| XV
Bu durumda zevke boğulmuş kimseleri, ne kuramını, ne de uygulanışını bildikleri dostluk üzerine yürütecekleri düşünceleri dinlememeli. Çünkü, tanrıların ve insanların hakkı için kimseyi sevmeden, hiç kimsece de sevilmeden, her türlü varlık ve bolluk içinde yaşamayı isteyecek bir insan olabilir mi? Çünkü, kuşkusuz böylesi, bir tiran yaşamı sürmek olur: bu yaşamda ne bağlılığa, ne sevgiye, ne de sürekli bir yakınlığa güven vardır; her şey hep kuşku ve kaygı vericidir, dostluğa yer yoktur. Çünkü, korktuğu ya da kendisinden korktuğunu sandığı insanı kim sevebilir? Ama tiranlara da bir zaman için yalancı bir saygı gösterilir. Eğer bir gün, çok kez olduğu gibi düşerlerse, ne denli az dostları olduğu o zaman anlaşılır. Sürgüne gönderildiğinde Tarquinius "Dostlarımdan hangisinin bana bağlı, hangisinin bağlı olmadığını, artık onlara karşılık veremeyeceğim bir zamanda öğrendim" demiş. Ama ben onun bu kadar burnu büyüklük ve küstahlıkla birini dost edinebilmesine şaşarım. Bu kimsenin ahlâkı gerçek dost kazanmasına engel olduğu gibi, çok zengin insanların varlığı da kendilerine bağlı dostlukları kendilerinden uzaklaştırmış olur. Çünkü talihin gözü kör olmakla kalmaz, güler yüz gösterdiği kimselerin de gözünü kör eder. Onlar çok kez kendini beğenme ve aşağı görme duygusuna kapılırlar; hiçbir şey de talihli bir budaladan daha çekimsiz olamaz. Kimilerinin, önceleri iyi ahlâklıyken, komuta ve yetki elde ettikten, mutluluğa eriştikten sonra değiştikleri, eski dostluklarını aşağı görüp yenilerine bağlandıkları da, kuşkusuz ki görülebilir. Varlık, erk ve etkinlik elde etmiş kimselerin, parayla alınabilecek her şeyi, atları, hizmetçileri, güzel giysileri, değerli vazoları elde edip de, dostluğu, deyiş yerindeyse, yaşamın bu en değerli ve güzel süsünü elde etmemelerinden daha budalaca bir şey var mıdır? Çünkü başka şeyler alırken ne kimin için aldıklarını, ne de ne uğurda çalıştıklarını bilirler (bunlar kim güçlüyse onun malıdır), dostların karşılıklı yakınlıkları birbirlerine tam anlamıyla eş olsun isterler; üçüncüsüne göre, insan kendisine ne denli değer verirse, dostu da ona o derece değer vermelidir. Bu üç düşünceden hiçbirini uygun bulmuyorum; herkesin dostuna karşı kendisine karşı beslediği duyguları beslemesini isteyen birinci düşünce doğru değildir: gerçekten, kendimiz için yapmayacağımız nice işler vardır ki, dost uğrunda yaparız. Olmadık birine dilekte bulunmak, yalvarmak, birine pek kötü çıkışmak, şiddetle saldırmak; bütün bunlar kendimiz için yapılınca hiç de onurlu olmadığı halde, dost uğrunda yapılınca çok onurludur. Bundan başka öyle durumlar vardır ki, iyi insanlar kendilerinden çok dostları yararlansın diye, birçok çıkarlarından el çekerler ya da buna razı olurlar. İkinci düşünce, dostluğu eşit emek ve eşit iyi niyetle tanımlar. Yapılan ve görülen iyiliklerin eş olmasını istemek, dostluğu çok ince ve derin hesaplara vurmaktır. Gerçek dostluk daha zengin, daha eliaçıktır; sanırım, aldığından çok vermemekte bu denli titiz davranmaz: dostlukta yapılanların yitmesinden, taşmasından ya da hakkından çoğunu almaktan korkmamalı. Üçüncüsü, yani bir insan kendine verdiği değer denli dostundan saygı görmelidir diyen düşünce hepsinden beter. Çünkü kimi insanların gözüpekliği kırılmış ya da zengin olma umutları yitmiş olabilir. Bir insan kendisi için ne düşünüyorsa, dostunun da onun için aynı şeyi düşünmesi, dostluğa yaraşmaz, tersine dostu, insanın bozulmuş ruhsal durumunu yükseltmeye çalışmalı, ona daha iyi umut ve düşünceler aşılamalı. Bu durumda gerçek dostluğun sınırlarını başka türlü çizmek gerekecek; ama önce, Scipio'nun her zaman pek çok yerdiği şeyi söyleyeceğim. Scipio, dostluk için, "İnsan dostunu bir gün nefret edecekmiş gibi sevmelidir diyen kimsenin sözünden daha büyük bir düşman bulunamaz," derdi. Bunun, sanıldığı gibi, "Yediler"den biri sayılan Bias'ın (76) sözü olduğuna bir türlü inanamıyordu. Bu, bir kötünün, bir açgözlünün ya da her şeyde kendi çıkarını düşünen bir insanın sözü olmalıydı. İnsan bir gün düşman olabileceği bir kimseyle dost olabilir mi? Üstelik yerme fırsatını çok bulabilmek için, dostunun yapabildiği kadar çok hata işlemesini bile isteyip dilemesi, öte yandan da dostunun doğru davranışları ve başarıları karşısında üzüntü, acı ve kıskançlık duyması gerekecek. Bunun için bu düşünce kimin olursa olsun, dostluğu ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramaz. Onun yerine, dost seçerken daha dikkatli olmak salık verilmeliydi, ta ki, bir gün nefret edeceğimiz birisiyle dostluğa başlamayalım. Dost seçerken çok şanslı olmasak bile, Scipio'ya göre, düşmanlık günlerini göz önüne getirmektense, bu duruma katlanmalıdır.
XVI
Bence dostuluğun sınırlarını şöyle çizmeli: dostların ahlakı tertemiz olmalı; aralarında her konuda, düşünüşlerinde, isteklerinde, ayrımsız, tam bir anlaşma olmalı. Ama raslar da, dostların yaşamı ya da onuru söz konusu olan bir sorun ortaya çıkar ve onların pek doğru olmayan isteklerine yardım etmek zorunda kalınırsa, doğru yoldan biraz sapılabilir; yeter ki büyük bir onursuzluğa düşülmesin: çünkü dostluk için kimi şeyler bir dereceye kadar bağışlanabilir; ama insan kendi ününü de savsaklamamalı, hem de bir iş yaparken halkın yakınlığını yabana atılacak bir silâh saymamalı. Bu yakınlığı yüze gülüp dalkavukluk etmekle kazanmaya çalışmak küçüklük olur; insana sevgi kazandıran erdemden de hiç ayrılmamalı.Ama Scipio, (her zaman ona dönüyorum, çünkü o her fırsatta dostluktan söz açardı) insanların dostluktan başka her işlerinde çok daha dikkatli olmalarından yakınırdı: örneğin hepsi ne kadar keçisi, koyunu olduğunu söyleyebilir de dostlarının sayısını bilmez. Keçi, koyun satın alırken bile titiz davranır da, dost seçimine önem vermezler. "İnsanların dostluğa elverişli olup olmadıklarına bir karar verebilmek için görünür belirtileri yoktur," derdi. Bu durumda sağlam, değişmeyen, hep aynı kararda olan dostlar seçelim. Böylesine pek az raslanır. Hem de denemeden karar vermek zordur; bu denemeyse ancak dostluğa girişmekle yapılabilir. Böylece dostluk yargıdan önce gelir, deneme olanağını ortadan kaldırır. Böylece ılımlı bir insan, arabanın hızını gemler gibi, dostluktaki sevginin atılımını yavaşlatır. Atları denediğimiz gibi, dostların ahlâkını az çok denedikten sonra bu sevgiye yol verelim. Kiminin ne denli hafif olduğu bir az parayla anlaşılır. Az paraya kapılmayan kimi de, çok para önünde ne olduğunu ortaya kor. Parayı dostluğa üstün tutmayı küçüklük sayan kimseler bulunsa bile, toplumsal konumu, devlet işlerini, askersel komutları, yönetimsel memurlukları, etkililiği dostluğa üstün tutmayan insanları nerede bulmalı? Bir yana bütün bu konumlar, öteki yana dost olmak hakkı konsa, birincileri, hem de çoğunlukla, dostluğa üstün tutmayacaklar mı? Doğanın gücü, bize etkinliği küçümsetecek denli büyük değildir. Dostluktan el çekerek etkinlik elde edenler, dostluğu unutturan nedenin büyüklüğünü öne sürmekle, suçlarının örtüleceğini sanırlar. Böylece memurluk ve siyaset yaşamına atılmış insanlar arasında gerçek dostlara çok güç raslanır. Dostunun seçilmesini kendininkine üstün tutacak insanı nerede bulmalı? Haydi bu denli ileri gitmeyelim; ama birçokları için kötü günlerde birbirine bağlı kalmak, nasıl da güç bir iştir! Yıkımı paylaşmaya razı olacak insan kolay kolay bulunamaz. Ennius haklı olarak:
"Belli dost bellisiz işlerde belli olur (77)" diyor, ama dostun gelgeç gönüllülüğünü, zayıflıklarını şu iki şey ortaya koyar: iyi günlerinde dostlarını aşağı görürler, kötü günlerinde yüzüstü bırakıp giderler. Hem iyi, hem kötü günde ciddî, direngen, değişmez bir dostluk gösteren insanın pek seyrek, tanrılaşmış gibi bir soydan geldiğine inanmalıyız.
XVII
Dostlukta aradığımız bu süreklilik ve kararın temeli bağlılıktır. O olmadan hiçbir şey sürekli olamaz. Bundan başka, yalın, herkesle dost, bizimle aynı zevkte, yani aynı şeylerden zevk aldığımız kimseyi seçmeli. Bütün bunlar dostluktaki bağlılığa yardım eder. Karışık, hile dolu bir kafada bağlılık olamaz. Dostun hoşlandığı şeylerden zevk almayan, onun yaradılışıyla uyuşmayan insan, bağlı ve bağlılıkta sürekli olamaz. Sözlerimize şunu da katalım: Dost, suçlamaktan hoşlanmayacak, suçlamalara da inanmayacak. Bütün bunlar deminden beri üzerinde durduğum dostluktaki karara yardım eder. Dostluğun ancak iyi insanlar arasında (başta söylediğim gibi) olabileceği düşüncesi böylece doğrulanmış olur. Çünkü şu iki noktaya dikkat etmek, iyi insanın (ona bilge de denebilir) özelliğidir: önce, her tür yapmacık ve yabancı gösterişten kaçınmalı, çünkü açıkça nefret etmek, asıl düşüncesini gizlemekten daha soylu bir davranıştır. Yalnızca başkalarının suçlamalarını reddetmekte kalmamalı, kendisi de kuşkucu olmamalı, dostunun bir hata işlediğine hiçbir zaman inanmamalıdır. Buna dostluğun hiç de küçük sayılmayan zevklerinden birini, söyleşilerinin, ahlâkının tatlılığını eklemeli. Gerçi asık bir yüz, her durumda ciddilik, insana ağırbaşlılık verir, ama dostluk daha gevşek, daha tatlı, her türlü sevgi ve senlibenliliğe daha açık olmalı.
XVIII
Burada ince bir sorun önümüze çıkıyor: Genç atları eskilerine üstün tuttuğumuz gibi, dostluğa uygun gördüğümüz yeni dostları eskilerine üstün tutmalı mıyız? İnsana yakışmayan bir kuşku! Birçok şeye olduğu gibi dostluğa da doyum olmaz. En eski şaraplar gibi, en eski dostlar en zevkli olmalı. İyi dost olabilmek için birlikte birkaç tutam tuz yemeli diyenlerin hakkı var. Ama, umulan meyveyi sonunda bir gün veren bitkiler gibi, meyve vereceğini umduğunuz yeni dostlardan da kaçınmamalı, ancak eskileri, uygun oldukları konumda tutmalı. Çünkü alışkanlığın ve eskiliğin gücü büyüktür. Demin sözünü ettiğim atlara gelince, hiç kimse bir engel olmadıkça, alışmadğı yeni bir ata binmeyi, alıştığı bir ata binmeye yeğ tutmaz. Alışkanlığın gücü yalnızca canlılarda değil, cansız eşyalarda bile kendini gösterir: Uzun zaman oturduğumuz yerleri, dağlık, ormanlık bile olsa, severiz.
Dostlukta kendinden aşağıda olana eş olmak sorunu çok önemlidir, çünkü kimi üstün kişiler vardır. Deyiş yerinde olursa, bizim küçük sürümüzde Scipio böyle oldu. Ama o hiçbir zaman kendisini Philus'a (78), Rupilius'a (79), Mummuis'e (80), değerce kendisinden aşağı konumdaki dostlarına üstün tutmadı. Sivrilmiş bir adam olmakla birlikte, kendisinden yaşça büyük olan ağabeyi Q.Mazimus'a (81), olduğundan üstünmüş gibi saygı gösteriyor, yakınlarını kendi desteğiyle büyütmek istiyordu. Herkes böyle yapmalı, bundan örnek almalı. Erdemce, yetenekçe, varlıkça üstün olanlar, bunları yakınlarıyla bölüşsünler, paylaşsınlar. Örneğin orta halli aileden doğmuşlarsa, zekâ ve zenginlikten yana zayıf yakınları varsa, onların olanaklarını çoğaltsınlar, onlara onur ve saygınlık versinler: tıpkı tiyatro oyunlarındaki soyu sopu bilinmediği için köle olmuş insanların, bir gün bir Tanrı ya da bir kral oğlu oldukları anlaşılınca, uzun zaman baba sandıkları çobanları sevmekten geri kalmadıkları gibi. Gerçek ve belli babalar söz konusu olunca, bunu çok daha fazlasıyla yapmalı. Yetenek, erdem ve her türlü üstünlükten en çok yararlanmak için, insan onları yakınlarıyla paylaşmalıdır.
XIX
Dostlarına ve akrabalarına üstün olan kimseler, daha az değerli olanlara eş olmak zorunda oldukları gibi, ötekiler de dostlarının zekâ, varlık ve saygınlıkça kendilerine üstün olmasından acı duymamalı. Bu gibi kimselerin bir çoğu ya hep bir şeyden yakınır ya da bir şeye kusur bulur; hele biraz çabalayıp zorluğu göze alarak dostluklarını gösterecek bir iş yaptıklarını sandılar mı, yakınmaları daha da artar. Yaptıkları iyilikten bile pişman olan iğrenç insanlar! Bir iyiliği yapan anmamalı. Bu yüzden, üstün olanlar, dostlukta ötekilerin katına indikleri gibi, onları da ellerinden geldiği kadar, kendi katlarına yükseltmeye çalışmalı. Çünkü aşağı görüldüklerini sanarak dostluğun tadını kaçıran kimseler de vardır. Bu da ancak, kendilerini aşağı duyanların başına gelir. Onları bu düşünceden yalnızca sözlerle değil, davranışlarla da vazgeçirmeli. Her dost için önce elden ne gelirse, sonra sevilen, yardım edilen kimse ne kadarını kaldırabilecekse, ona o kadarını vermeli. Ne denli yüksek olunursa olunsun, bütün dostları yüksek konumlara getirmek olanaklı değildir. Scipio, P. Rupilius'u (82) konsül yapabildi ama onun kardeşi Lucius'u (83) hayır! Bir insana her şeyi vemek elde olsa bile, onun bunlardan ne kadarını kaldırabileceğini göz önünde tutmalı.
Genellikle insan ancak, yaşı ilerleyip kişiliğini bulduktan sonra dostluk üzerine bir karar verebilir; örneğin gençliklerinde avlanmayı ya da top oynamayı sevenler, bu eğlencelerden hoşlananları o zaman sevdikleri halde, sonradan kendilerine yakın duymazlar. Yoksa süt nineler ve lalalar, eski olduklarını ileri sürerek herkesten çok sevilmek isterlerdi: doğru, onları da savsaklamamalı, ama onlara başka türlü değer vermeli (84). Yoksa dostluklar kararlı olamaz. Ayrı yaradılış özellikleri, ayrı zevkler de dostları ayırır. İyiler, kötülerle; kötüler, iyilerle dost olamazlarsa, bu yalnızca aralarındaki yaradılış ve zevk ayrılığının alabildiğine büyük oluşundandır. Dostlukta haklı olarak şu da öğütlenebilir: çok kez olduğu gibi, aşırı bir düşkünlük yüzünden, dostların elde edebilecekleri büyük yararlara engel olmamalı. Söylenceden bir örnek alırsam, Neoptelemos (85), göz yaşlarıyla onu yolundan çevirmeye çalışan, yanında büyüdüğü Lykomedes'in sözünü dinleseydi, Trioa'yı alamayacaktı. Çok kez dostlardan ayrılmayı gerektiren büyük olaylar olabilir. Dostunun yokluğuna katlanmanın güç olacağını düşünerek, bu olayları önlemeye çalışan insan, gevşek ve zayıf doğuşludur. Bu yüzden dostluğa hak kazanmaz. Her şeyde dostundan ne istediğini, onun senden ne istemesine katlanacağını göz önünde tutmalı.
XX
Kimi zaman bir yıkım da başa gelebilir: dostluğu bozmak zorunda kalınır (çünkü artık bilgeler arasındaki dostluğu bırakıp halk arasındaki dostluklara geçtik). Çok kez insanların ya doğrudan doğruya dostlarına ya da başkalarına zarar veren, ama sonunda yine dostlarının onurunu kıran kimi ek***likleri birden bire ortaya çıkıverir. Bunlardan yavaş yavaş sıyrılmalı; Cato'dan işittiğim deyişle, böyle dostlukları yırtmaktansa sökmeli, yeter ki katlanılamayacak bir haksızlık alevlenmemiş olsun. Bu durumda hemen alışverişi kesip ayrılmamak ne doğru ve onurlu bir iştir, ne de olanaklıdır. Çok kez olduğu gibi, insanın ahlâkında, zevklerinde bir değişme ortaya çıkarsa ya da siyaset alanında aralarında düşünce ayrılığı olursa (çünkü az önce söylediğim gibi, artık bilgelerin dostluğundan değil, herkesin dostluğundan söz ediyorum), yalnızca dostluğun bozulmasını değil, düşmanlığa çevrilmiş görünmesini de önlemeye çalışmalı. Çünkü hiçbir şey bir zamanlar çok yakın olduğun birisine savaş açmaktan daha ayıp değildir. Bildiğiniz gibi benim için Scipio, Q. Pompeis'le (87) olan dostluğundan vazgeçti. Siyasal düşünceleri ayrı olduğu için meslektaşımız Metellus'dan (88) uzaklaştı; her iki durumda da büyük bir ağırbaşlılıkla davrandı; kabaca gönül kırmadı. Bu yüzden önce dostla bozuşmamaya çaba göstermeli, ama böyle bir şey başa geldi mi, dostluğun birdenbire kesildiği değil yavaş yavaş söndüğü sanılsın. Ama dostluğun büyük bir düşmanlığa çevrilmesinden de kaçınmalı: bunlardan kavgalar, sövgüler, aşağılamalar doğar. Ama katlanılabilecek şeylerse, bunlara da katlanmalı. Eski dostluğa duyulan saygı yüzünden, aşağılananın değil, yalnızca aşağılayanın haksız olduğunu kabul etmeli.
Bütün bu ek***lik ve sakıncalara karşı bir tek umar ve önlem vardır: ne çok çabuk sevmeli, ne de uygun olmayanları sevmeli. Sevilecek olan kimseler dostluk kurmaya uygundur. Bunlara çok az raslanır. Üstün olan her şey az olduğu gibi, kendi türünde her yönden üstün olanı bulmaktan daha zor bir şey yoktur. Ama birçokları insanlarla alış verişlerinde iyi diye yalnızca kazanç getireni tanırlar. Hayvanları arasında olduğu gibi, dostları arasında da en çok kazanç umduklarını en çok severler. Böylece, salt kendisi için, kendi değeri yüzünden aranan bu en güzel ve doğanın yarattığı dostluktan yoksun olurlar. Dostluğun bu gücünün ne denli değerli ve ne denli büyük olduğunu anlamak için kendi kendilerinden de örnek almasını bilmezler. Çünkü herkesin kendisini sevmesi, bu sevgiden bir kazanç beklediği için değildir, herkese kendi varlığı değerlidir de ondan. Dostlukta da bundan örnek alınmazsa, hiç kimse hiçbir zaman gerçek bir dost bulamayacaktır: çünkü dost sanki insanın bir ikinci kendisidir. Bu, hayvanlarda, havada, denizde, karada yaşayan evcil ve yabanıl bütün hayvanlarda görülür. Bunlar önce kendilerini sever (çünkü bu duygu, her canlıda doğuştan vardır), sonra eş takımdan hayvanlara istek duyar, bunları arar, bunlara bağlanır; bunu da özlemle ve insan sevgisine benzeyen bir biçimde yapar. Bu duygu insanda nasıl da daha içtendir! İnsan hem kendisini sever, hem de bir başkasını arar, sanki iki ruhtan bir tek ruh yaratmak üzere ruhunu onunkiyle birleştirir.
XXI
Ama birçokları kendilerinde bulunmayan şeyleri dostlarında aramaktan -hadi sıkılmıyorlar demeyeyim de- yanılgıya düşüyorlar diyeyim. Dostlarına vermedikleri şeyleri onlardan istiyorlar. Oysa, önce iyi insan olmak, sonra kendine benzeyeni aramak doğru olur. Deminden beri söylediğim sürekli bir dostluk ancak şu kimseler arasında sağlamca kurulur: yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmış insanlar önce başkalarının tutsağı olduğu tutkuları yenecekler, sonra doğruluk ve adaleti sevecekler, birbirleri için her şeyi yapacaklar, ama birbirlerinden, onurlu ve doğru olmayan hiçbir şeyi istemeyecekler, aralarında yalnızca sevgi ve beğenme değil, saygı da bulunacak. Çünkü dostluktan saygıyı kaldıran, onun en büyük süsünü kaldırmış olur. Bunun için dostlukta her türlü tutku ve yanılgıya izin verilmiş olduğunu sananlar, tehlikeli biçimde yanılırlar. Doğa, dostluğu, erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir, yanılgıların yardakçısı olsun diye değil, onun amacı şudur: erdem tek başına en yüksek katına erişemediğine göre, oraya, başkasıyla birleşip ortak olarak erişsin. Bu türlü bir birlik kimi insanlar arasında var olmuş ya da olacaksa, bu, onları katıksız iyiliğe ***ürecek en iyi ve en mutlu birlik sayılmalı. İşte, bence, insanların peşinde koşmaya değer sandıkları her şeyi, onuru, ünü, ruhun dinginlik ve sevincini içine alan birlik, bu birliktir. Bütün bunlar var olunca, yaşam mutluluk doludur. Bunlar olmadan yaşam mutlu olamaz. Bu birlik en iyi ve üstün bir iyilik olduğuna göre, onu elde etmek istiyorsak, erdem kazanmaya çalışalım. Erdemsiz ne dostluğa, ne de istenen herhangi bir şeye erişebiliriz. Erdeme değer vermeden dost edindiklerini sanan insanlar bir gün kötü bir olayla karşılaşmak zorunda kalırlarsa, o zaman ne denli yanılmış olduklarını anlarlar. Bunun için (bunu her seferinde yinelemeli) bir kanıya vardıktan sonra sevmelisin, sevdikten sonra bir kanıya varmamalısın. Birçok işlerde olduğu gibi, özellikle dost seçiminde ve dostluk kurmakta savsaklayıcı oluşumuzun cezasını hep çekeriz. İş işten geçtikten sonra aklımız başımıza gelir, eski atasözünün yasağına aldırmayarak boşuna emek veririz (89). Günlük yaşayışımızla, dahası karşılıklı yardımlarla birbirimize sıkı sıkıya bağlandığımız bir sırada, beklenmedik bir kırgınlık ortaya çıktı mı, birden dostluğu yarı yolda kesiveririz.
XXII
Böyle önemli bir sorunda bu derece kayıtsız davranmak çok ayıplanacak bir şey! İnsanlarla ilgili sorunlar arasında dostluğun yararı, herkesçe, oybirliğiyle kabul edilen tek konudur; gerçekten, birçok erdemi bile gösteriş ve cakadır diye küçümser insanlar. Azla yetinen, yalın bir yaşam süren birçok insan, zenginliği aşağı görür. Kimi de başkalarını tutkuyla yakıp tutuşturan orunu o derece küçümser ki, ondan daha boş, daha değersiz bir şey olmadığına inanır. Birçoklarının gözlerini kamaştıran şeylerin, başkaları için hiç de değeri yoktur; ama dostluk konusunda herkes, ayrımsız, aynı duyguyu paylaşır. Kendilerini siyasete verenler, bilgi ve bilimle uğraşmaktan zevk duyanlar, devlette görev almadan kendi işlerinde güçlerinde çalışanlar, giderek kendilerini zevke kapıp koyuverenler, hep aynı düşüncededirler: insana yakışır bir yaşam sürmek istenirse, dostsuz yaşam, yaşam olamaz. Çünkü dostluk bilmem nasıl olur da, herkesin yaşamına karışır; hiçbir türde yaşamın kendisine yabancı olmasına izin vermez. İnsanlardan kaçacak, nefret edecek kadar sert yaradılışlı, yabanıl bir insan bulunsa, Atina'da Timon (90) adlı birinin böyle olduğunu anlatırlar. O bile, yanında öfkesinin ağusunu dökecek bir insan aramamaya katlanamaz. Bu düşünce, şu örnekle daha iyi anlaşılır: elde olsaydı da bir tanrı bizi insanlarla konuşmaktan alıkoyup ıssız bir köşeye yerleştirerek, yaratılışımızın gerektirdiği her şeyi bol bol verdiği halde bir insan görmek olanağını yok etseydi, kim böyle bir yaşama katlanabilecek denli taş yürekli olabilirdi? Bu yalnızlık, bütün bu zevklerin tadını hangi insandan alıp ***ürmezdi? O zaman, yaşlıların başka yaşlılardan duyarak bize anlattıkları, yanılmıyorsam Taroslu Arkhytas'ın (91) sözü, doğrudur: "Biri göğe yükselip evreni ve yıldızların güzelliğini seyretseydi, bu seyir ona hoş gelmeyecekti; ama yanında, gördüklerini anlatacak bir dostu olsaydı, bundan çok hoşlanacaktı." Evet, doğa yalnızlığı sevmez, hep bir desteğe dayanmak ister: çok yakın dostlukların en tatlı yanı da budur.
XXIII
Doğa ne istediğini, ne aradığını, neyi istediğini böyle işaretlerle belli ettiği halde, bilmem nasıl oluyor da, sağırlaşıyor ve uyarmalarına kulaklarımızı tıkıyoruz. Dostluk alış verişi çeşitli ve çapraşıktır. Kuşku ve kırgınlık için çok neden çıkabilir. Bunlardan kaçınmak, yerine göre hafifletmek, yerine göre katlanmak bir bilgenin yapacağı iştir. Yalnızca, dostlukta, hem bağlı kalmak hem de yararlı olmak istendiği zaman çıkabilecek kırgınlıklara katlanmak yerinde olur: çünkü çok kez dostlara öğüt vermek ya da onları yermek zorunda kalınır. Bu öğüt ve yermeleri, iyi niyetle söylendikleri için dostça karşılamalı.
Ama, bilmem niçin, dostumun Andria'da (92) söylediği söz doğrudur:
"Yüzegülücü dost, gerçek nefreti kazandırır."
Nefreti, bu dostluk ağusunu doğuruyorsa, gerçekten kötü bir şey; ama suçları hoş görerek, dostunun uçuruma yuvarlanmasına göz yuman yüzegülme daha da kötüdür. En büyük suçlu da gerçeği aşağı gören, yüzüne gülündü diye yanlışa düşen insandır. Bu durumda, önce uyarırken sert olmamaya, yererken de aşağılamaya kaçmamaya çabalayarak özen göstermeli. Ama yüzegülme sözünde -Terentius'un sözcüğünü kullanmaktan hoşlanıyorum- "incelik" bulunsun da, yanılgıların yardakçısı dalkavukluk uzak olsun: dalkavukluk bir dostla başka türlü, bir tiranla başka türlü yaşanır. Ama gerçeği dostundan bile duyamayacak denli kulaklarını kapayan insanın kurtuluş umudu olamaz. Cato'nun (93) birçok sözleri gibi, şu sözü de çok ünlüdür: "Kimileri için, acı sözlü düşmanları, yumuşak görünen dostlarından daha çok işe yarar; düşmanları çok kez gerçeği söyler, ötekiler hiçbir zaman!" Uyarılan insanların asıl kızılacak şeye değil de, hiç kızılmayacak şeye kızması ne de şaşılası bir durum! Yanılgıya düştüklerine üzülmezler de yerilmek ağırlarına gider. Tam tersine yanılgısı için üzülmek, bunu düzeltme fırsatı çıktığı için de sevinmek gerekirdi.
XXIV
Dostun açıkça ve sertliğe kaçmadan uyarılması, kendimize yapılan uyarıların da sabırla ve karşı koymadan kabul edilmesi, gerçek dostluğun özelliklerinden biridir. Dostluk için yaranmadan, dalkavukluktan ve yaltaklıktan daha büyük yıkım olamaz. Hiçbir zaman gerçeği söylemeyen, yalnızca hoşa gitmek için konuşan gelgeç gönüllü ve aldatıcı insanların bu eksinkiğini belirtmek için, daha birçok adlar bulmalı. Yapmacık, her şeyde kötüdür -çünkü gerçek üzerine bir kanıya varılmasına engel olur ve gerçeği bozar- ama asıl dostlukla taban tabana karşıttır; çünkü, açık yürekliliği ortadan kaldırır; oysa onsuz dostluk adının hiçbir değeri kalmaz: dostluğun bütün gücü birçok ruhlardan tek bir ruh yaratmak olduğuna göre, her birinde, tek bir ruh, hep aynı kalan tek bir ruh değil de, karışık, değişebilen, çeşitli ruhlar bulunursa, bu birliğe nasıl varılabilir? (93) Bir başkasının yalnızca duygu ve keyfine göre değil, yüzünün anlatımına ya da baş devinimlerine göre bile değişen insanın ruhundan daha kararsız, daha belirsiz ne olabilir? Aynı Terentius bu kez Gnathonun (94) kişiliğinde:
"Biri hayır der, hayır derim; evet der, evet derim: yani ben kendime her şeye baş sallamayı ilke edindim" diyor. Böyle bir insanı dost edinmek düşüncesizliğin ta kendisidir. Birçokları da Gnathon'a benzer; sadece soy, zenginlik ve ünleri ona üstündür; yalanlarına saygınlıkları eklenince, dalkavuklukları daha da tehlikeli olur. Gözboyayıcı ve yalancı olan her şey, gerçek ve içten olandan ayrılıp tanınabildiği gibi, dikkat edilirse, dalkavukça dostluğu gerçeğinden ayırarak tanımak da insanın elindedir. Hiç eğitim görmemiş insanlardan oluşmasına karşın halk kurultayı bile, halktan, yani dalkavuk ve düşüncesiz yurttaşla, ciddi ve ağırbaşlı yurttaş arasındaki ayrımı anlayabilir. Daha geçenlerde, halk tribünlerinin yeniden seçilmesi üzerine bir yasa önerirken C. Papirius (95) halk kurultayında kulaklara ne dalkavukça sözler fısıldadı! Bu önergeye biz karşı koymuştuk, ama beni bırakalım, Scipio'dan söz açmak daha hoştur benim için. Ölmez tanrılar! Bu ne ciddi, ne ulu bir söylevdi; insan, konuşanın Roma halkının yardımcısı değil, önderi sanırdı. Ama siz de oradaydınız, bu söylev de elimizdedir. Böylece halkın yararına olan bir yasa, halkın oyuyla reddedildi. Şimdi de kendime döneyim: anımsarsınız, Scipio'nun kardeşi Q. Maximus (96) ve L. Mancinus'un konsüllükleri sırasında, C. Licinius Crasus'un (97) önerdiği rahiplik yasası nasıl da halkçı bir yasa sayılıyordu. Çünkü bu yasaya göre rahip kurullarına yeni üye seçme hakkı rahip kurulundan alınıp halka bırakılıyordu. C. Licinius Crassus forumda söz söylerden yüzünü halka çeviren ilk söylevciydi (98) de. Buna karşın, bizim savunmamızla ölmez tanrıların dâvâsı C. Licinius Crassus'un bu çok tutulan söylevini kolayca yendi. Bu olay konsüllüğümden beş yıl önce, praetor sırasında olmuştu. Böylece bu dâvâyı büyük bir yetke değil, dâvânın ta kendisi savundu.
XXV
Halk kurultayı denilen sahnede bile, düşlemsel ve yalancı gösterişin önemli bir yer tuttuğunu gözönüne koymak ve belirtmek koşuluyla, gerçeğin değeri olmasına karşın, her şeyin gerçekle ölçüldüğü dostlukta gerçeğin değeri ne olmalıdır, bir düşünün! Dedikleri gibi dostunun yüreğini açamazsan hiçbir şeye güvenemez, hiçbir şeyden emin olamazsın; sevdiğinden ve sevildiğinden bile! Çünkü bunun ne denli gerçek olduğunu bilemezsin. Dalkavukluk ne denli tehlikeli olsa da, onu iyi karşılayan, ondan hoşlanan insandan başka kimseye zararlı değildir. Bunun için kendi kendisine dalkavukluk eden ve kendi kendisini pek beğenen insan, dalkavukların sözüne en çok kulak asan insandır. Genellikle erdem kendisini sever; çünkü kendisini pek iyi tanır, ne denli sevilmeye değer olduğunu bilir. Ama şimdi erdemden değil, bir erdem anlayışından söz açıyorum: çünkü birçokları erdemi elde etmekten çok öyle görünmeyi isterler. İşte dalkavukluktan hoşlananlar bunlardır. Kendilerine, keyiflerine göre uydurulmuş sözler söylenince, bu boş sözlerin kendi değerlerine birer tanık olduğunu sanırlar. Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman, dostluk, dostluk olmaz. Komedyalardaki dalkavuklar övüngen askerlere dalkavukluk etmeselerdi, bize gülünç gelmezdi.
"Thais bana çok mu teşekkür ediyor?", "Evet, çok!" demek yeterken (99), "Sonsuz teşekkürler!" diye karşılık veriyor. Çünkü dalkavuk, hoşuna gitmeye çalıştığı insan ne kadar aşırı olmasını isterse, sözlerine o denli aşırılıklar ekler. Gerçi bu dalkavukça yalanlara yalnızca onları işitmeye can atan, bunları çağıran insanlar değer verir; ama ağırbaşlı, ciddî insanları kurnaz dalkavuklara kapılmamaları için uyarmalı. Açıkça dalkavukluk yapanı herkes anlar, meğer ki büsbütün budala olmasın. Ama düzenli ve sinsi bir insanın yavaş yavaş damarımıza sokulmasından sakınmalı. Bunlar kolay kolay anlaşılmaz: çünkü karşı koymakla bile dalkavukluk ederler; tartışır görünür, sonunda alaya aldığı insan daha anlayışlı görünsün diye yenilgiyi kabul eder, yeniliverirler. Alay edilmekten daha ayıp bir şey var mı? Bu duruma düşmemek için daha çok dikkat etmeli.
"Bugün benimle, komedyaların budala, yaşlı kişilerinden daha çok alay edip beni düpedüz maskara ediyorsun."
Gerçekten tiyatroda bile bu şaşkın, budala yaşlılar, komedyaların en ***** kişileridir. Ama örnek insanların, yani bilgelerin (burada insanların erişebileceği bilgelikten söz ediyorum) dostluğundan konuşurken bilmem nasıl oldu da, söz geçici dostluklara döndü. Asıl konumuza dönelim ve sözlerimizden bir sonuç çıkaralım.
XXVI
Erdem diyorum, C. Fanius, evet, yalnızca erdem, Q. Mucius, dostlukları hem kurar, hem korur. Çünkü onda her türlü uyum, onda sağlamlık, onda süreklilik vardır. Kendisini gösterip ışığını parlattığı zaman, başkasında parladığını gördüğü erdem ışığına yaklaşır, ondaki ışıktan da ışık alır. Bundan sevgi ya da dostluk tutuşur; çünkü, her ikisi de "sevmek" sözcüğünden geliyor; sevmekse, hiçbir şeye gereksinmeden, hiçbir yarar beklemeden sevilen insana bağlanmak demektir; ama yarar, istenmeden bile dostluktan çiçeklenir. Gençken yaşlı insanlara; L. Paulus, M. Cato, C. Galus, P. Nasica, Scipio'nun kaynatası Ti. Graccus'a (102) bu tür bir yakınlıkla bağlandık. Bu yakınlık yaşıtlar arasında, benimle Scipio, L. Furius, P. Rupius, Sp. Mummius arasında daha da ışıklıdır. Şimdi biz de yaşlı çağımızda gençlerin sevgisinden, örneğin sizin, Q. Tubero'nun sevgisinden zevk duyuyoruz. Bundan başka, P. Rutilius (103), A. Verginius'la senli benli olmaktan da hoşlanıyorum ben. Yaşamın ve doğanın kurduğu düzen gereğince, bir kuşaktan başka bir kuşak doğduğuna göre; dedikleri gibi, insan yarışa başladığı insanlarla aynı zamanda yarışın sonuna erişmeyi her şeyden çok istemeli. Ama, insanın her şeyi zayıf ve ölümlü olduğuna göre, bari seveceğimiz, bizi sevecek insanları arayalım. Çünkü sevgi ve yakınlık olmazsa, yaşamın hiçbir zevki kalmaz. Gerçi ölüm Scipio'yu umulmadık bir zamanda benden kopardı, ama benim için o yaşıyor ve hep yaşayacak. Çünkü ben onun erdemini sevdim.
Bu erdem ışıklıdır hâlâ. Erdemini yakından tanıdığım için, anısı yalnızca benim gözlerimde canlı kalmayacak, gelecek kuşaklar için de parlak ve değerli olacak. Hiç kimse Scipio'yu anmadan, onun düşlemini göz önüne getirmeden, büyük düşlemler ve umutlar besleyemeyecek. Kendi payıma yazgının ya da doğanın bana sunduğu iyiliklerden hiçbirini Scipio'nun dostluğuyla ölçemem. Bu dostlukta devlet işleri konusunda anlaşma, özel işlerim için öğüt, zevk dolu bir dinginlik buldum. Scipio'yu hiçbir zaman, en ufak bir şeyde bile incittiğimi bilmem. Ondan istemediğim hiçbir şey işitmedim; bir evde oturduk, aynı yemekleri birlikte yedik. Yalnızca askerlikte değil, gezide, köy yaşamımızda hep birlikteydik. Halkın gözlerinden uzak bir köşede, boş zamanlarımızı seve seve verdiğimiz, o yeni bir şey öğrenmek ve yeni bir bilgi edinmek aşkını nasıl anlatayım? Bütün bunların anısı onunla birlikte ölseydi, gerçekten böylesine sevdiğim ve bağlı olduğum adamın yokluğuna hiç katlanamazdım; ama o yitmek şöyle dursun, onu düşünüp andıkça daha da büyüyor, güçleniyor. Bunlardan büsbütün yoksun bile olsaydım, yaşım bana bir avuntu verirdi. Çünkü onun özlemi daha uzun süremez. Kısa süren her acıya, ne denli büyük olsa da katlanılabilir.
Dostluk üzerine söyleyeceklerim işte bunlar. Size gelince, siz erdeme öylesine değer verin ki, -onsuz dostluk olamaz- erdemden başka hiçbir şeyin dostluğa üstün tutulabileceğine inanmayın. Tüm hakları keyfimin kahyasına aittir... Z&E
“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin...... Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi, safa geldi!”
E.C.G |