Arkasokak Logo






Forum Arkasokak > HAYATIN İÇİNDEN > Dinî Konular » YeryÜzÜ MİrasÇilari
YERYÜZÜ MİRASÇILARI Dünya döne döne asıl yörüngesine doğru kayıyor.. ama; acaba, YERYÜZÜNÜN HAKİKÎ MİRASÇILARI, bir zamanlar başkalarına kaptırdıkları miraslarını geriye ...

Cevap
  #1  
Eski 08-08-2007, 12:30 AM
faho
Misafir
 
Mesaj: n/a
YeryÜzÜ MİrasÇilari

YERYÜZÜ MİRASÇILARI
Dünya döne döne asıl yörüngesine doğru kayıyor.. ama; acaba, YERYÜZÜNÜN HAKİKÎ MİRASÇILARI, bir zamanlar başkalarına kaptırdıkları miraslarını geriye almaya ve istirdat etmeye hazırlar mı? İlk hak başka, temsil ile gelen hak başkadır. Eğer hak, kendi değerleri ölçüsünde temsil edilmiyorsa, başta bir millet ve bir kadroya verilmiş olsa bile her zaman geriye alınabilir.. alınır ve hakikî temsilciler yetişeceği âna kadar da nisbî iyiliği önde olanlar arasında dolaşır durur.

Allah, Furkân-ı Bediü'-Beyan'ında: "Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da: Yeryüzüne mutlaka sâlih kullarım varis olacaktır, diye yazdık" buyuruyor. Kasemle teminat verilerek anlatılan bu gerçeğin gün gelip tahakkuk edeceğinde kimsenin şüphesi olmamalıdır. Aynı zamanda bu verasetin yeryüzüne münhasır kalacağında da.. zira, küre-i arza vâris ve hâkim olan, feza ve semanın derinliklerine de hâkim olacaktır. Öyle ise buna bir KÂİNAT HÂKİMİYETİ de diyebiliriz. Tabiî böyle bir hâkimiyet niyabeten olduğu için, göklerin ve yerin gerçek sahibinin aradığı temsil vasıflarına uygunluk da çok önemlidir; hatta denebilir ki, bu vasıfların yakalanıp yaşandığı ölçüde bu rüya gerçekleşecektir.

Evet, eğer tarihin sisli-dumanlı bir döneminde, YERYÜZÜNÜN GERÇEK MİRASÇILARI olduklarını iddia edenler, bu semavî verasetin gerektirdiği performansı gösteremediklerinden dolayı, mülkün hakikî sahibi tarafından mirasdan mahrum bırakılmışlarsa, böyle bir mahrumiyetten kurtulmanın yolu, dönüp yeniden O'na sığınmaktan geçer.
Allah, yeryüzü mirasını şuna-buna değil, kulları arasında SALİH OLANLARA va'detmiştir.. yani MUHAMMEDÎ RUHU, KUR'ÂNÎ AHLÂKI TEMSİL EDENLERE.. BİRLİK ve BERABERLİK DÜŞÜNCESİYLE OTURUP KALKANLARA.. YAŞADIĞI ÇAĞIN ŞUURUNDA OLANLARA.. İLİM VE FENLE MÜCEHHEZ BULUNANLARA, her zaman DÜNYA VE UKBÂ MUVAZENESİNİ İYİ KURABİLENLERE.. hasılı peygamberlik semasının yıldızlan sayılan sahabe-i kirâm efendilerimizle aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ üveyklerine va'detmiştir. Bu bir "SÜNNETULLAH"tır.
"felen tecide li sünnetillahi tebdiilen velen tecide lisünnetillahi tehviila" fehvasınca da hiçbir zaman tebdil edilmeyecek, değiştirilmeyecek bir "şeriat-ı fıtriye"dir.
Bu itibarla, yeryüzüne mirasçı olmak için, evvela, SALÂHATE, yani dinin KUR'ÂN ve SÜNNET çizgisinde yaşanmasına ve İslâm'ın hayata hayat olmasına gayret etmek; sonra da çağın ilim ve fenlerine vâris olmak şarttır. Şu husus hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır: Kâinatta, kudret ve iradenin tecellileri olarak bildiğimiz "ŞERİAT-I FITRİYE" ve kelâm sıfatından zuhûr eden İLÂHÎ KANUNLAR mecmuasına riayet etmeyen toplumlar veya manevî hayatlarında iç değişikliğine uğrayan ümmetler, milletler bugün hâkim olsalar da yarınki mahkûmiyetleri kaçınılmazdır. Geçmişte inkıraza uğramış milletlerin mezarı sayılan tarih, âvâz âvâz bu gerçeği haykırdığı gibi, "bir toplum kendi iç dünyası itibarıyla kendini değiştirmedikçe -ruhda, mânâda deformasyona uğramak- Allah ona bahşettiği lütufları geri alarak o toplumu değiştirmez" mealiyle arzedeceğimiz âyet de, HAKİMİYET-MAHKUMİYET, AZİZ OLMA-ZELİL OLMA hususlarında önemli bir esası hatırlatmakta ve halihazırdaki Müslümanların ciddi bir boşluklarına parmak basmaktadır.
Bu boşluğu, yeryüzündeki bütün Müslümanların, iç yapıları, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla maruz kaldıkları DEFORMASYON, dış yapıları itibarıyla da ÇAĞIN ÇOK GERİSİNDE KALMALARI şeklinde hulâsa edebiliriz. Böyle bir deformasyon veya çağın gerisinde kalma, ister bir-iki asırdan beri ard arda gelen HARİCÎ ENGELLEMELERDEN kaynaklansın, isterse bizim CEHALET, ZAAF ve YETERSİZLİĞİMİZDEN meydana gelsin farketmez. Muhakkak bir şey varsa, o da, son asırlarda İSLÂM ÜMMETİNİN SÜREKLİ KAN KAYBETMESİ ve çağlar boyu kendisini ayakta tutan, ayakta tutup yeryüzünün hakikî mirasçısı kılan güç kaynaklarına karşı alâkasız kalmasıdır.
Rica ederim, milletimiz hesabına talihsiz bir dönemde İSLÂMİYETİ TEMSİL İDDİASINDA OLANLARIN, ilkler ölçüsünde, derin bir kalbî ve ruhî hayata sahip oldukları söylenebilir mi?. Ve yine o dönem Müslümanlarının tıpkı sahabe gibi yaşama arzusunu bir yana bırakıp, yaşatma düşüncesiyle gerilimde bulunduklarından söz edilebilir mi? Evet bu dönemde "YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE" anlayışıyla, ZELİL OLARAK YAŞAMAKTANSA, AZİZ OLARAK ÖLMEYİ YEĞLEYEN kaç dırahşân çehre gösterilebilir? Kaç aydınlık ruh gösterilebilir ki, hiçbir zaman HASIMLARIMIZIN BASKILARINA "PES" ETMEMİŞ VE HAYATINI HİÇ Mİ HİÇ ÇİZGİ DEĞİŞTİRMEDEN SÜRDÜRMÜŞTÜR?
Hele bu talihsiz dönemde, İDARE VE İDARE EDENLERİN ZAAFI bütün bütün yürekler acısıdır. KUR'ÂN, MÜSLÜMANLARIN VESAYETTE YAŞAMALARINI YASAKLADIĞI HALDE, bir türlü vesayetten kurtulamamışızdır. İstirham ederim, bunca yıldır bizi hakimiyetleri altında ezen ZALİMLER KARŞISINDA SÜRÜM SÜRÜM OLDUĞUMUZU inkâr mı edeceğiz? Yüce dinimiz, ülkemizin ve ülkümüzün amansız düşmanlarına karşı TAM TEKMİL HAZIRLIKLI ve TETİKTE BULUNMAYI emretmesine rağmen -hatırlayın Kur'ân-ı Kerim'de atlara ve harp vasıtalarına yemini.. ve her türlü silah ve muharebe malzemesi adına hazırlıklı bulunma direktiflerini- yeryüzü mirasçılarına yakışır şekilde bir kabiliyet gösterdiğimiz söylenebilir mi?
Doğrusu şu ki, bir zamanlar biz, tarihin en affedilmeyen hatalarından birini işledik: DÜNYAMIZ MA'MUR OLSUN DİYE, DİNİ DÜNYAYA FEDA ETTİK VE DÜNYAYI DİNE TERCİH ETTİREN BİR DÜŞÜNCEYİ BENİMSEDİK.. ve işte o günden beri de, kendimiz, içinde bulunduğumuz bir "OLMAZLAR AĞI"nda çırpınıp duruyoruz. DİN GİTMİŞ, DÜNYA DA ELDE EDİLEMEMİŞTİR.. ve bu şanlı fakat talihsiz dünya artık bir boşalma dönemi yaşıyordu: BİN SENELİK MÜBAREK BİR MİRAS REDDEDİLİYOR.. millete sun'î bir mebde' uydurulmaya çalışılıyor.. KOSKOCA BİR DEVLET, mukavemeti sıfır, eften-püften bir blokaj üzerinde dizayn ediliyor.. TARİH, MİLLET, SOY VE MİLLÎ KÜLTÜR tahkire ve tezyife uğratılıyor.. ve gidilip bin senelik düşmanlarımıza, onların düşmanlık dolu düşüncelerine sığınılıyor.. sığınılıyor ve EN ÎMANSIZ FİKİRLER, en galiz tabirler eşliğinde ülkeye sokuluyor.. hatta bunları, nazmen, nesren en iyi ifade edenlere ödüller yağdırılıyor ve bir baştan bir başa bu MAĞDURLAR, MAHKÛMLAR, MAZLUMLAR dünyasında, duygu, düşünce ve ahlâkta âdetâ komünizm yaşatılmak isteniyordu.
Hatta hatırlarım, şimdilerde, bir düzine ACİZ, İKTİDARSIZ ve kendilerinden şüpheleri olan İLHADZEDELER, DİNE SALDIRMAK, MUKADDESATA SALYA ATMAK için SİYASÎ İDEOLOJİ, BAZI ŞAHISLAR ve BİR KISIM TABULARA sığınma lüzumunu duydukları gibi -ki şu anda da en çirkin ve en utandırıcılarını görüyor ve yaşıyoruz- komünizm ve sosyalizmin revaçta olduğu o günlerde de aynı talihsizler, arkalarını bu NESEPSİZ SİSTEMLERE dayayarak, bütün kin, nefret ve gayzlarını kusuyor, DİYANETİ VE DİNDARI SUSTURMAK İÇİN ÂDETA CİHAD EDİYORLARDI. İstiklâl mücadelemizin ümit şairi, İstiklâl Marşı'yla bir milletin yeniden dirilişini destanlaştırmasına karşılık, Müslümanın ve Müslümanlığın yakın takibe alınıp öldürüldüğü, söndürüldüğü ve ifsad edildiği bu karanlık dönemi:
"Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde! Vefâ vok, ahde hürmet hiç, emânet lafz-ı bî-medlûl; Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl. Beyinler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş: Ne din kalmış, ne îman, din harâb, îman türâb ofmuş."hicran dolu sözleriyle ifade ediyor ve inkisarla iki büklüm oluyordu.
Ancak hemen şunu da arzedeyim ki, bunca yıl, CEBRÎ, KÜFRÎ, KEYFÎ BASKILARA MARUZ kalmış bu asil millet tamamen sindirilememiş ve onun ezel ve ebed buudlu düşünceleri de hiç mi hiç söndürülememiştir. Bu düşünceler, yerinde küller içinde bir kor, yerinde küçük bir kurcalama ile "çıt" diye ses veren bir kıvılcım ve yerinde de dünyaları aydınlatmaya yetecek bir ışık kaynağı olduğu halde, tedbir ve temkinlerin "İLELMERKEZ" GÜCÜYLE, BİR ÇEKİRDEĞE SIĞACAK kadar büzülmüş, küçülmüş ve böylece çağın en badireli günlerini atlatarak fonksiyonunu eda etme kuşağına ulaşmış ve mevsimi geldiğinde dünyaları ışıklara boğmaya hazır bekliyor.
Elverir ki biz, BUNCA YILLIK DERBEDERLİĞi, çekilmiş bir meşakkat ve gösterilmiş bir cehd ölçüsünde değerlendirelim.. ve MADDÎ-MANEVÎ DİRİLİŞİMİZE YETECEK bir kuvvet kaynağı olan İSLÂMİYETİ özüne uygun şekilde anlayıp, duygu, düşünce, his, şuur ve ira deleri sağlam.. İ'LÂ-YI KELİMETULLAH DÜŞÜNCESİYLE DİMDİK.. ilmî hayatları itibarıyla SİSTEMLİ.. iş ve davranışlarında GÜVENLİ.. nefsanî arzuları karşısında "pes" etmeyecek kadar KARAKTERLİ.. kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş SALİH KULLAR ARASINA GİREREK yeryüzünün hakiki varisleri olduğumuzu bir kere daha isbat edelim.
Allah tevfikini yâr ederse, seyahatimizi yitirilmiş bu çizgi istikametinde sürdürmeyi düşünüyoruz.

RUHUMUZUN HEYKELİNİ İKAME EDERKEN
Daha önce, icmâlen yeryüzü mirasçılarının vasıflarına işaret etmiştik. Şimdi o hususları biraz daha açarak netleştirmek istiyoruz. Mirasçının birinci vasfı, KÂMİL ÎMANDIR. KUR'ÂN; insanın yaratılış gayesini MARİFET UFKU, MUHABBET RÛHU, aşk u ŞEVK BUUDU ve rûhânî hazlar televvünleriyle "ÎMAN-I BİLLAH" olarak tesbit eder. İnsan, yerinde kendi özünden varlığın derinliklerine yollar vurarak, yerinde varlıktan değişik kesitler alıp özünde değerlendirerek îman ve düşünce dünyasını inşâ etmekle sorumlu tutulmuştur. Bu, aynı zamanda onun rûhunda meknî bulunan insanlık gerçeğinin ortaya çıkması demektir. Evet insan, ancak îmanın aydınlığında, özünü, özündeki derinlikleri, varlığın hedef ve gayelerini sezip kâinât ve hâdiselerin iç yüzüne, eşyanın perde arkasına muttali olabilir; muttali olup varlığı kendi buudlarıyla kavrayabilir. İNANÇSIZLIK TIKALI VE BOĞUCU BİR SİSTEMDİR. İnançsızın nazarında varlık bir kaosla başlamış, rastlantıların ürperten belirsizlikleri içinde gelişmiş ve sür'atle de dehşet veren bir sona doğru kaymaktadır. Bu sallana ve yuvarlana gidiş içinde, ne rîıha inşirah veren Rahmânî bir nefha, ne de bizi insânî emellerimizle kucaklayacak emniyet esintili küçük bir yer hatta ayağımızı basacak kadar bir zemin vardır.
Menşeini, hareket çizgisini, nereye ve neye yönlendirildiğini, vazife ve sorumluluklarını sezebilen îman insanı ise, her şeyi apaydın görür; ayağını basacağı yere endişesiz basar, tevcih edildiği hedefe korkusuzca ve güvenle yürür.. yürürken de varlığı ve varlığın perde arkasını elli bin defa kurcalar; elli bin defa eşya ve hâdiseleri imbikten geçirir; her kapıyı zorlar, her nesneyle münasebet yollarını araştırır.. bildiklerinin, bulduklarının yetmediği yerlerde, o güne kadar kendisinin veya başkalarının gerçekleştirdiği tesbitlerin çehresinde görüp-duyduğu hakikatlerle yetinir ve yoluna devam eder.
Bu ölçüler içinde bir ÎMAN SEYYAHI, çok önemli bir güç kaynağı keşfetmiş sayılır. Evet "LÂ HAVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH" ile remzedilen ötelere ait bu cephane ve hazine öylesine önemli bir kuvvet kaynağıdır ki, bu kuvvet kaynağı ve bu ışığı elde eden insanın artık başka güç kaynağına ihtiyaç hissetmesi söz konusu değildir. O, hep O'NU GÖRÜR, O'NU BİLİR; O'NUN MAİYYETİNE KOŞAR, HAYATINI O'NA YÖNELİK YAŞAR; marifet ve itimadının derinliği ölçüsünde bütün dünyevî güçlere meydan okuyabilir ve herşeyin üstesinden gelebileceği ümidiyle en olumsuz durumlarda bile şevkle yaşar bedbinlik ve karamsarlığa düşmez.
Bu husus, başta RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTI olmak üzere dünya kadar esere mevzu teşkil ettiğinden şimdilik onlara havale edip geçiyorum.
Mirasçının ikinci vasfı, yeniden dirilişin en önemli iksiri sayılan AŞKTIR. Gönlünü Allah'a îman ve O'nun marifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan AŞKLARIN, VECDLERİN, CEZBELERİN, İNCİZAPLARIN ve RÛHÂNÎ ZEVKLERİN gelgitleri arasında yaşar. Her dönemde olduğu gibi, GÜNÜMÜZDE DE BİR ULU DİRİLİŞİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN, yepyeni bir anlayışla, gönüllerin aşkla coşup, şevkle köpürmesine ihtiyaç var. Zira aşk olmadan, neticesi itibarıyla kalıcı hiçbir hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir. Hele bu hamle ve bu hareket ukbâ ve öteler buudlu ise.. Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler içinde yerimizi belirlemek.. varlığımız, O'nun varlığının, ziyasının gölgesi olması itibarıyla yaratılmış olmanın hazlarını duymak.. O'NUN HOŞNUTLUĞUNU yaratılışın gayesi kabul edip, hep onu avlamaya çalışmak çerçevesiyle sunacağımız İLÂHÎ AŞK, SINIRSIZ VE SIRLI BİR GÜÇ KAYNAĞIDIR. Yeryüzü mirasçıları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar. Batı, AŞKI, madde televvünlü buudlarıyla filozoflann arkasında felsefenin sisli-dumanlı ikliminde tanıdı; tattı ve yol boyu şüphe ve tereddütler yaşadı. Biz varlığa, varlığın kaynağına, KİTAP ve SÜNNET adesesiyle bakacak, Yaratan'a karşı gönüllerimizde tutuşturduğumuz sevgiyi, aşk u hummayı, ondan ötürü, bütün varlığa karşı duyduğumuz alâkayı bu iki kaynağın dengeleyici prensiplerine ve metafiziğe açık enginliklerine sığınarak gerçekleştireceğiz. Zira insanın menşei, kâinâttaki yeri, var olmasının hedefi, takip edeceği yol ve bu yolun sonu, bu iki kaynakta, insan düşüncesi, insan hissi, insan şuuru ve insan beklentileriyle o denli uyum içindedir ki onu hissedip de hayret etmemek ve hayranlık duymamak mümkün değildir. Bu iki ak kaynak, GÖNÜL ERLERİ için birer aşk u şevk fevvâresi, birer cezb u incizap madenidir. Onlara duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle mürâcaat edenler boş dönmez, onlara sığınanlar da ebedî ölmez. Elverir ki, sığınanlar, bir Gazâlî, bir İmam Rabbânî, bir Şah Veli, bir BEDİÜZZAMAN derinlik ve samimiyetiyle sığınsın; bir Mevlânâ, bir Şeyh Gâlip, bir Mehmed Âkif heyecanıyla yaklaşsın; bir Hâlid, bir Ukbe, bir Salahaddin, bir Fatih ve bir Yavuz îman ve aksiyonuyla yönelsin.. evet, bunların o köpük köpük bütün zamanları ve mekanları saran aşk u şevkini, çağımızın usûl, üslûp ve metodlarıyla harman yaparak, KUR'ÂN'IN DEVİRLERİ AŞAN VE ESKİMEYEN RÛHUNA, dolayısıyla da evrensel bir metafiziğe ulaşmak bizim ikinci adımımızı teşkil edecektir.
Mirasçının üçüncü vasfı; AKIL, MANTIK ve ŞUUR üçlüsüyle ilme yönelmek olacaktır. İnsanlığın, bir kısım KARANLIK FARAZİYELER ARKASINDA sürüklendiği bir dönemde insanlardaki genel temayüle de bir cevap teşkil edecek olan bu yöneliş, topyekûn beşerin kurtuluşu adına ehemmiyetli bir adım olacaktır. Evet, BEDİÜZZAMAN'ın da işaret ettikleri gibi: İnsanlık âhir zamanda her şeyiyle ilme ve fenne yönelecek.. o bütün kuvvetini ilimden alacak.. hüküm ve kuvvet bir kere daha ilmin eline geçecek.. ve ilimlerin geniş kitlelere kabul ettirilmesinde fesâhat, belâgat ve ifade üstünlüğü de herkesin alâka duyduğu bir mevzu haline gelecek.. yani YENİDEN BİR İLİM VE BEYAN DEVRİ YAŞANACAK. Zaten, çevremizi saran vehimlerin sisli-dumanlı atmosferinden sıyrılıp GERÇEKLERE VE GERÇEKLER GERÇEĞİ'NE ulaşabilmemiz için de başka yol yok. Evet, son birkaç asırlık boşluğu aşmamız, marifette doygunluğa ulaşmamız; yıllar ve YILLAR BOYU YAŞADIĞIMIZ EZİKLİĞİN ŞUURALTI TAHRİBİNİ ONARARAK bir kere daha kendi kendimizi isbat etmemiz, İLMİN, İslâmî düşünce menşûrundan geçirilerek temsil ve ifade edilmesine bağlıdır. Yakın tarihimiz itibarıyla bizde bazen yönü ve hedefi belirlenmediği, bazen de ilim bilime, bilim de felsefeye kanştırıldığı için ilmî düşüncede ciddi kargaşalar yaşandı ve ilim adamları da tamiri zor itibar kaybına uğradılar. Ülkemizde yaşanan bu boşluk yabancıların işine yaradı; memleketimizin hemen her köşesinde harıl harıl mektepler açtılar ve bu eğitim yuvaları vasıtasıyla nesillerimize yabancılık aşıladılar. Bizden bir kesim de, en istidatlı vatan evlatlarını, hatta el-ayak öperek bu okullara yerleştirdi ve bu yabancılaşmayı biraz daha hızlandırdı. Belli bir süre sonra, bu toy ve aldatılmış nesillerde "NE DİN KALDI, NE ÎMAN; DİN HARAP, ÎMAN DA TÜRÂP OLUP" gitti.. gitti ve milletçe, hem düşüncede, hem tasavvurda, hem sanatta hem de hayatta BENLİK MÜPTEZELLİĞİNE maruz kaldık. Niye olmasın ki; hiçbir endişeye kapılmadan genç dimağları emanet ettiğimiz bu mekteplerde, bilâ istisnâ, AMERİKAN KÜLTÜRÜ, FRANSIZ AHLÂKI, İNGİLİZ GÖRENEK ve GELENEKLERİ her zaman ilmin ve ilmî düşüncenin önünde oldu. Bu itibarla da gençlerimiz içinde bulundukları çağı ilmiyle, tekniğiyle, teknolojisiyle yakalayacaklarına, değişik kamplara ayrılarak Marksçılık, Durkheimcilik, Lenincilik, Maoculuk oyunu oynamaya başladılar. Kimi komünizm ve proletaıya diktatörlüğü rüyalarıyla avundu.. kimi gidip Freud kompleksine saplandı.. kimi aklını varoluşçuluğa kaptırarak Sartre'e takıldı.. kimi Marcus deyip salya attı.. kimi de ömrünü Camus'un hezeyanları arkasında geçirmeye durdu... Evet bu ülkede bunların hemen hepsi yaşandı ve bu işin dâyeliğini de sözümona ilim yuvaları yüklendi. Bu buhranlar döneminde bir kısım KARA SES ve KARA AĞIZLAR, durmadan dini, dindarı karalıyor ve sürekli batı menşe'li çılgınlıkları nazara veriyorlardı. Elbette ki, bizim o dönemi ve o dönemin ucuz piyonlarını unutmamız mümkün değildir. Ülkemiz ve insanımıza rağmen bu zemini hazırlayanlar, ma'şerî vicdanda ilelebed TARİHÎ SUÇLULAR olarak yâd edileceklerdir.
Şimdi biz, içlerimizde bulantı, gönüllerimizde sızı BU KARANLIK DÖNEMİ ve o günün serkârlarını kendi mesâvileriyle baş başa bırakarak, geleceğimizi inşâ edecek DÜŞÜNCE İŞÇİLERİNDEN bahsetmek istiyoruz.
Evet, gençlerimize aşılayacağımız İLMÎ DÜŞÜNCE SAYESİNDE, batıdan asırlar ve asırlar önce de gerçekleştirdiğimiz gibi, onların ilimle, fikirle kaynaşıp bütünleşmesini sağlayıp mutlaka kendi yenilenmemizi (Rönesans) tahakkuk ettirmeliyiz. Ma'şerî vicdanda duyulan MA'KÛS MUKADDERÂTIN IZDIRABI, yıllar ve yıllar boyu maruz kaldığımız VESAYET HAYATININ hâsıl ettiği HAFAKANLAR, birkaç asırlık İSTİSMARIN insanımızda meydana getirdiği REAKSİYON, şimdiler itibarıyla bizde yeniden ÂDEM nebînin feryatlarına, YUNUS peygamberin sızlanışlarına, EYYUB aleyhisselâmın iniltilerine denk âh u efgâna vesile olmuştur. Hatta şu anda, bu duygu ve bu düşüncenin iticiliği ve tarihî tecrubelerin kılavuzluğuyla mesafelerin büzülmeye başladığını ve varılacak noktaya birkaç adım kaldığını hisseder gibiyiz.
Mirasçının dördüncü vasfı; onun, KÂİNÂT, İNSAN ve HAYAT MÜLÂHAZALARINI bir kere daha gözden geçirip yanlış ve doğrularını kritik etmesidir. Bu hususta şunları zikredebiliriz:
1- KÂİNÂT, sık sık mürâcaat edilmek üzere Allah tarafından gözler önüne serilmiş bir kitap; İNSAN, varlığın derinliklerini rasat etmeye açık bir menşûr ve bütün dünyaların şeffaf bir fihristi; HAYAT da bu kitap ve bu fihristten süzülen, süzülüp ilâhî beyanla yankılanan mânâların temessülüdür. Eğer kâinât, insan ve hayat televvünleri itibarıyla farklı fakat aynı hakikatin değişik yüzleri ise -ki öyledir- bunları birbirinden ayırmak, hakikatin ahengini bozacağından varlığa da insana da haksızlık ve saygısızlık demektir.
Evet, Cenâb-ı Hakk'ın kelâm sıfatından gelen beyanını okuyup, anlayıp, itaat ve inkıyadda bulunmak bir vecîbe olduğu gibi, ilmiyle plânlayıp, kudret ve meşîetiyle de var edip ortaya koyduğu topyekûn eşya ve hâdiselerde tanınıp anlaşılması, anlaşılıp mutabakat yollarının tesbit edilmesi vazgeçilmesi imkânsız bir esastır. Evet, O'nun kelam sıfatından gelen FURKAN-I AZÎMÜŞŞÂN, bütün varlığın rûhu, dünya ve ukbâ saadetinin biricik kaynağı; KÂİNÂT KİTABI DA bu gerçeğin cesedi, temsili ve hâvi bulunduğu değişik ilim dalları itibarıyla, dünya hayatının doğrudan doğruya, ukbâ hayatının da dolayısıyla çok önemli bir dinamiğidir. Bu itibarla, her iki kitabın da iyi anlaşılıp pratiğe dönüştürülmesinin, sonra da bütün bir hayatın onların üzerinde örgütlenmesinin mükâfâtı; onları İHMAL ETMENİN, GÖRMEMEZLİKTEN GELMENİN, hatta UYGUN ŞEKİLDE YORUMLAYAMAMANIN ve HAYATA GEÇİREMEMENİN de cezası söz konusudur.
2- Gerçek insânî derinliklerin, duygu, düşünce ve karakterde aranması lazım geldiği gibi onun Hakk'ın nazarında ve halkın yanındaki itibarı da yine bu hususlarda aranmalıdır. Üstün insânî vasıflar, duygu, düşünce derinliği ve karakter sağlamlığı hemen her yerde geçerli bir kredi kartı mesabesindedir. Îmân ve iz'ânına KÂFİRCE VASIF VE DÜŞÜNCELER bulaştıran, karakteriyle de çevresinde her zaman endişe ve kuşku uyaran insan, hiçbir zaman Hakk'ın te'yid ve inayetine mazhar olamayacağı gibi, halk nezdindeki itibar ve güvenilirliğini de koruması mümkün değildir. Zira Hakk da, halk da insanları, İNSÂNÎ VASIFLARI, ÜSTÜN KARAKTERLERİYLE değerlendirir ve ona göre mükâfâtlandırırlar. Bu itibarla da, insânî değerler itibarıyla fakir, karakterleriyle de zayıf kimseler, çok iyi birer mü'min görünümünde olsalar da, büyük başarılar elde etmeleri ve elde ettikleri başarıları koruyabilmeleri; aksine iyi bir Müslüman görünümünde olmadığı halde sağlam karakteri ve üstün insânî vasıfları itibarıyla birkaç kadem ileride olanların da bütün bütün başarısız kalmaları mümkün değildir. Evet, HAKK'IN TAKDİR VE MÜKÂFÂTI SIFATLARA GÖRE OLDUĞU GİBİ, insanların hüsn-ü kabulü de bir ölçüde yine buna bağlıdır.
3- MEŞRÛ VE HAK OLAN BİR HEDEFE ULAŞMANIN VASITALARI DA YİNE HAK VE MEŞRÛ OLMALIDIR. Evet, İslâmî çizgide olanlar için her işte gâye-i hayâlin meşru olması bir hak, o hakka ulaşmada başvurulacak vesilelerin meşrûiyyeti de bir vecibedir. HAKK RIZASI ve HAKK'A VUSLAT, İHLAS ve SAMİMİYET olmadan elde edilemeyeceği gibi, İslâm'a hizmet ve Müslümanları gerçek hedeflerine yönlendirmek de kat'iyen ŞEYTÂNÎ YOLLARLA gerçekleşemez. Hatta bazen bunun aksi mümkün görülse de, bâtıl yollarda itibarını tüketerek Hakkın iltifatını ve halkın teveccühünü yitirmiş kimselerin, uzun süre başarılı olmaları kat'iyen düşünülemez.
Mirasçının beşinci vasfı; onun HÜR DÜŞÜNEBİLMESİ ve DÜŞÜNCE HÜRRİYETİNE SAYGILI OLMASI şeklinde hulâsa edilebilir. Hür olabilme, hürriyeti duyabilme insan iradesinin önemli bir derinliği ve benlik sırlarına açılmanın da sihirli kapısıdır. O derinliğe açılamayan ve o kapıdan içeriye giremeyene insan demek oldukça zordur. Yıllar ve yıllar var ki bizler, hem içten hem de dıştan KORKUNÇ BİR ESARET CENDERESİ içinde kıvranıp duruyoruz. Duygu ve düşüncelerimize ÇEŞİT ÇEŞİT BASKILARIN YAPILDIĞI esaret cenderesi içinde.. OKUMANIN, DÜŞÜNMENİN, HİSSETMENİN ve YAŞAMANIN tahdit edildiği böyle bir ortamda YENİLEŞME ve GELİŞME bir yana, insanın insanî melekeleriyle kalabilmesi bile mümkün değildir. Evet, böyle bir zeminde, TECDİD RUHUYLA ŞAHLANMIŞ gözü sonsuzluklarda büyük insanların yetiştirilmesi şöyle dursun, saf ve düz insan seviyesinin korunabilmesi bile çok zor olsa gerek. Böyle bir vasatta olsa olsa, ŞAHSİYET KAYMASINA UĞRAMIŞ ZAYIF KARAKTERLER, SÜNEPE RUHLAR ve DUYGULARIYLA MEFLUÇ İNSANLAR bulunur. Yakın tarihimiz itibarıyla, hem yuvanın, hem sokağın, hem eğitim müesseselerinin hem de sanat çevrelerinin ruhlarımıza pompaladığı ÇARPIK DÜŞÜNCELER, SAKAT KRİTERLER, maddeden ruha, fizikten metafiziğe herşeyimizi altüst etti. Bu dönem itibarıyla, düşüneyim derken SAPLANTILARIMIZI ORTAYA KOYUYOR, herşeyi BENLİK yörüngeli plânlıyor, inanç ve anlayışlarımızın yanında başka inanç ve anlayışların da olabileceğini hiç mi hiç hesaba katmıyor; fırsat buldukça sık sık KUVVETE BAŞVURUYOR, kuvvete başvurarak hakkın da iradenin de, hür düşüncenin de ağzının payını veriyor ve gelip gelip başkalarının tepesine biniyorduk. Ne acıdır ki şu anda bile bunlann olmadığını ve olamayacağını söylemek mümkün değildir. Oysaki MİLLETÇE YENİLENMEYE DOĞRU YÜRÜRKEN, bir taraftan bin yıllık tarihî dinamikleri gözden bir kez daha geçirmemiz, diğer taraftan yüz elli senelik çeşitli "DEĞİŞİM" ve "DÖNÜŞÜMLER"i sorgulamamız şarttır. Şarttır, zira günümüzde hükümler ve kararlar bir kısım tabulara göre verilmektedir. Böyle belli düşünceler altında verilen kararlar ise ma'lûldür.. velûd olamaz.. ve hele beklenilen aydınlık bir dönemi hazırlayamaz. Halihazırdaki anlayışa göre hazırlansa hazırlansa ihtirasların öldürücü ağında yığınlar arası çatışmalar, PARTİLER ARASI BOĞUŞMALAR, MİLLETLER ARASI KAVGALAR ve KUVVETLER ARASI MÜSADEMELER hazırlanır. Bugün bir kesimin diğeriyle vuruşması bundan, FARKLILIKLARIN KAVGAYA DÖNÜŞMESİ bundan ve bir türlü aşılamayan YERYÜZÜ VAHŞETİ de yine bundandır. İnsanlar bu kadar bencil, bu kadar muhteris, bu kadar acımasız olmasalardı ihtimal dünya şimdikinden bir hayli farklı bir görünüm arzedecekti.
Öyleyse, bugün farklı dünyalara doğru yürürken hem başkalarına karşı olan tavırlarımızda, hem kendi BENLİK ve HIRSLARIMIZ açısından biraz daha hür düşünceli ve hür iradeli olmalıyız.. evet, bugün her şeyden ziyade hür düşünceyi kucaklayabilen, ilme ve ilmî araştırmalara açık olabilen, kâinâttan hayata uzanan çizgide KUR'ÂN ve SÜNNETULLAH arasındaki mutabakatı sezebilen engin sinelere ihtiyaç var. Bunu da şimdilerde ancak dehâ misyonunu yüklenen bir cemaat yapabilir. Vâkıa ESKİDEN BU BÜYÜK İŞLER FERDÎ DEHÂLARLA TEMSİL EDİLİYORDU.. ne var ki, herşeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i ferîdlerin dahi altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık DEHÂNIN YERİNİ DE ŞAHS-I MÂNEVÎ, MEŞVERET ve KOLEKTİF ŞUUR almıştır ki, bu da yeryüzü mirasçılarının altıncı adımının hulâsasıdır.
Yakın tarihimiz itibarıyla, böyle bir anlayışın İslâmî topluma mâl edilemediği bir gerçek.. zaten mektebin bir kısım DOGMALARI heceleyip durduğu, medresenin hayata kenarından köşesinden baktığı, tekyenin bütün bütün gidip metafiziğe gömüldüğü, kışlanın sadece kuvvetle gerinip, kuvvetle gürlediği bir dönemde bunların hayata mâl edilmesi de mümkün değildi.
Evet bu dönemde mektep bütünüyle SKOLASTİK DÜŞÜNCENİN tesirinde kaldı ve hep onu solukladı; medrese, ilme ve düşünceye kapalı, inşâ gücünden mahrum âdeta bir mefluç gibi yaşadı.. tekye-zaviye aşk u şevkin yerine menkıbelerle teselli olmaya başladı.. kuvveti temsil edenler de sık sık unutuldukları mülâhazasıyla kendilerini hatırlatma ve isbat etme kompleksine kapıldı; derken her şey altüst oldu ve millet ağacı devrilecek şekilde temelinden sarsıldı. Öyle anlaşılıyor ki kaderin, yollarına su serptiği bahtiyarlar bu dinamikleri yerli yerinde kullanacakları, kalb ve kafa arasındaki tıkanıklıkları açıp insan enfüsünde ilham ve düşünce koridorları meydana getirecekleri güne kadar da bu sarsıntılar yaşanacak.
Mirasçının yedinci vasfı, RİYÂZî DÜŞÜNCEDİR. Bir dönemde Asya'daki ilkler daha sonra da batı, Rönesansını riyâzî kanunlarla düşünme sayesinde gerçekleştirdi. İnsanlık, tarihi boyu pek çok belirsiz ve karanlık şeyleri sayıların sırlı dünyasında keşfedip ortaya çıkarmıştır. HURÛFİLERİN İFRATKÂR DAVRANIŞLARI bir yana, matematik olmayınca ne eşyanın ne de insanın birbirleriyle münasebetlerini anlamak mümkün değildir. O, kâinâttan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı gibi yollarımızı aydınlatır, bize insan ufkunun ötelerini, hatta düşünülmesi taşınılması çok zor imkân âleminin derinliklerini gösterir ve bizi ideallerimizle buluşturur.
Ne var ki, RİYÂZÎ OLMAK, matematikle alâkalı şeyleri bilmek değildir; o, matematiği kanunlarıyla düşünmek, insan düşüncesinden varlığın derinliklerine uzayan yolda sürekli onunla beraber olmaktır. Fizikten metafiziğe, maddeden enerjiye, cesetten ruha, hukuktan tasavvufa hep onunla beraber olmak. Evet, varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce, hem ilmî araştırma çifte usûlunü kabul etme mecburiyetindeyiz. Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı.. her zaman İslâm rîıhuyla içli-dışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur. Bizim BÜTÜN GÜÇ KAYNAKLARIMIZ düşünce ve îman sistemimizin içinde vardır; elverir ki o kaynağı ve o rûhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim.. o zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve herşeyi daha bir değişik temâşâ ve zevk irfânına ulaşacağız.
Şimdilerde muğlak ve isrâf-ı kelâm gibi görünen, fakat gelecekte büyük yankıları olacağına inandığım riyâzî düşüncenin de küçük bir hulâsasını verdikten sonra; sanat düşüncemizi sekizinci vasıf olarak hatırlatmak îcab ederdi. Ancak şimdilik belli mülâhazalara binaen, Jülvern gibi: "BİR KISIM ÇEVRELER BİZİM KRİTERLERİMİZ İÇİNDE HENÜZ BÖYLE BİR YOLCULUĞA HAZIR DEĞİLLER" deyip böylece bu mütalâamızı da noktalıyoruz.
Ruhumuzun Heykelini Dikerken / M.F.Gülen

Alıntı Yaparak Cevapla
  #2  
Eski 08-08-2007, 11:38 PM
Banned
 
Giriş: Jul 2007
Mesaj: 34
ftorres has a spectacular aura aboutftorres has a spectacular aura aboutftorres has a spectacular aura about
eline saglık ! ama ben fetul... yu sevmem
ftorres kullanıcısına MSN aracılığı ile mesaj yolla
Alıntı Yaparak Cevapla
  #3  
Eski 09-08-2007, 09:13 AM
faho
Misafir
 
Mesaj: n/a
bnde sevmem..hic hemde
Alıntı Yaparak Cevapla
  #4  
Eski 13-09-2007, 06:19 PM
pazzaras kullanıcısının avatarı
Yeni Üye
 
Giriş: Mar 2006
Mesaj: 3
pazzaras will become famous soon enoughpazzaras will become famous soon enough
Niye böyle gaflete düşüyorsunuz banlanan arkadaşlar.Fetullah hoca gayet güzel bir şekilde anlatmış.ALLAH (c.c) u TEALA razı olsun.
Alıntı Yaparak Cevapla
Cevap

Konu Araçları
Görünüm Modları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Yeryüzü canlılarının 1 milyonu tasniflendi ScarFace Bilim & Teknik Dünyası 3 28-05-2007 03:12 PM


Saat 09:22 AM.


Copyright ©2005 - 2008 Arkasokak.Net
Tasarım: NoDRaC
Bize Ulaşın - Gizlilik İlkesi - En Üst
Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0