötüşen kuşar kabilem,
Bilmezler elem.

Ağlarsak bizimle beraber olur,
Hemşirem yağmur.
Sızlarsak bizimle beraber sızlar,
Kardeşim rüzgar.

İsteyen toplasın binlerle arşın,
Karlardan kışın.
Mutlaka öptürür dağlarda temmuz,
Çıplak bir omuz.

Severim kırlarda ben yaşamayı,
On iki ay.
Severim kırları yeşil göğsünü,
Bütün süsünü.

Ölürsem istemem ne yas ne kefen,
Ne başka bir fen.
Üstümden kalkmasın çimen, çiy, yosun,
Ruhum uyusun.

NERDESİN

Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeeyle dolar: -Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Aşıkıyım beni çağıran bu sesin

Gün olur sürüyüp beni debeder,
Bu ses rüzgarlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürü beraber,
Ansızın haykırı bana: -Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden,
Ta derinden bir gün bana "Gel" desin.

RÜZGAR

Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir ordu...
Sanırım bu korkunç, kara orduyu
Bütün dünyadaki ruhlar doldurdu,
Bu korkunç geceyi ve orduyu.

Bu rüzgar bu deli rüzgar bir akın...
Bayraklar, havada yer yer bayraklar
Ve ruhlar zafere giden bu harbin
Sonunda cennete kavuşacaklar.

Bu rüzgar, bu uzun sefer ne hoştur,
Ne hoştur bu koşuş, bu yırtıcı hız!
Kimi hız çılgını kim sarhoştur,
Haykıran bağrışan binlerce ağız.

Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir çığlık...
Besbelli onlardır bizi çağıran.
İşte gökler geniş, ufuklar açık,
Onlardır, onlardır bizi çağıran.

Ne mutlu bir rüzgar gibi varlığı
Durmadan bir emel peşinde koşmak!
Sıkıyor günlerin beni darlığı,
Nerdedir ruhların gittiği uçmak?

Bu rüzgar, bu deli rüzgar bir akın...
Alnımdan aşıyor köpürmüş atlar.
Rüzgarlar ya beni burda bırakın,
Ya beni göklere alsın kanatlar!

HALAY

Davranın halaya durun koçaklar,
İşte baş, işte davul, işte meydan!
Güzel halay çeken, güzel kucaklar,
Güzeli sevmeyen çıksın aradan!

Çal davul çal, güm güm oynasın yürek,
Üfle zurna üfle, uzun uzun çek,
Yiğit olan, efe olanlar gerçek,
Ayak ayak gider çıkmaz sıradan.

Dönün dalga dalga, yol yol dönünüz,
Dönün takım takım, kol kol dönünüz,
Geniş geniş dönün, bol bol dönünüz,
Dönün bağışlasın sizi yaradan!

Ulu çamlar gibi işte beşiniz,
Sıra dağlar mıdır yoksa eşiniz?
El ele tutuşun, birleşiniz,
Sizinle öğünür elbet bu vatan!

Tecer der çalınır gönlümde davul,
Ana kız el ele, babayla oğul,
Yiğitler çıkıyor meydana, savul,
Sevul gam, kasavet buğün buradan!


MAVİ, MAVİYDİ GÖKYÜZÜ

Mavi maviydi gökyüzü
Bulutlar beyaz, beyazdı
Boşluğu ve üzüntüsü
İçinde ne garip yazdı...

Garip, güzel, sonra mahzun
Işıkla yağmur beraber,
Bir türkü ki gamlı uzun,
Ve sen gülünce açan güller,

Beyaz bryazdı bulutlar,
Gölgeler buğulu, derin;
Ah o hiç dinmeyen rüzgar
Ve uykusu çiçeklerin.

Mor aydınlıkta bir çınar
Veya kestane dibinde;
Mahmur süzülen bakışlar
İkindi saatlerinde...

Birden gülümseyen yüzün
Sabahların aynasında
Ve beni çıldırtan hüzün
İki bakış arasında.

Kim bilir şimdi nerdesin?
Senindir yine akşamlar;
Merdivende ayak sesin
Rıhtım taşında gölgen var.

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içimdeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Banim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradıne ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

YAVAŞ YAVAŞ AYDINLANAN

Yavaş yavaş aydınlanan
Bir denizaltı alemi,
Yosunlu bir boşluktan
Çekiyor kendine beni.

Bir yıldız uzaklığında
Uyanıyor birer birer
Ürkek bulanıklığında
Zamanı bölen şekiller.

Ey sükutun bir nefeste
Yaktığı billur avize!
Bu esrarlı müselleste
Gökler yakınlaştı bize...

Aydınlıın hendesesi
Sonsuzluk bahçendir senin;
Dinleyin geliyor sesi
Arılarla böceklerin!

Bilirim kimse içemez
Üst üste aynı pınardan,
Bir veda gibi her nefes
Alışılmış kyıladan.

Hangi güvercin kanadı
Köpükten çırpınışında,
Bu sarayı tamamladı
Her tesadüfün dışında;

Ve hangi el boş geceden
Uzattı bu altın tası
Sızdıkçabir düşünceden
Günlerin kızıl meyvası?

Ey eşiğinde bir anın
Durmadan değişen şeyler!
Başucunda her rüyanın
Bu aydınlık oyunu bekler...

ŞİİR


Sarışın buğdayı rüyalarımızın,
Seni bağrımızda eker, biçeriz,
Acılar kardeşin, teselli kızın,
Zengin parıltınla dolar gecemiz.

Sükutun bahçesi tılsım ve pınar
Yıldızdan cümlesi karanlıkkların;
İklimler dışında ezeli bahar,
Mevsimler içinde tükenmez yarın.

İçimizde sonsuz çalkalanan deniz,
Gülümseyen yüzü kaderin bize,
Yıldızların altın bahçesindeyiz,
Ebediyetinle geldik diz dize.

SELAM OLSUN

Selam olsun bizden güzel dünyaya
Bahçelerde hala güller açar mı
Selam olsun sonsuz güneşe, aya
Işıklar gölgeler suda oynar mı

Hepsi güzeldi kar, tipi, fırtına
Günlerin geçişi ardı ardına
Hasretiz bir kanat şakırtısına
Mavi gökte yine kuşlar açar mı

Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan
Dönmeyen gemiler oldukça açıktan
Adımız soran, arayan var mı

BİR YOLCUYA

Saçların yine solgun,
Bağrın elemle dolgun...
Nereye yolculuğun
Yeni bir gurbete mi?

Ben de bir kuru yaprak
Gibi seninleyim, bak
Zülfüne bağlanarak
Oldum gönül veremi...

Gözlerin dolu melal,
Yüzün bir ince hilal...
Giderken beni de al
Beraberine... E mi?..

SİPERDE AKŞAM

Akşam rüzgarları der ki Ali'ye:
"Gözler ileriye, gönül geriye!.."
Sanki köydekiler görünsün diye,
Tepeler alçalır, dereler dolar!

Düşünür köyünü: Her taraf kara...
Ne haber gönderen, ne beş on para...
Belki birkaç anne bakar yollara,
Belki bir iki dul saçını yolar!

Yıllarca gurbette çektiği çile
Canlanır yeniden gelerek dile,
Aksini arayan birkaç ah ile
Göğsü boşalırken gözleri dolar!

KİMSESİZLİK

Yıllardırki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Mustaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatına inandığım biri var gibi.

Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım;
Yan odadan ince bir ses diyor gibi gel!
Va hakikat bırakıyor hulyamı yarım.

Gözlerimde aprıltısı bakır bir tasın,
Kulaklarım komşuların aayak sesinde:
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Baş ucumda bir bana "su yok" desinde!

GURBET

Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde,
Hepsi bana yabancı,
Hepsi başka biçimde!

Eriyorum git gide,
Elveda her ümide,
Gurbet benliğimi de
Bitirmiş içimde!

Ne arum, ne emelim,
Yaralanmış bir elim
Ben gurbette değilim,
Gurbet benim içimde!
Alıntı Yaparak Cevapla
  #4  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:22 AM
GÜZ

Kurudu artık otlar
Bitmiyor tazeleri,
Birikinti sularda
Yaprak cenazeleri...

Döndü yayladakiler
Erdi bağlarda batı,
Ovalar daha geniş
Kayalar daha katı...

Başım avuçlarımda
Bir ağır külçe hüzün,
Düşüyor gözlerime
Çığ taneleri güzün...

VIII

Onun gönül hoş etmesi
Ters akan suyu andırır
Aksa dahi değirmenin
Yalnız, başını döndürür.

Kader yazan avucuma
Hastalık veren içime
Oturup da baş ucuma
Ne öldürür, ne ondurur.

Ne erer yanına sözüm
Ne sözüne kara yazım
İzinde süzülen gözüm
Kendisini aşındırır.

Merhametten bir yol bulup
Lutfetse yanıma gelip
Tanrı, yeri iki bölüp
Araya boşluk indirir.

Bir sözüm yok ondan yana
Zulmünde haklıdır yine
Verse de gönlünü bana
Kara bahtı gücendirir.

KARMAKARIŞIK


Yerlerden göklere ağlar germişim.
Şu akan yıldızlar benim, benim, benim!
Dizinin dibinde postu semişim.
Gülerde güler canım, canım, canım!

Yapraklar, çiçekler, meyveler dalı,
Gözlerin, dillerin müjdeler dolu.
Ben de kendimi kapmış koyvermişlim,
Başım duman duman, içim inim inim!

Yollara düşmüşüm, elsiz, ayaksız.
Türküler düzmüşüm, sözsüz, duraksız.
Sesini almışım, sazımı kırmışım,
Telden uçtu gider ünüm, ünüm, ünüm!

Selam şu bağrıma çarpan yankıya,
Elveda Neden'e veda Çünkü'ye
Bir masala giden yolda durmuşum,
Sana çevrilmiş yönüm, yönüm, yönüm!

Ateşe vermişim dört bir mevsimi,
Tek yaprağa indirmişim takvimi
Gece olmuş, seni düşte görmüşüm,
İlle geçmiyor günüm, günüm, günüm!

Bahtım beni almış, geçmiş götürmüş.
Ceylanlar dolusu yere getirmiş,
Sana nişan almışım, beni vurmuşum,
Akarda akar kanım, kanım, kanım!

Sesler döner yoldan; dönüm, dönüm, dönüm,
Sesler düşer yollara, sonum, sonum, sonum:
Zehir mi, bal mıdır, bir şey karmışım.
Yemesi güç a benim, benim, benim!

İŞTE O ŞİİR BU!

Bu şiir, isimleri, Dedem Korkud'un
Büyük Kahramanı Kanturalı'nın yavuklusu
Salcan Hatun'un adıyla ayakdaş olan
Bütün gelinlik Türk kızlarına ithaf olunur

Senden yüzyıl önce gelüp, dünyada
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...
Gahi gurbetlerde, gahi sılada,
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Gözlerim yollarda, yolum uzakta,
Sen gül sularıyla yunmuş kucakta,
Ben yapayalnız bu kesmiş yatakta,
Seni bekliyorum, Ogün bu gündür...

Beşiklerde, kundaklarda bir sıbyan,
Al güller içinde bir bebek, bir can,
Gözlerin simsiyah dudakların mercan
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Evcilik oynardın, telli duvaklı,
Ben uzaktan seyrederdim, meraklı
Yıldızlardan inme bir gül yanaklı,
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Gözlerin konuşkan dilin çocuksu
Gülücüklerin berrak bir içim su,
O nasıl kahkaha? Gökler dolusu...
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Uyandım ki bakışların değişmiş
Yürümen bambaşka... Şaşılacak iş!
Gördüğün düş gerçeğe mi dönüşmüş?
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Öülm akla gelmez insan sevince,
Sonunu düşünmez inceden ince
Ne gündüzüm gündüz, ne gecem gece,
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

Desem tabir eder mi ki rüyam?
Kabul etti deyim hayra yorar mı?
Umudum var, saracaktır yaramı,
Seni bekliyorum, o gün bu gündür...

KIYIDAKİ TEKNE
-Ünlü Ressam BRAQUE'a-
Kurudum da kadin oldum kumlarda
Bir sefer bekleye bekleye her gün ben.
Enginlerden bir rüzgar esmez mi serin serin
Pul pul ürperişler geçer içimden.

Bir gün atlayıveresim gelir şu kıyılardan
Işıl ışıl, yeşil yeşil sulara.
Al başını çık git der deli gönül
Verip kendini bir büyük rüzgara!

Ta yanıbaşında durup da böye
Hasretini çektiğin şeylere hasret gitmek!
Hem tut o sular için halkol, hayat ol,
Hem tut sonra o sulara hasret çek!

Biraz dalacak olsam ta içimden bir şeyin
Çıkıp dolaştığını duyuyorum denizde.
Ama öyle bitirmiş ki kum beni
Ardında bir türlü gidemiyorum işte.

Bazen ayak sesleri duyarım dört yanımda,
Bakarım masmavi bir umut,
Bakarım, sülün gibi bir sülüne serilmiş
Püfür püfür bir bulut.

Başımı, bordamı dövsün dalgalar,
Tuzlar tahtalarımı kemirsin istiyorum.
Çek beni fırtına, çek beni deniz!
Bırak beni sahil, bırak beni kum!

İnsaniyetinize sığınıyorum!

ZİLLER ÇALACAK

Zil çalacak... Siz derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benim için,
Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;
Ta içimden birisi gidecek uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak, ziller çalacak benim için,
duyacağım iskelelerden, istanyonlardan bütün;
Ta içimden birisi koşacak ardınızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün bir zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Ta içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.

NEREDEN TEŞRİF

Yine eller beyaz beyaz
Niyazdan mı geliyorsun?
Malihulyaya dönmüşün
Boğaz'dan mı geliyorsun?

Mavierin hare hare
Seni döndürmüş bu şehre.
Kemer sanki "Nefsi emmare"
Bir hazdan mı geliyorsun?
Gözlerinde mavi düşler,
Göğsünde alıcı kuşlar,
Yine havalanmış kaşlar,
Pervazdan mı geliyorsun?


Geldin Rast'ta karar gibi,
Boy-pos Evc'e firar gibi,
El bir makam arar gibi,
Bir sazdan mı geliyorsun?

Gel ey göğsü gül nakışlım,
Gülü masiva kokuşlum
Benim İstanbul bakışlım
İlk yazdan mı geliyorsun?

Arif Nihat ASYA (1904-1957)

BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR

Şehitler tepesi boş değil,
Biri var bekliyor...
Ve bir göğüs nefes almak için
Rüzgar bekliyor.

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
KJim demiş "Meçhul asker" diye?

Destanını yapmış, kasideye kanmış...
Bir el ki ahiretten uzanmış,
Edeple gelip birer birer
Öpsün diye faniler.

Öpelim temizse dudaklarımız...
Fakat basmasın toprağına
Temiz değilse ayaklarımız.

Rüzgarını kesmesin gövdeler...
Sesinden yüksek çıkmasın
Nutuklar, kasideler!

Geri gitsin alkışlar, geri...
Geri gitsin ellerin
Yapma çiçekleri!

Ona oğullardan, analardan
Dilekler yeter...
Yazın sarı, kışın beyaz
Çiçekler yeter.

Söyledi söyleyenler demin...
Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar,
Simdi sen söyle, söz senin!

Şehitler tepesi boş değil,
Toprağını kahramanlar bekliyor...
Ve bir bayrak dalgalanmak için
Rüzgar bekliyor.

Destanı öksüz, sükutu derin
"Meçhul Asker''in...

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli...
Kim demişl "Meçhul Asker" diye?

DESTAN

O zaferler getiren atların
Nalları altındanmış;
Gidişleri akına,
Gelişleri akındanmış.

Yolları eline dolayan;
Beldeler, ülkeler avlayan
Süvarileri varmış ki,
Oğuz, Bilge, Süleyman'mış.

Bize bin yıllık armağan
Şu parıltı kılıçlarından
Ve şu serin, kuytu gölge
Kanatlardanmış.

Kimi kılıç dövülen al külçeden,
Kimi güllerin al açtığı bahçeden,
Kimi dağların yoğrulduğu
Şu mor yığındanmış.

Tufanında, borasında
Gürüldemiş gökler...
Ve yerle gök arasında
Dağlar kımıldanmış.

Gönül vermişler aya;
Hükmetmişler toprağa, suya...
Tanrıyla akrabalıkları
Yakındanmış.

Zembereğini kuran
Onlarmış bu dünyanın..
Onlar ki, kurt doğuran
Obaların kanındanmış.

Va zaferler getiren atların
Nalları altındanmış.

DEVLER

Sarsarak köprüleri
Devler geçti bu yollardan:
Dudaklarında Hun türküleri.

Tulgalı başbuğlar
Ve rüzgarda
Bayraklar, uğultular, tuğlar...

Bir dünya doldu boşaldı..
Yazık ki adları, destanlardan
Masallara kaldı!

Sağa, sola, ileri...
Devler geçti bu yollardan,
Kaldı ayak izleri.

Hala nabızlar atıyor:
Şu çamlı, meşeli dağların
Altında devler yatıyor.

Yıllar yığın yığın o günden beri..
Ne bir destan parçası,
Ne bir zafer kemeri!

Fırtınalara armağan olsun
Göğüsler dolusu Hun
Türkleri!

ÇOCUK VE AĞAÇ

Çocuk, çok sevdi ağacı...
Verirdi ona, her kış,
Çiçekleri olaydı!
Yaprakları olaydı..

Ağaç, çok sevdi çocuğu..
Öperdi altın saçlarından,
Dudakları olaydı!

Ve ona öptürmek için,
Eğilirdi yerlere kadar
Yanakları olaydı!

Dökerdi önüne hepsini,
Gümüşten, altından, sedeften
Oyuncakları olaydı!

Ve çocuk gittikten sonra
Böyle kalır mıydı ağaç?
Ne olurdu onun da
Bacakları olaydı,
Ayakları olaydı!

FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek..
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek...

Yürü: Hâlâ, ne diye oyunda, oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden..
Seninde destanını okuyalım ezberden..
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden..

Elde sensin, dilde sen... Gönüldesin, baştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini...
Göster kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçükgöme, hor görme, delikanlım, kendini!..

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Bu kitaplar Fatih'tir, Selim'dir, Süleyman'dır;
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan'dır;
Haydi artık, uyuyan destanın uyandır!..

Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın?
Kızım, sen de Fatih'ler doğuracak yaştasın!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyecceksin, millet yürüyecek arkandan;
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan..

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın..
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü, aslnım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hâlâ ne diye, kendinle savaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

DENİZ HASRETİ

Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor,
Çöllerde kalmış gibi yanıyor, yanıyorum.
Bütün gemicilerin ruhu bende yaşıyor;
Başımdai gökleri bir deniz sanıyorum.

Nasıl yaşayacağım ey deniz, senden uzak?..
Yanıp sönüyor gibi gözleinde fenerin!..
Uçuyor mu limande her gece sallanarak,
Altundan çivilerle çakılmış gemilerin?..

Sevmiyorum suyunda yıkanmamış rüzgarı;
Dalgaların gözümde tütüyor mavi, yeşil...
içimi güldürmüyor sensiz ay ışıkları;
Ufkundan yükselmeyen güneşler güneş değil!

Bir gün nehirler gibi çağlayarak derinden
Dağlardan, ormanlardan sana akacak mıyım?
Ey deniz, şöyle bir gün sana bakacak mıyım?
Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?...
Alıntı Yaparak Cevapla
  #5  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:23 AM
BURSA'DA AKŞAM

Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam,
Dağların yere indi koyu, serin gölgesi;
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam;
Düştü yeşil ovaya kubbalerin gölgesi!...

Ufuklarda bu akşam ne sis var, ne bulut var;
Servilerin içinde bir alev Emirsultan...
İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar,
Bir ilahi adaya benzeyen Yıldırım'dan.

Ovada ince yollar gölgeleniyor işte;
Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor!
Güneşin son nurundan bir damlacık içmiş de,
Şu karşı ki kulübe bir saray görünüyor!.

Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi,
Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam.
Göklerde ne bir nefes, ne de bir kanat sesi,
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam!..

BIKMAK

Sesin dudaklarında fağfur bir Japon tası,
Uzun saçların bir yaz yağmurunun teması,
Ellerin semaverden akan çay kadar ılık.

Sesin odaya girmiş bir serçe kadar ürkek,
Ellerin açık kalan pancuru gösterecek
Ve saçın gözlerinin içi kadar karanlık.

Yağmur gibi doldursan odayı gözlerinle,
İçinden konuşacak aynalar gözlerinle
Ve gün avuçlarından kayan bir gümüş balık.

Bir koltuğa sinecek sıcaklığın derinden;
Girecek, yaklaşınca başın, kirpiklerinden
Gözlerine ağaçlı bir yol gibi ayrılık

YOLCULUK

Bir yaz günü, odamdan kaparken bavulumu,
Çekecek koltuğumun parmakları kolumu
her zaman ki sesiyle bana: "Otur" diyecek.

Bütün kış geceleri duyduğum laflarıyla,
Çıplak bir kadın gibi beyaz çarşaflarıyla
Beni uyutmak için yatağım esneyeek.

Yolda, adımlarımı çağıracak geriye,
Aralık kalan kapım belki dönerim diye.
Penceremde buğudanbir damla yaş donacak.

Yürürken sağ omzuma hafif sesle ötüşüp,
-Bir evden anlaşılmaz fısıltılarla düşüp-
Bembeyaz bir el gibi bir güvercin konacak.

Dudağımı gizlice çekerek dudağına,
akşam gibi düşecekl vagon basamağına
Garda beyaz, durmandan bir kadının bedeni

ODALAR VE SOFALAR

Evler, bir nara benzer,
Nar tanesi sofalar.
Akşam, yolu gibi gezer;
Sükûn, su gibi dolar.

Odada bir pancurun
Sofadadır güneşi;
Camlarda yanan korun
Düşer içime eşi.

odada yığın yığın
Gölgenin salkımları;
Sofada yalnızlığın
Duyulur adımları.

Oda, içinden duyar
Oluktan düşenleri;
Sofa, geceyi oyar,
Dinler merdvenleri.

Toplar odam kuş gibi
Sofamın laflarını.
Birer bibloymuş gibi
Süsler boş raflarını.

Beni duvar boyunca
Bir kum gibi ufalar
Oam uyku dolunca
Uyumadan sofalar.

SEYAHAT

Her gün aynı manzara sıkıyor bizi niçin?
Önde yapayalnız dursan bile şimdilik,
yollar seni bir sabah saracak iplik iplik,
İçin seni çekecek bir gün seyahat için.

Bir seyahat fikriyle dolarsa bir gün için,
Dersen: "Görünüversin gözlerime Venedik,
"Önümde çarşaf gibi açılsın Adriyatik!"
Dersen hasret içinde benim gibi: "Çin! Çin! Çin!"

Bütün umutlarından o gün bir anda soyun,
Donra kendi kendini atıver yüzükoyun,
Gönül bir deniz gibi yumuşak şiltelere.

Duy içinde kuşların biriken çığlığını,
Kendini sandal gibi terkediver bir kere,
Ruhunun yelken gibi seyret açıldığını!...

TOPRAĞA BAĞLI

Ne uçmayı bilirim ne gökten haberdarım,
Bir karış bile fazla yükselemem yerimden:
Toprağa basmak için yapılmış ayaklarım:

Bir karış bile yükselemem yerimden,
Hasretle büyük, geniş semalra bakarım:
Toprak beni daima çeker eteklerimden...

IZTIRAP


Sensizliğin azabını duydum da önceden
Kalbim son aşkımın dedim artık mezarıdır.
Kalbim ki sandım ayrılıyor ayrılınca sen,
Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır.

Sen bağrımız yanar diye kaçtıkça daima
Gür saçlarından işte ateş aldı, kor gönül!
Etrafı bahçeler ve deniz üstü mor sema,
Sessiz kalan bu yerlere menfa diyor gönül.

Günlerce böyle kendini menfada tuttu mu,
Bazan hatırlayıp seni bazen unuttu mu
Kalbimde kıvranıp yatıyor sanki bir yılan;

Zehriyle hep dolar, gerilirken damarlarım
Feryat eder ve bağrımı yumruklar ağlarım:
ilk önce ıztırabı tanır senden ayrılan!..

KARACAAHMET'TE AKŞAM

Sivrilir kırık taşlar çürümüş dişler gibi,
Sallanır iki yanda deli dervişler gibi,
Serviler bu upuzun, bu simsiyah serviler.

Seyrekleşir geçenler batan günle beraber:
Bir talika sürükler ardından gölgesini,
Büyültür boş çukurlar köpeklerin sesini.

Yol uzari kısalır beliren hayaletler:
Kefenli cenazeler, kefensiz iskeletler,
Sessiz adımlarıyla dolaşır bu civarda...

Gölgeler gölgeleri kovalar boş yollarda,
Ürkütür hayalinde uyuyan canavarı,
Gecikmiş bir yolcunun sıklaşan adımları...

Dolaşma, ey derbeder, haydi git bu yollardan,
Geçmeyin, ah geçmeyin geç vakit bu yollardan,
Duymak istemezsiniz ademin havasını.

Toz olmuş asırları hatırlatan yasını,
Akşam burada dağıtır perde perde rüzgâra,
Yolcular düşmeyiniz geç vakit bu yollara...

SERENAD

Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen ağır
Goncanın altında bükülmüş her sak.
Seninçin dallarda süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin, zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
Gözlerin gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşlerdir dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut saçlarımda çiğ.

Olvido

Hoyarttır bur akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyarttır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor bir beşik
Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir cama açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi aşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin şahidi çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.


Ya sen! ey sen! esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş; kurtar bu gamlardan beni.
ŞEHRİN ÜSTÜNDEN GEÇEN BULUTLAR
Bakıp imreniyorum akınına
Şehrin üstünden geçen bulutların,
Belki gidiyorlar yakınına
Rüyamızı kuşatan hudutların.


Evler, ağaçlar, sular, ben bu an
Sanki bulutlarla bir, akıyoruz;
Onların hevesine uyaraktan
Cenup ufuklarına bakıyoruz.


Biz de hafif olsaydık bir rüzgardan,
Yer alsaydık şu bulut kervanında,
Güzele’e ve Yeni’ye doğru koşan
Bu sonrasız gidişin bir yanında;


Dağlara, denizlere, ovalara
Uzansaydık yağarak iplik iplik
Tohumları susamış tarlalara
Bahar, gölge ve yağmur götürseydik.


Bakıp imreniyorum akınına
Şehrin üstünden uçan bulutların.
Gidiyor, gidiyorlar yakınına
Rüyamızı kuşatan hudutların.
NAKARAT
Küçükken derdi ki, dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Vur kazmayı dağa Ferhat
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at
Çoğu gitti, azı kaldı.

Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Ektik, ektik, yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.

Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı...

Geçen Dakikalarım

Kimbilir nerdeseniz,
Geçen dakikalarım?
Kimbilir nerdesiniz?

Yıldızların korkarım,
Düştüğü yerdesiniz;
Geçen dakikalarım?

Acaba tütsü yaksam,
Görünür mü yüzünüz?
Acaba tütsü yaksam?

Siz benim yüzümsünüz
Eğilip suya baksam,
Görünür mü yüzünüz?

Gitti bütün güzeller;
Sararmış biri kaldı,
Gitti bütün güzeller.

Gün geldi saat çaldı,
Aranızda verin yer;
Sararmış biri kaldı!..


Otel Odaları

Bir merhamettir yanan, daracık odaların
İsli lambalarında, isli lambalarında.


Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aylarında, küflü aynalarında.


Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.


Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofralarında, izbe sofralarında.


Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.


Kulak verin ki, zaman, tahyayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.


Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında.

Bu Yağmur

Bu yağmur... Bu yağmur... Bu kıldan ince,
Öpüşten yumuşak yağan bu yağmur.
Bu yağmur... Bu yağmur... Bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak,
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur... bu yağmur... cinnetten üstün;
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün
Sulardan, seslerden ve gecelerden

Beklenen

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

Yıldızlı Bir Gecede

Sema bize seslenir;
Kalma, gel, işkencede!
Ruhumuz ebedidir;
Bunu duy, tek hecede!

Ömür ki, bir kurak çöl,
Onu tek bir güne böl;
Şebnem gibi doğ ve öl,
Yıldızlı bir gecede!..
Alıntı Yaparak Cevapla
  #6  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:23 AM
Şehirlerin Dışından

Kalk, arkadaş, gidelim
Dereler yoldaşımız,
Dağlar omuzdaşımız.
Dünyayı seyredelim,
Şehirlerin dışından.
Esmerden, sarışından,
Kaçalım, kurtulalım
Haydi yürü, bulalım,
Kat kat çıkmış evlerin,
O cam gözlü devlerin
Gizlediği alemi
Bir tüy gibi yel alsın,
Bir dal gibi sel alsın,
Bizden, menhus elemi.
Attığımız naralar,
Yol açsın karanlıkta.
Çeksin bizi mağralar,
Bir derin ormanlıkta.
Öttürüp sert bir ıslık,
Yılanları çağralım.
Peşinden çığlık çığlık,
Çakallara bağralım,
Ötelim baykuşlarla.
Kızıl akşam üstleri,
Hicret eden kuşlarla,
Sema, deniz ve yeri,
Çepçevre, iklim iklim,
Dolaşalım, gezelim
Yollar bizden bir izdir,
Ne duysak sesimizdir,
Ne görsek benzer bize.
Hiç şaşmayan bir saat
Gibi işler tabiat,
Uyarak kalbimize
Mevsimler boğum boğum,
Zamanın ipliğinde.
Başı görünmez doğum,
Sonu ölçülmez hayat...
Hayvan, nebat ve cemat,
Hepsi ilk gençliğinde.
Ölen ölür, yıpranmaz;
Giden gider, aranmaz.
Böyle geçer ömrümüz,
Bir gün gelir, ölürüz.
Haberimiz olmadan.
Ve o zaman, o zaman,
Hayat neymiş görürsün
Bırak, keyfini sürsün,
Şehirlerin, köleler
Yeter bizi tuttuğu
Tükensin velveleler
Kalk arkadaş, gidelim
İnsanın unuttuğu
Allah'ı zikredelim;
Gül ve sümbül hırkamız,
Sullar, kuşlar, halkamız...



Kaldırımlar I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn-cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi,
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum...
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler...
Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin.
Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim!
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim.
Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi.

İBRAHİM

İbrahim
İçimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
İbrahîm
putları evime sokan kim

asma bahçelerindedolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
İbrahîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

NİRVANA

karanlığı geçelim
karanlığı geçelim
ne uyku
ne ölüm
hem uyku
hem ölüm
düş içime uyu
ve sonsuz büyü
unut renkleri
ve şekilleri
hepi
ve hiçi
beni
ve seni
ve geceyi yuttu
nirvan


MANSÛR

Renkler güneşten çıktılar
Renkler güneşe girdiler
Renkler güneşsiz öldüler
Ve renk gerek bana
Ne renksizlik

Güneşler bir yerden çıktılar
Güneşler bir yere girdiler
Güneşler onsuz öldüler
Ne aydınlık gerek ban ne karanlık

Şekiller bir yerden geldiler
Şekiller bir yere gitiler
Şekiller görünmez oldular

Büyük köse vur
Bütün sesler bir seste boğuldu mansûr
Mansûuur

MEMLEKETİM


Göbeğinden çıkan ağaç
Osman Gazinin
Dereler
Çayırlar
Sürüler
Üstünde yaşadığım toprak
Muradım, Yıldırımım, Fatihim
Yeniçerim
Evliya çelebim
Bursam İstanbulum
hele İstanbulum
Tarihim san'atım
Annem babam komşuları
Zenci Nerkis Kalfa
Çerkes Nevres dadım
Cihangirde deniz parıltısı içindeki evim;
Ben bu diyara zenbille gelmedim
Ben bu yerlerin çocuğuyum
Burası benim İstanbulum
Bu insanlar benim
Bu insanlar benim
Bu gökler benim
Bu tatlı Ömer çocuk benim
Dedelerim memleketim ve herşeyim onun
Osman Gazinin gödüğü rüyada
Ömerle ben varım

İSTANBUL'UMUN DİLİ

annemin dili
babamın dili
İstanbulumun dili
İstanbullumun dili
İstanbulumun efendisi
hanımefendisi
sokaklarımın bekçisi
yoğurtçusu, balıkçısı
can dilimi konuşanım
canım benim
ninnilerimi bu dil söyledi
masallarımı bu dil
bu dille duydum türkülerimi
bu dille okudum şairlerimi
"zalim beni söyletme derunumda neler var"

MELÂNKOLİ

Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlayamam kederimi
Bir ateş yakar derimi
İçim dar bulur yerimi
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim
Ne bir dost yüzü isterim
Hafif bir sızı isterim
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım
Görünmez olur yollarım
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir.

Ne bir dost, ne bir sevgili
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür

KOŞMA

Sevip sevip yarı ele kaptırmak
Kara bahtın bana eski işidir.
Ömrümdeki yıllar kadar yar sevdim
Her biri bir başkasının eşidir.

Canlar verdim her birinin yoluna,
Hepsi girdi bir yiğidin koluna,
Bülbül bile kondu bir gül dalına,
Boşta gezen bizim gönül kuşudur.

Baktığım yok üzüntüye, sevince.
Feryat etmem yar başından savınca,
Benim gibi sevmelidir sevince:
Ne göz görür, ne kulağım işitir.

Kara saçım dik başımda kar oldu,
Ak saçımla yar sevmesi ar oldu,
Bana vuran eller değil, yar oldu,
Bu dert benim dertlerimin başıdır.

Kimi aşık dileğine ulaşır,
Sevdiğiyle cümbüş eder, gülüşür,
Kimi benim gibi garip dolaşır,
Asıl aşık kâm almıyan kişidir.

SUTÜVEN
Bir kayadan duman duman
On yedi metre atlayan
Dağ kokusuyla yüklü su.

Boşluğa fırlayınca, saç
Düştüğü yerde üç kulaç
Mavi su, ak köpüklü su.

Şi'rin elindesin bugün
Eski masalların bütün
Canlanacak birer birer.

Akhalılar da bir zaman
Şair, ilâhe, kahraman,
Şi'rini burda içtiler.

Hepsi tapardı rengine,
Rastlamamıştı dengine,
Hiçbiri, mor Tesalya'da.

Öyle füsunludur bu yer
Şi'rine borçludur Homer
Çünkü senindir İlyada.

Eski, uzun zamanların,
Tığ gibi kahramanların
Türküsüdür sesin henüz.

Dağda hayat uyandıran
Taşları duygulandıran
Bir son ilâhesin henüz.

Afrodit olmadan ilâh
Dağdan inerdi hersabah
Elde gümüş hamam tası.

Burda çıkardı örtüden
Kimseye gösterilmeyen
Gerdanı, göğsü, kalçası.

Altına mavi mermerin,
Üstüne ak köpüklerin
Kurt gibi saldırırdı hep.

Kimseye belli etmeden,
Hırsla kucakladıkça sen,
Göğsünü kaldırırdı hep.

Burda Moğol, Yunan, Mısır,
Med, Roma, Türk, asır asır
Taptı döküldüğün yere.

Tanrıların konakları,
Orduların otakları
Burda ererdi göklere.

Söylediğim masal değil;
Atları, kahraman Aşil
Burda sulardı bir zaman.

Burda gezerdi Keykubat,
Burda keserdi Mihridat,
Burda içerdi Antuvan!

Göğse nasıl batarsa diş
Öyle derinden işlemiş
Taşlara Hektor'un izi.

Söyle, bugün niçin, neden
Bunca ilâhlığınla sen
Kulluğa almadın bizi?

Halbuki bir Yunan kadar,
Hüsnüne her tapan kadar
Tapmayı biz de anlarız.

Bizleri başka görme sen;
Hüsnü, Huda kadar seven
Gönlü temiz adamlarız.

Hepsini at da bir yana,
Bari o günlerin bana
Şi'rini söyle tatlı su.

Şi'rini, geldiğin yerin
Şi'rini, eski günlerin
Söyle, köpük kanatlı su!

SANAT

Kalemim bir fırçadır, ucu iğneden ince
Bir boya kutusuudur, kafam geceden kara.
O fırça bu kutuyla göğüs güğse verince
Parmaklarım yaklaşır yarınki tablolara

Güzel çirkinler bulmak, iyi kötüler çizmek
Bir gölgenin üstünde didinmek haftalarca
En yüksek en alçağı boy sırasında dizmek
Sonra dolaşmak uzun yolları yaftalarla.

Sonra yorulur onda bir şey arayan gözler
Yorulur karşısında duranlar sıra sıra
Boncuklar gibi ipe dizip de asmak ister
Kendi beynimi kendi gözümü insanlara

Asırlarca bu havuz rengimle mayalanmaz
Çeşme gibi aksa da kafamdaki boyalar.
Bu yoksulluk içinde göklere çatsam da az.
Yarattığım tablolar ancak beni oyalar.
Alıntı Yaparak Cevapla
  #7  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:24 AM
SON KUMAŞ

Görmedim ilham atını,
Ben bu şiir san'atını
Bir deli kızdan okudum.

San'atı öğretti bana;
Ben de bu tezgahta ona
Türlü kumaşlar dokudum.

Altı buçuk yıl emeğim;
Gönlüm, elim, göz bebeğim
Eskidi sırtında bütün.

Tam gözü doldurduğu gün,
Sevgiden almış gibi hız
Ansızın evlendi o kız.

İstedim ünler salacak,
Bir yaman örnekli duvak
Örmek o ruhum geline.

Ay ışığından bir ipek
Gamla beraber bükerek
Taktım ömür iğnesine.

İğneyi ilkin derime,
Sonra çürük gözlerime
Saplayarak titremeden;

İşledim üç günde bakın:
Solmuş ümit yaprağının
Üstüme her duygumu ben.

San'atım ermişti sona;
Gitti merasimle ona
Ellerimin son hüneri.

İşte o kızdan bu kumaş
Her yanı kıpkırmızı yaş,
Ertesi gün geldi geri!

OLAMIYOR BİR TÜRLÜ

Adını ben kattım alın yazıma,
Şimdi kendim bile bozamıyorum.
Ne yapsam yanına kalacak gibi
Sana küsmüyor, kızamıyorum.

Öğrenmek istedim sevdim seveli
Beni yeni baştan dokuyan eli
Geldim son düğüme gözüm perdeli
Ah onu bir türlü çözemiyorum.

Beni bırakmıyor kurduğum tuzak,
Kıskancım, hastayım, tedirginim bak
Hoş geliyor kuyruğuyla oynamak
Yılanın başını ezemiyorum.

Boşa arardım, boşa dolardım
Açıldım engine kıyına vardım
Canım pahasına inci çıkardım
Bir sağlam ipliğe dizemiyorum.

Bir senden alıyor gönlüm haberi
Sen oldun o körün bakan gözleri
İçime sinmiyor bir güzel yeri
Sen yanımda yokken gezemiyorum.

Demişler ki âşık Ömer avare
Akıl darmadağın, kalp pare pare
Âşıkım, ustayım ama ne çare
Sana lâyık şiiri yazamıyorum...


İSTİYORUM

Bir çiçek istiyorum, ben bakmasam solacak.
Bir kanat istiyorum, beni yerden alacak,
Bir güneş istiyorum, gece bende kalacak.

Bir mermer istiyorum, arzumca oymak için,
Bir kadın istiyorum, ruhunu soymak için,
Bir çift diz istiyorum, başımı koymak için.

Bir zincir istiyorum, hırsımı bağlayacak,
Bir yangın istiyorum, ruhumu dağlayacak,
Bir ana istiyorum, başımda ağlayacak.

Bir bilinmez kaleyi fethetmek tek başıma,
Vurulup düşmek birden son burcun son taşına,
Uzanan bir çift dudak gözlerimin yaşına.

Bir ilham istiyorum, bir gün vahye erecek,
Bir çift göz istiyorum can evimi örecek,
Bir sevgi istiyorum, ölümlere sürecek.

Bir mihrap istiyorum önünde diz çökmeye,
Biraz yer istiyorum, yoldan fidan dikmeye,
Ve tohum istiyorum boş tarlamı ekmeğe.

Bir yapı, temeline elimle taş koyacak,
Bir sevgili, her derdim gözüne yaş koyacak,
Bir iman istiyorum uğruna baş koyacak.

İÇERENKÖY'DEN

"Bir kuş düşünür bu bahçelerde,
Altın tüyü sobahara uygun!"
Yaprakların ihtişamı yerde,
Dallar eğilir zemine, yorgun.

Sessiz yaşıyor, asaletiyle,
Hâlâ İçerenköyü'nde yer yer,
Ahşap yapının zarafetiyle
İstanbul'u süsleyen o köşkler...

Panjurlu, beyaz, geniş saçaklı,
Balkonları sarmaşıkla örtük;
Bin hatıra bahçesinde saklı.
Yoldan bu saat geçende tek tük.

Her mevsimi böyledir bu semtin,
Pek ilgisi yok geçen zamanla;
Yatsıyla yatar fakir ve zengin,
Herkes uyanır sabah ezanla.

YAKINMA

Tanrım, ta ilk günden beri,
Dünyada yerin aranır;
Şairi ve peygamberi
Onu bildiğini sanır.

Nesimî kendinde buldu
Seni, fuzuli secdede.
Sana âşık birer kuldu
Yunus Emre, Galip Dede.

Bu huzuru bulamayan
Nice kullar var arada;
Yolunu şaşıran insan
Sana senden yakınmada!

Bağışla bu densizlşiği,
Suçu yok bunda insanın:
Çok şey var çözemediği,
Sırlar çevreli dört yanın!

Gün Eksilmesin Penceremden

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!

SANATKÂIN ÖLÜMÜ

Gitti gelmez bahar yeli;
Şarkılar yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli;
Anahtar Tanrıda kaldı.

Geldi çattı en son ölmek.
Ne bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor güneşte petek;
Bütün bal arıda kaldı.

MEMLEKET İSTERİM

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

MİNARELER

Niçin, bu boyumu geçen minareler niçin?
Sanki günahlarımı semaya yazmak için
Yontulmuş kalemlerdir upuzun minareler.

Üstünde uçanlara düşmek korkusu verir
Bir kirpi sırtı gibi dikenli duran şehir.
Bambaşka âlemlerdir upuzun minareler.

Ramazanda, bayramda, kandil gecelerinde
Sanki şehrin nurudur yükselir nur içinde;
Sönük bir minarenin azabını bana sor:

- Böyle bir minaredir, ruhum ışıklı değil,
Ah o ne bayram bilir, ne ramazan, ne de kandil,
Sonu yok bir günahtır, devam edip gidiyor.

YALNIZLIK

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.

Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,
Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı.
Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü
Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?

DÜŞTEN GÜZEL

İlktir baharın gönlümce geldiği
İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum
Bir gerçek içindeyim düşten güzel
Sevdiğim gülüyor yanıbaşımda

Aşkından tâlihimin düzeldiği
Sen gökte ararken yerde bulduğum
Bir sende gördüm ince ruh ince bel
Sende murada erdim kırk yaşımda.

ABBAS


Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'ta;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

AŞK

Açınca baharın dişi gülleri,
Bir başka rüzgâr eser bahçelerde.
Dinle çılgınca öten bülbülleri;
Sorma niçin düştüğünü bu derde.

De ki: – Aşktır şâdeden gönülleri;
Perişan, berbat eden gönülleri.
Aşk söyletir en yanık türküleri,
Ay buluta girdiği gecelerde.

GEÇEN ZAMAN

Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgilim...
-Doğduğum ev. Rahatlıyacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp herşeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?

SEBİL VE GÜVERCİNLER

Cözülen bir demetten indiler birer birer,
Birak, yorgun baslari bu taslarda uyusun.
Tutusmus ruhlarina bir damla gözyasi sun,
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...

Nihayetsiz cöllerin üstünden hep beraber
Gecerken bulmadilar ne bir ot ne bir yosun
Ürkmeden su icsinler yavasca, susun, susun!
Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler...

En son sarkilarini dagitarak rüzgara,
Beyaz boyunlarini uzattilar taslara
Bir damla suya hasret gideceklermis meger.

Simdi bombos sebilden selviler bir sey sorar.
Hatirlatir uzayan dem cekisleri rüzgar.
Mermer basamaklarda ucusuyor beyaz tüyler.

NEFES ALMAK
Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.
Nefes almak, her sabah uyanık,
Ağaran güne penceren açık,
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.
Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı,
Senin her yer: Caddeler, meydanlar, çarşı...
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!
Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya...
Nefes almak, kolunda bir sevgili
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.
Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslerine karışmış.
Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.
O dolup boşalan göğse...
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak
Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu,
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.
Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...
Anlıyorum birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.
Alıntı Yaparak Cevapla
  #8  
By DJ KAOS on 09-10-2005, 11:24 AM
TÜRKÜLER DOLUSU

Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerinden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.
Yerliyim yerli olmasına
İlmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç çiftlik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım.
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.

Hey hey, yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan bir uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek
insancasına, erkekçesine
"Bana bir bardak su" dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü" gibi candan
Ana südü" gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler,
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...
Ben türkülerden aldım haberi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak.
Ah bu türküler, köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir, kimi zemberek gibi.

Ah bu türküler, koy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan, mürekkep değil
işte söz, işte ses, işte biçim:
"Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar"
iliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
içlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir defa Kazım'ın türküsünü dinleyen.

CAN KUŞUDUR...

Can kuşudur gelip düştü tene
Günahım kadar yadırgamadı yerini
Ve sonuna kadar açtı
Ömrümün pencerelerini.
Can kuşudur gelip düştü tene
Ürperdi birer birer mercan dalları
Acep nereye gizlendi can?
Ne ayak sesi duyulur içimde
Ne şarkı söyler
Acep nereye gizlendi can?
Can kuşudur gelip düştü tene
Bir yuvadır kuruldu çerden çöpten
Komşu bahçelerden susam
Uzak denizlerden yosun taşındı
Gerildi kulağın zarı
Gürül gürül akmaya başladı nur gözlerimizden.
Can kuşudur gelip düştü tene
Bir yuvadır kuruldu çerden çöpten
Günlerden bir gün
Durup dururken
Can kuşudur havalandı içimden
Yuvası mercan dallarına asılı kaldı
Can kuşudur havalandı içimden
Yuvası heniz sımsıcaktı.

GÖKYÜZÜNÜ TAKDİM EDERİM
Ve işte Mehmedim gökyüzü denilen nur
Uzanabilirse uzan
Dokunabilirsen dokun
Ömür boyunca başının üstünde sallanıp durur.
Ve bir gün
Yüz paralık bir cep aynası gibi
Kırıldı göz bebeklerinde
Islak bir bulut parçası;
Birkaç kırmızı kiremit
Ve dutyaprakları içerisinde.

BİR YAZ GEÇTİ

Bir yaz geçti
Tozu dumana katarak
Kavun karpuz yüklü
Bir yaz geçti.
Bütün iştihalar tetikteydi
Ağaçlar kolum kanadım kadar benim
Deniz anam babam kadar iyiydi.
Bir yaz geçti yanıbaşımızdan
Dişimizden tırnağımızdan
Alı al moru mor
Nefes nefese bir yaz geçti.

TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK

Seslerin bana "sonsuz"
Derki çoğal
Derki uzan mutluluğuna
Usun iyiliğin, doğruluğun
Bir bilinmeyenden
Bir bilinene dek
Türkçe, varolduğumuz.
Türkçe, nice desem seni
Onca güzelim.
Görünmek, derinleşmek
Dolmak
Seni düşünürüm, düşünürüm, yarı karanlıklarda, dal
Anlarım onca.
Bir bölü beş, bir bölü dokuz,
Bir bölü bin üç:
Ayrık anlamların öylesine azar azar dağılır,
Ta doğudaki balık
Duyar kokusunu
Ta batıdaki yoncanın.
Seslenir seni bana yakın ıuzak,
Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşiline
Tutsak uluslar var ya geceler boyu
Onlar için
Yitik özgürlükler için,
Türkçe, haykırmak
O süre yaradılış dar iken
Düz iken, yassı iken,
Daha'lar
Daha'lar
Daha'lar daha'lara karışmış,
Sınırsızlığın getirmiş yarınları.
Konuşmaz iken, o yusyuvarlakta
Diyemez iken
Artısı eksisi almış götürmüş
Toprağın bitkilerden arta kalan sağlığını
Sıca uzun,
Bu kişiler geleceğine.
Seslerin seni bana bir duru su
İçinde masallar uygarlıklar saklayan
Eski ozanlar kazımış ilk yazılrı ilk anıtlara
Yankılanır
Alandan alana, uçsuz bucaksız
Evren akınlarının uğultusu.
Ama bağışla beni unutmuşum,
Yıldızını güneşini ayını, utanmadan.
Öyle köksüz günlerin gelmiş bozkır çadırlarında çırılçıplak
Unutmuşum ana demesini bile,
Öykünmüşüm türküsüni ellerin,
Ağzıma bir kara düşmüş bağışla beni.

İşte ant içiyorum,
Bütün ölüler adına,
Bütün gençler, bütün doğacak çocuklar adına,
Varacağım deyişine gündüz gündüz
Varacağım tanrıya dek,