|
#1
| ||||
| ||||
Sevgilinin Halleri Divan Şiiri imparatorluğun şiiridir. İmparatorluğun yarattığı bir çeşit gurur duygusunu geliştirir. Divan şiirindeki aşk teması hep parıltılı bir geniş zaman içinde döner. Sevgili, ganimetle, kıymetli taşlarla ya da silah çağrışımlarıyla nitelendirilir. Hükümdardır sevgili, padişahtır. Neşat’ı da gam’ı da o dağıtır. Daha doğrusu şair, neşatı da gamı da bir yerde ona bağlar. Fuzuli’nin lirizmi, Baki’nin renkliliği, Nef’i nin özseverliği, Nabi’nin bilgeliği, Şeyh Galib’in inceliği, Nedim’in uçarılığı gider hep aynı imparatorluk gururuna yaslanır; sevgiliyi onun içinde değerlendirir. Binlerce tegazzül’den anlaşılıyor ki şair kurulu düzenden memnundur: kurulu evren düzeninden, kurulu hayat düzeninden, kurulu imparatorluk düzeninden. Çok defa sevgiyle onaylar bu düzeni. Geniş zamanın rahatlığı içinde. Özellikle imparatorluğun büyüme ve yayılma dönemlerine raslayan XVI. Yüzyıl (Fuzuli, Hayali, Baki, Ruhi-i Bağdadi) ve XVII. Yüzyıl (Nef’i, Nabi) divan şairlerinde buna daha çok tanık oluyoruz. Bir bakıma kuruluş süreci içine giren XV. Yüzyıl’ın bazı şairleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Oysa ki daha önceki yüzyılda yazılan şiirlerde gelecek zamana dönük, öngörücü (prophétique) bir davranış vardır. XVIII. Yüzyıl şiiri ise, duraklama çağı içinde, olgunlaşmış, doruğa yükselmiş bir sanatın humor’unu yaşatır (Nedim, Şeyh Galip). Sevgilinin halleri bu yüzyıllarda birbirine göre bazı farklılıklar gösteriyor elbet, ama genel olarak bunlar hep aynı çizgide birleşiyor. Aslında Divan Şiiri için, sevgilinin halleri yerine, sevgilinin konumları desek daha yerinde olacak. bir ide’dir sevgili. Bir kafiye, bir biçim, bir uyum, bir köşedir. İnsani olandan sıyrılmış, saf estetik planda varolmuştur. Kadının köleliğidir divan şairlerinde bu tutumu yaratan. Sevgili, yalnız bir kadın değil, zenginlik, görkem, hakimiyettir aynı zamanda. Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek. Divan şiiri bir hükümdar şiiridir, hükümdar adına yazılan bir şiirdir. Şair Bağ-ı dehrin hem baharın hem hazanın görmüş bir kişidir, bay’dır, ama sevgilinin karşısında geda oluverir. Ancak bu geda’lık aynı zamanda, hatta mutlak surette, şairin bay’lığını onaylamaktadır. Dikkat edilirse Divan şiirinde belli bir kadın için yazılmış şiir yoktur; adı yoktur sevgilinin. Onun değil şiirin nitelikleridir söz konusu olan. Ve asıl önemli olan yine şairin kendisidir. Görkemli bir gramerdir Divan Şiiri; gazel, kaside. Bir minyatür sanatıdır. Bir dokuma sanatı. Biçimlerin mimari anlamda oranlarını arar. Bu bakımdan sevgili de birtakım oranlar halinde görünecektir. Psikoloji yoktur. Erotizm yoktur. Şiirin teşrifatı ve görgü kuralları içinde döner her şey, bu arada sevgili de. Simgeler arası bir hareket vardır. Ve o simgeler ilişkin oldukları gerçeklerden, daha doğrusu gerçek parçalarından iyice kopukturlar. Bütün divan şairleri aynı sevgiliye tutkundurlar sanki. Çünkü tek bir sevgilide olanı değil, çağın ortak beğenisine göre, üstünde bütün güzellikleri taşıyan varsayılmış bir sevgilide olması gerekeni anlatmaktadırlar; sevgiliyi değil, sevgili kavramını anlatmaktadırlar. Bazan bu sevgilinin kadın mı erkek mi olduğu, hatta insan mı değil mi olduğu bile belli olmaz. Özellikleri benzetildiği şeylerden parça parça anlaşılır. Büt-i tersâ’dır o, bî-rahm’dır, servden bâlâ’dır, zülüfleri küfr-i zülf’dür hep, kâkülleri kâkül-i müşgi, dişleri behanesiz gevher, sözleri şehd ile şekker. Tanzimat şiirindeki yenileşme hareketi belirsiz bir öz getirmeye çalışır. Batı şiiri örneğine bakarak (Ancak elbet o çağa göre eskimiş Batı şiiri söz konusudur burda. Namık Kemal Paris’e kaçtığı yıl Beaudelaire’in ölüm yılıdır (1867). Tanzimatçıların hatta Servet-i Fünuncuların hemen hiç birinin Beaudelaire gibi bir şairin varlığından haberleri olmadığı anlaşılmaktadır) şiirde bir reform yapma çabası içindedir Tanzimatçılar. Beyit’in yıkılması ve şiirsel yükün bütün yapıya yayılması da şairin çalışmasını değiştirir. Ayrıntılar önem kazanmaya başlar. Yine Batı edebiyatının etkisi ile bazı yeni kavramlar girer şiirimize. Bununla birlikte Tanzimat şairlerinin aşk şiirlerinde genellikle divan şairlerinin yörüngesinden pek fazla çıkmadıkları görülmektedir. Ziya Paşa’daki sevgili kavramı –onda böyle bir kavram pek yoktur ya- sıkı sıkıya Divan şiirinin güzel anlayışına bağlıdır. Namık Kemal, yeni kavramları, yeni olanakları daha çok vatanperverâne şiirlerinde kullanmış, hakimane şiirlerinde ve aşk temasını işlediği şiirlerinde eski şiir geleneğini sürdürmüştür. Abdülhak Hamid ve Recaizade Mahmud Ekrem’de ayrıntının aşk temasına doğru da genişlediği görülüyorsa da, bunun sağlam ve sürekli bir eğilim olmadığı açıktır. Hele Muallim Naci’de aşk tamamıyle divan şiiri anlayışı içindedir. Zaten Tanzimat şiirinde aşkın büyük bir ağırlığı yoktur. Gerilerdedir aşk. Bununla birlikte sevgili yeryüzüne inmiştir artık. Lakta da Kaskatta da olsa onunla randevular sağlanabilmektedir. Bir adı vardır. Artık hükümdar, padişah değildir. Siyasal ve yönetici kadroda yer almış aristokrat bir Osmanlı aydınının sevgilisidir: nedime-i vicdan’dır. Kadındır. Yürür. Çocukları vardır. Ablasının yüzünden bile söz açabilirsiniz: ablasının yüzü armudidir, kendisininki rond. Servet-i Fünun şiiri ise Tanzimat’la başlayan öz girişimini geliştirmeyi bir yana bırakarak birdenbire aşırı bir biçim araştırmasına girer. Servet-i Fünun şiirindeki güzel, son derece romantik bir kalem efendisinin uzaktan uzaktan hayran olduğu bir kadındır: zayıf, solgun, uzun saçlı, veremli sanılabilen, İstanbullu, Boğaziçinde bir köşkte oturan, öpüşmeyen, yine de aslında pek edilgin olmayan... Edilgin olan erkektir daha çok; kibarlık ve efendilik yapayım derken biraz efemineleşir. “Muttasıl kanamak”tır onun için “aşk-u hayat”. Kadına ise iğne batırsanız kan çıkmaz: belirgin bir yüzü, bir sesi yoktur. Sisler içindedir. (Buna karşılık sevgili olmayan baştan çıkarıcı kadınlar hayat dolu, kanlı canlı, şen şakrak kimselerdir). Sürekli ve ince bir sızıdır aşk. İnsanlardan uzakta: yalnız ikimiz / Yalnız ikimiz bir de o mâbude-i şi’rim... Sevgililer insanlar tarafından görülmemek için silinmeyi tercih edeceklerdir: Bir ömr-i muhayyel / Hani gülbünler içinde / Bir dalgacığın ömrü kadar zail-ü muğfel / Bir ömr-ü muhayyel... Uzaklardan gelen bir piyano sesi vardır. Servet-i Fünun sevgilisi fizyolojik bir kasılma ya da terli bir titreme nedir bilmez. Çevresindeki dekorla vardır. Dekor onun akrostişidir, güzelliğidir, ana unsurudur. Estetik, hayatı hiçlemektedir. Üstelik hayatın tersidir. Aşk şiirlerinde hayatı ******lar, ayağı karıncalı kenarın dilberleri temsil etmektedir. Hayat pistir, sakıncalıdır, katlanılmaya değmezdir. İnsan temiz kalmalıdır. Servet-i Fünun şiirinde kaç yıldır yanıp tutuşulan sevgiliyle, kazara, dört duvar arasında yalnız kalınsa, yapılacak tek şey onu bahçeye çıkarmak ve “yıldızların altında”ki haşmeti, ruhlar uyurken, seyretmektir. Sevgili sonsuz bir “bikr-i afif”tir. Erkekse kadınla hiç yatmayacaktır. Belki de bunun için, hiç çocuğu olmayacaktır Servet-i Fünun şiirinin. O şiiri çocuklar değil, Celal Sahir Erozan gibi titrek kardeşler sürdürmeye çalışacak ve başarısızlığa uğrayacaklardır. Aşkın büyük bir tutku olması ya da büyük bir tutku halinde şiire akması ilk Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlamıştır. Erotizmin şiirimize girer gibi olması da yine bu iki şairle olmuştur diyebiliriz. Sevgiliyle yatılabilmektedir artık. Ağzında kanlı bir gül vardır sevgilinin, öptükçe susatan bir tuz vardır. Busenizle ağzını kilitleyebilirseniz, karanlık bir el uzanarak sizi vuslatın içine çekebilir. Yahya Kemal’de sevgili çok diri ve çok dişi bir kadındır. Boğaziçi’nde büyük ve adı belli bir köşkte oturur. Güç ulaşılır bir kadındır. Aristokrat ve cana yakındır. Afet’tir. Ne var ki vuslat demi geçmişte kalmıştır. Yaşanmış olan, sanki bir daha yaşanmayacak gibidir. Ayrılığın acısından çok anıların tadı içinde kalır şair. Bu bakımdan onun aşk şiirleri ile Osmanlılık görüşü arasında tam bir tutarlılık vardır. Zaferler geride kalmıştır, ama zaferdir onlar, unutulmayacaktır. Sevgili tek adamın sevgilisi değildir, herkes tarafından sevilen, özlenen biridir. Bir saltanatın güzelliğidir o, geçmiş zamanın parıltısıdır, özüdür. Ahmet Haşim kıskançtır, utangaçtır; sevgilinin kim olduğunu, nerede oturduğunu söylemez; aşk iradenin dışında işlemektedir, iksirdir, dönüşsüz bir karanlığa çeker insanı, daha doğrusu onu. Hececilerde ise sevgilinin bazan aristokrat ya da yarı aristokrat bir İstanbullu, bazan köy kızı olduğu görülüyor. Sözgelimi Gaziantepli ya da Erzurumlu bir sevgili yoktur. İstanbullu sevgiliye hazin bir sonbahar akşamı raslanır, sonra izi kaybedilir, günün birinde Yakacık’ta yazlıkta olduğu öğrenilir. Köylü sevgili ise elma yanaklıdır, yaşmaklıdır. Sağlık ve neşe durumunun iyice yerinde olduğu özellikle belirtilir. Bununla birlikte köylü kızına karşı birinci kişi ağzından aşk şiiri söylemekten çekinilir genellikle. Ona Çoban Ahmet aşıktır, şair bunu üçüncü kişi olarak, bir tanık olarak anlatır. Böylece hece şairi köyden, yani Cumhuriyetin eyleminden bahsetmiş olmakla, milletvekilliği görevini yerine getirmektedir. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den sonraki dönemde aşk şiirinin birdenbire büyük bir düşüş gösterdiğini görüyoruz. Hele ilk hececilerde (Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon) aşk teması iyice kuru ve yapmacıktır: Penceresi açık mıdır? / Göğsü açık saçık mıdır?.. İçlerinde yalnız Faruk Nafiz Çamlıbel’de coşku-öncesi diyebileceğimiz bir zenginlik, bir kıpırdama vardır. Hecenin ikinci kuşağı ise (1900-1910 doğumlu olanlar) çok daha derli topludur. Bugün yaşayan da onların şiirleridir. Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemalettin Kamu, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Kutsi Tecer. İkinci Dünya Savaşının hemen öncesine raslayan dönemde bu şairler aşk temasını değişik ve güzel biçimlerde işlemişlerdir. Hecenin doruğudur onlar. Necip Fazıl’da kadın bir sanrıdır ve dünyadan kaçmak isteğinin bir ayrıntısıdır. Büyük ve mistik karanlığın içinde akan bir sudur kadın. bir takvim denizine hicret ederken yanında götürmek isteyeceği mekân’la ilgili tek şeydir ve bir şefkat mırıltısıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’da ise sevgili doğanın hareketsizliğini güzelleştiren, zaman zaman da kuran bir iç öğe, bir aydınlık belirtisi oluyor; yaşananı durduran, anı sürdüren bir serinlik. Ahmet Muhip Dranas hoş ve anlatılmaya değer yönlerinden yaklaşır sevgiliye; yaşamanın ve şiirin ritmidir onda kadın; şarkıdır. Ahmet Kutsi Tecer için ise sevgili önceleri belirsiz bir düş iken, sonra sonra perdeler kalkmış, onun daha çok şefkat duyulacak bir kasaba tazesi olduğu anlaşılmıştır. Yedi Meşaleciler’de ise savaş öncesinin kötümser psikolojisi var bu yönden: Sabri Esat Siyavuşgil, çektiği manzara fotoğraflarına bazan kadınları da almakta; Cevdet Kudret, çocuk melankolisi ile ölüm korkusu arasında gidip gelirken aşka vakir bulamamakta; Yaşar Nabi’nin yüreği “usulca kımıldamakta”; Ziya Osman “meşru sevgili”yi aramaktadır. Hecenin ikinci kuşağıyla yaşıt olan Nazım Hikmet, şiirinin anlatım ve özüyle büyük bir çıkış yapmıştır. Aşk, Nazım Hikmet’te şiiri besleyen ve insani olanı büyük ölçüde geliştiren bir öğedir. Bir dava adamıdır o. Hayatı ve her şeyi merkezdeki büyük özlemde billurlaşır. Bu arada aşk da yerini alır. Aşka arkadaşlık, dostluk, dayanışma öğesini ilk katan şairimiz Nazım Hikmet’tir. Karı ve sevgili ilk kez onda birleşiyor. Umudun, beklemenin, yaşama özleminin simgesidir aşk. Hapishanede yazdığı şiirlerindeki aşk teması çok ilginçtir bu bakımdan: sanki işe gitmiştir de dönecektir, sanki iş için başka bir kente gitmiştir de dönecektir, karısı onu beklemektedir: gergefinin başında bekleyen Bilge Ulysse’in karısı gibi. 1940 yıllarındaki şiir devrimi küçük insana eğildiğinden sevgili de halktan seçilmeye başlamıştır. Sevgili artık her şeyiyle somut, yüreğimizde yaşayan bir insandır, herhangi bir kadındır. Toplumsal sınıfı değişmiştir. Bazan bir şöförün karısıdır; bazan rejide çalışan bir işçidir, bazan okumuş bir memur kızıdır. Bazan da şairin karısıdır. Gerçek bir insandır, erdemleriyle, kusurlarıyla, güzelliğiyle, çirkinliğiyle. Şarkı söyler, sesi güzel olmasa da. Mutfağa girer, fasulye pişirir. Abdülhak Hamid’in Lak’ta Kaskat’ta randevu verdiği, Yahya Kemal’in, oturduğu köşkün önünden sandalla geçtiği, Necip Fazıl’ın mezarında bir taş olup beklediği kadın artık o eski kadın değildir, onunla bir otel odasında bir gece geçirmek mümkündür şimdi. Şiirdeki kadının bazan ****** olduğu, başka erkeklerle düşüp kalktığı da görülür; kendisine tutkun erkeğe gösterdiği iltifat, ona ayrı bir muamele uygulamakla gerçekleşir. Divan şiirindeki parlak geniş zaman bitmiş, Tanzimat’tan Yahya Kemal’e uzayan geçmiş zaman bitmiş, İkinci Dünya Savaşının sonunun kötümserliğini yansıtan bir şimdiki zaman başlamıştır. Bu kötümserlik, şaire, ayrıntı adalarına çekilmek, dünyaya oradan bakmak merakını kazandırmıştır. Eleştiricidir ve eleştirisini oradan yapar, 1940-1955 yılları arasında yazılan şiirlerde aşk teması o kadar önemli değildir. Bunun bir nedeni, bu dönemdeki şairlerin daha önceki şiirde kullanılan temalardan uzaklaşma çabalarında, eski şiir ne değilse onu yazma tutkusu içine girmelerindedir. Duyarlıkla birlikte aşkın kendisi de yıkılmaya çalışılmıştır. Çoğunca aşk küçümsenmiş, bir sokak hovardalığına indirgenmek istenmiştir. Bu bakımdan Garip şiirini izleyen bir çok şairin tutumları, aşk konusunda da eski biçimlerin tersini uyguladıklarından, bütün bütüne biçimci bir görünümde olmuştur. Ancak bu durum fazla uzun sürmemiş, 1940’dan 1967’ye kadar uzanan süre içinde aşk şiiri kendisine yeni yollar aramış, dal budak salarak birçok yönden gelişmeye başlamıştır. Özellikle 1955’lerden sonra yazılan şiirlerde aşk teması yeni yükler, yeni zenginlikler kazanmıştır. Yukarda Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’de erotizmin ilk belirtilerine işaret etmiştik. Ancak erotizmin şiirimize zengin ve şairden şaire farklı biçimlerde girmesi 1950-1955 yıllarından sonra olmuştur. Cinsel gerilime, hatta cinsel birleşmeye iyice yaklaşmaktadır bugünün şairi. “İnsan sevdiğiyle yatmayacak da kiminle yatacak?”dır. türk toplumu toplumsal değerlerinin ve yasaklarının büyük bir bölüğünü cinsellik üstüne kurmuştur. Erkek ve kadın birbirini uzak ve yabancı birer yaratık gibi görmektedir. Kadınla erkek arasındaki cinsel gerilim başka ülkelerdekine göre çok yüksektir Türkiye’de. Kadın da erkek de kundaktan itibaren erotik duygular içinde yetişmektedir. Bu bakımdan erotizmin edebiyatımızda bulunmaması çok büyük bir eksiklikti. (Eski edebiyatçı bu açıdan oldukça ikiyüzlüydü. Estetik adına hayatın tersini yazmakla büyük bir yanlışlık içindeydi. Sözgelimi takma adla Kaymak Tabağı’nı yazan Mehmet Rauf’un kendi adıyla yayımladığı Eylül romanında gözyaşından, düşten başka bir şey bulamazsınız.) Öte yandan, Nazım Hikmet’i ayrık tutarsak, İkinci Dünya Savaşından önce yetişmiş şairler toplum düzeniyle bir uzlaşma içindeydiler. 1940’dan sonra ise, temelde toplum düzenini yadsıma eğiliminde olmuştur şair. Bu dönemde belirmiş, kendini kabul ettirmiş, bütün şairlerin hemen hepsi böyledir. Gerçi bu red, bazan kaçma, bazan alaya alma, bazan yerleşik değerleri ufak ufak yıkma şeklinde belirmiştir, ama şair temelde hep bu red tavrı içindedir. Öyleki 1940’dan sonra şairlerimizi uzlaşan ve uzlaşmayanlar diye ayıramayız, çünkü hemen hemen hiçbiri uzlaşmamaktadır; belki ülkücüler ve ülkücü olmayanlar diye ayırabiliriz. 1940-1960 yılları arasındaki şiirde aşk teması hem ülkücü olanlarda, hem olmayanlarda toplum düzenine karşı bir başkaldırma haline dönüşmüştür. Dünyanın ve hayatın değişmesini isterken şair, eski ve çürümüş gördüğü bugünkü toplumun manevi değerlerinden değil, en sürekli, en yalın maddi değerlerden hareket etmiş, her şeyi öfkeli bir biçimde eleştirirken bu sonuncuları güzellemeye çalışmıştır. Bu dünyadan istediği dünyaya sadece hiç değişmeyen değerleri taşıyacaktır da ondan. Yeni şiirimizdeki sevgilinin özelliklerinden biri de onun şairin karısı olmasıdır dedik, buna daha çok savaşçı, ülkücü şiirde raslıyoruz. Nazım Hikmet’le başlayan bu eğilim sonraları yaygınlaşmış, birçok şairde görünmüştür. Gerçi Abdülhak Hamid’in Makber’inde de sevgili ile karı birleşmiş gibiydi, ancak gerçekte öyle değildir, Makber, Abdülhak Hamid’in karısı Fatıma Hanım’a yazdığı bir mersiyedir. Recaizade Ekrem’in oğluna yazdığı Nijad’ın Hicran!ı gibi bir şiir. Hayatın ve dünyanın değiştirilmesini isteyen yeni şair, sevgiliyi en yakın kimse, bir çeşit silah arkadaşı olarak görmek için ona karı niteliği tanımaktadır, ya da karısını, sevgili nitelikleri içinde görmek istemektedir. Oktay Rifat’a göre damalı örtüde bir kase çorba gibi buğulu bir lezzettir karıkocalık. Melih Cevdet, aşkları ve arkadaşlıkları yan yana düşünür. Şapkam Dolu Çiçekle, Ada Yayınları, 1976 Cemal SÜREYA |