Konu: Çivi...
Yalnız Mesajı Göster
  #1  
Eski 21-05-2007, 09:53 PM
maybe kullanıcısının avatarı
maybe maybe Çevrimdışı
Arkasokaklı
 
Giriş: Nov 2005
Mesaj: 460
maybe İtibar düzeyini kapadı
Arrow Çivi...

“ Sensizlik...

Yüreğime çakılmış bir kara çivi...

Sensiz çıkaramadığım ve asla çıkaramayacağım... ”

İ.M. Orgün

"Bir Gidenin Ardından"

31 Temmuz 2003 – 05 Ağustos 2003




31 Temmuz 2003 Perşembe,02:30



...

Bir trenin ardından...



O gün gelene kadar rayların insan hayatını tam orta yerinden ikiye nasıl bölebileceğini hiç düşünmemiştim. Aslında o günde hayatımın orta yerinden ansızın ikiye bölündüğünü hiç fark etmemiştim, taki yokluğunun farkına varıp o güzel gülümsemenin bir tren kompartımanında gittiğini anlayana kadar...



Evet!..

O güne kadar tren ve ayrılık kelimeleri beynimde birbirlerine o kadar uzak ve zıttılar ki hayalimde asla ve asla bir tren düdüğünü bir hasret çığlığına benzetmemiştim. Olamazdı böyle bir şey. Trenler, garlar, vagonları bekleyen insanlar... Bekleyenler, beklenenler ve sonunda beklediklerine hep kavuşanlar... Ama olmuştu işte garip bir kara tren seni ve güzel gülümsemeni alıp götürmüştü benden, uzanamayacağım ve dokunamayacağım bir yere ve ilk defa bir garip tren rayı hayatımı aydınlık ve karanlık diye ortadan ikiye bölmüştü.



Ve ben ortalık yerde öylece bir ölü gibi kaskatı kalakalmıştım!





01 Ağustos 2003 Cuma,19:45



09:45 açık kalp ameliyatına var mı bir kişi kalkıyor...



Ne kadar modern olsalarda, ne kadar allayıp pullasalar da hastaneler yine de hastane azizim. Bir soğuklukları bir iticilikleri var. Oldum olası ısınamadım oralara her an bir yerime bir şey takacaklar ya da bir yerimi kesecekler gibi garip fanteziler üretiyor beynim sonrada onlara kendide inanıyor.



- Önce efora alalım!



Dedi beyaz önlüklü çocuk irisi doktor yavrusu, sonra yorgunluk esnasında renkli doplerinizi çekeriz biraz dinlendikten sonra da ilaçlı MR alırız. Olur diye geçirdim içimden sonrada gelen rapora göre ( tabi raporun iyi gelmeyeceğine eminim ki diyorum) beni gaz odalarından birine gönderirsiniz.



- Hail Hitler!...



Üçüncü devrede tansiyonum 20/13 olunca mecburen eforu bıraktırdı doktor. Ona kalsa sonuna kadar devam ettirip direk musalla taşına gönderecek ama iyi ki ondan daha akıllı ikinci bir kişi mutlaka yanında bulunuyor!...

Beynim zonklarken ve bu zonklama sesini kulaklarım vasıtasıysa da bir tren düdüğü benzeri ötmeyle ( bu arada feci bir tren takıntım oluştu ) bana duyurmaya çalıştığı esnada doktorum bir türlü duyamayan kulaklarıma inatla yapacağı tahlil hakkında bilgileri vermek için ağzını oynatıp duruyordu evet sadece ağzını oynatıp duruyordu çünkü duymuyordum. Yüzümdeki tebessümün kahkahalara dönüşmesi ancak bir saniye sürdü. Doktorum konuyu direk kendi üzerine alındığı için köşede efor sonuçlarına bakmak ayakları ile küsme taklidi yapıyordu...



İçimden dili çıkardım ve umurumdaydı diye bağırdım. Ama içimden...



Renkli doplerim alındı, yaklaşık 2 saat civarında hiç kıpırdamadan yatmam gereken MR da alındı artık alınacak bir şey kalmadığı kanısına varıldığında ciddi bir ifade takındı ve kısaca öleceksin demedi de bayağı sürünürsün anlamına gelen uzun ve ağdalı bir konuşma yaptı, konuşmasının aralarını rakamlar ve yüzdelerle süsledi, konuşmanın genel ağırlığı beni korkutma amaçlı olduğundan korkudan çişim geldi ama korkudan söyleyemedim.



Dışarı çıktığımda akşamüzeri olmuştu kafamda kocaman soru işaretleri, kanımda bir sürü ilaç ve gün boyu uğraştıkları küçücük kalbimde de kocaman bir Sen! vardın.





02 Ağustos 2003 Cumartesi,10:15

“ Sensizlik...

Yüreğime çakılmış bir kara çivi...

Sensiz çıkaramadığım ve asla çıkaramayacağım... ”

...

Bu gün her zamanki gibi uyanmadım. Uyanmakla uyanmamak arasındaki o ince çizgide uzun bir müddet gidip geldi bedenim, sensizliğe kalkmanın ne menem bir şey olduğunu bildiğinden yüreğim boş vermek istedi bu günü, yarını ve olmayacağın diğerlerini... Sen gidince tenhalaşmıştı sanki bu kent, sokaklar o sokaklar değil, sahil o eski sahil değildi artık.



Ve nihayet istemeden de olsa tanışmak zorunda kaldım.

Hoş geldin özlem!...



Geride kalanların kara duvağı, gecenin o sade o acımasız rengi, bir bekleyenin sessiz çığlığı. Neredesin? diye bölünen uykularımız, uykusuzluklarımız, gecelerimizin siyah dolunayı, karabasanlarımız, kumsalda kaybolan ayak izlerimiz, uzaklarda bir yerde asla duyamadığımız bir kemanın ara nağmeleri .

“ Bu sabah diğerlerinden farkı olmalı Allahım...” diye ettiğimiz dualar, çarelerimiz, çaresizliklerimiz ve özlediklerimiz için akıttığımız göz yaşlarımız...



Ve bir tren rayının ikiye böldüğü bir hayatın geride kalan karanlık yüzü...





02 Ağustos 2003 Cumartesi,15:00



İlk defa sensiz bir hafta sonunun tadına bakacağım. Ön yargılı olmak istemiyorum ama pek hoşlanmayacağım kesin. İnsanın bir ağız tadı var, bir zevki var, bir sırası var, böyle oldu bu sefer diye her şeyi illa beğenecek diye bir şey yok değil mi? Dışarı çıkmak pek istemiyor canım ne sahili, ne acılı tavuk dürüm nede ton balıklı sandviç aynı tadı alamam ki.



Sensiz olamam ki!...

15:25 Sahilde balık tutarken buldum kendimi oltalarımı salladım, biramı açtım, başladım beklemeye...

15:45 Oltamı yeniden salladım, biramı açtım başladım beklemeye...

16:00 Sıcaktan uyuklarken denizlerimizde balık kalmadığına emin olmaya başladım.

16:25 Denizden balık alamadım ama kendi kendimle yaptığım doyurucu sohbet neticesinde bu günden üç güzel ders aldım.



— Birincisi güneşin altında bira içilmemeli...

— İkincisi güneşte koruyucu krem kullanmadan fazla beklememeli...

Üçüncüsü ve en önemlisi ise;

— Sensiz yaşamaya asla uğraşmamalı...





03 Ağustos 2003 Pazar,21:00



Yorgun olduğumu hissediyorum. Kaslarımdaki sızılar yerlerini ince ince bir ağrıya bıraktı. Soğuk, çok soğuk bir Miller alarak koltuğa uzandım, yattığım yerden gökyüzünü görebiliyordum gözüm çok uzaklarda bir yerde bir noktaya takıldı ve bir müddet sonra o nokta büyüdü büyüdü ve senin o güzel yüzün halini aldı.

Seni düşünüyordum.

Sende beni düşünüyor muydun?

Seni görüyordum.

Sende beni görüyor muydun?

Senle konuşuyordum.

Sende benle konuşuyor muydun?



- Evet aşkım!...



Dediğini duyduğumda gözlerimi yavaşça kapadım.

Dalmışım.





03 Ağustos 2003 Pazar,02:05



...

Bu akşam mutlu değilim!



Evet, bu akşam mutlu değilim hatta ben bile değilim. Ne kadar uğraşsam da sen olmadan ben olamıyorum bir türlü ve sensizlik içimde hiç alışık olmadığım bir yabancı. Ve sensizliğin geçmek bilmeyen bu bilmem hangi saatinde komik bir şarkının nakaratlarına sıkıştırıyor mutluluğunu ama ben mutlu olmak istemiyorum bu akşam... Yanı başımda gezinen sensizliği tanımamazlığa geliyorum, sanki sen birazdan burada olacakmışsın gibi bir tavır takınıyorum ama sensizlik adını verdiğim yabancı hiçte oralı olmuyor. Ve anlıyorum ki sensizlikten kurtuluş mümkün değil. Olmayışının gündüzü bile geceye çevirdiği bu saatleri sanki saniyeymiş gibi yaşamak isteği bir an içimi ısıtsa da böyle bir şeye asla müsaade etmiyor sensizlik ve karanlığı getiren gidişinin, gelişinle dünyamı aydınlatacağın anı beklemekten başka bir çarem olmadığı gerçeğini kabullendiğimde bu güne kadar hiç dikkat etmediğim güneşin doğması, gerçekten bu kadar uzun mu sürüyor diye düşünüyorum...





03 Ağustos 2003 Pazar,04:10



“ Güneşin doğuşu karanlığı kaçırabilir mi?...”



İşte bu soru yokluğunun getirdiği karanlığı ancak varlığının ortadan kaldırabileceği gerçeğini aklıma getiriyor. Karanlığı ortadan kaldırabileceğine göre sen güneş olmalısın diye düşünüyorum.

Evet, evet sen güneş olmalısın.

Sevinçle çırpıyorum ellerimi bir taraftan dans ederken bir taraftan da hiç bilmediğim bir dilde aşk şarkısı söylemeye başlıyorum ve haykırıyorum;

- Sen güneş olmalısın!.

- Sen güneş olmalısın!.

Evet, sen güneş olmalısın.

Gün ışığım olmalısın.Karalık gecelerimin taze ışığı, yol göstericim olmalısın.

Peki neredesin?..

... Seni bekliyorum gün ışığım neredesin?





03 Ağustos 2003 Pazar,05:55



Tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak...



Akreple yelkovanın bu inanılmaz koşusunu izlemek eğer biri diğerine kavuşamazsa bende bir saplantı halini alacak. Mutlaka kavuşmaları gerek bunun için üst üste geldiklerinde saatin pilini çıkartmak lazım. Saat 06:00



Tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak...



Kafka böyle çıldırası bir günde bir böcek olarak uyanmıştı. Ben sensizliğe mahkûm bir insan kalıntısı olarak uyanamadım!... Şimdi düşünüyorum o bir böcek olarak, öldürülmediği müddetçe hayatını devam ettirme şansına sahipti ama ben sensiz olarak geri kalan yaşantımı nasıl devam ettirecektim? Saat 06:30



Cevap:.....?



Tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak...



Ben saat satıyorum.

Sahibinden hiç kullanılmamış saatler.

Hiç yaşanmamış, sensizliğe ait, tertemiz, ancak hasret dolu, acımı acı, özlem yüklü saatlerimi satıyorum.



Saatleri satmak istiyorum.

Saatleri satmak...

Ve

Uyumak istiyorum.

Sensizliğe uyumak.

Sen gelene kadar uyumak.

Gerekirse hiç uyanmamak...





03 Ağustos 2003 Pazar,09:00



Sesini duydum!

İlk defa duymuşçasına büyük bir coşku ve sevinç kapladı içimi. Senin sesini duymak ne demekti bu bilir miydin ki?..



- Sen hiç sesine özlem duymuş muydun?...

- ...?



Sesini duymak.

Sevdiğinin sesini duymak.

Uzaklarda bir yerde senin tüm hücrelerinle hayata tutunmanı sağlayan, karanlıklarda kaldığında bir deniz feneri gibi yolunu ışıtacağına inandığın, olması ile olmaması arasındaki farkın dünyanın dönmesi ile durması arasındaki fark kadar belirgin ve korkunç olduğuna inandığın, varolduğuna tüm kalbinle emin olduğun ama bir türlü ulaşamadığın bir kalbin sesini duymak...

Birden ağlamak istedim.

İçim gülmek istiyordu mutluluktan ama ben tercihimi birinciden yana kullandım. Ayaklarımı top yapıp kollarımın arasında, başımı dizlerime kapatıp, sarsıla sarsıla hıçkıra hıçkıra ağladım. Yokluğunun bu ilerleyen zor günlerinde belki ufak bir deşarj belki de bir savunma mekanizmasıydı. Ne dersen de bence sensizliği göz yaşlarımla boğmak istememden başka bir şey değildi.



Yalnızlığımı bir an da olsa silmeliydi sesin. Şimdilik bununla yetinmem gerekiyordu...



Allahım, sesini duydum ve...

Uzun kilometreleri o ince telefon tellerinden geçip aştı yüreğim, aştı ve sana kavuştu. O sırada sana bakanlar sıcak bir Finike sabahında bir kaç dakikalığına da olsa bir kalbin bir kalbe sarıldığını görmüştür mutlaka...



...09:35 Mesajın geldi. Sevdiğim yürek dile gelmiş sözcük olmuş akıyordu gönlüme;



- Gönderdiğin mesajlar güneş oldu yeni doğdu içime diyordu, sen benim gecem, gündüzüm her şeyimsin diyordu...

Mutluluğun formülünü keşfettim birden!



Mutluluk = [Sen + Ben] x Sevgimiz + Hayat



- İtirazı olan var mı?

- Kabul edilmiştir.

Oturumu kapatıyorum.

Sonsuza kadar bu formül asla değişmemeli...





03 Ağustos 2003 Pazar,11:00



...

- Günaydın Pazar.

- Günaydın İlhan.

- Günaydın gazetelerin Pazar ekleri.

- Günaydın İlhan.

- Günaydın yatağımın ayakucunda oturan Sensizlik!..

- .....?



İlk defa bir Pazar sabahı ve İstanbul’a doğan güneş beni hiç mutlu etmemişti. Zira senin olmadığın bir kent ve seni bana geri getirmeyen bir gün ne yaşanası bir gündü nede yaşanası bir kent.

Seni düşündüm birden. Aynı ülkedeydik, aynı atmosferi soluyorduk ve aynı iklimi paylaşıyorduk ama yoktun. Aramızda uzun çok uzun kilometreler vardı ve bir o kadar da hasretler.

Kâbuslara uyanmak gibi bir hayatı yaşamak zorunda kalışımın kaçıncı günüydü ya da kaç gün daha bunu çekeceğimin önemi yoktu artık. Sensizliğe mahkûm mu etmeliydin kalbimi ya da savaşmalı mıydım sensizlikle?

İşte tüm mesele bu...



- Muhafızlar yakalayın bu sensizliği!...











03 Ağustos 2003 Pazar,19:00



Günün yavaş yavaş geceye dönüştüğü saatler. Sende bilirsin ki hiç sevemedim akşamları bana hep ayrılıkları çağrıştırdı, hep sensiz kalışlarımı... Yine böyle bir akşam vakti bir trenin ardından bakamamıştım bile, uğurlayamamıştım seni, bir el bile sallayamamıştım, ardından bir soğuk mesaj yazabilmiştim sadece;



- İyi yolculuklar aşkım..



Oysa sana söyleyecek ne çok sözüm vardı anlatacak ne çok hikâyem. Hepsi bir soğuk mesajla birlikte boğazımda düğümlenip kaldı. Ve ilk defa o an bir daha böyle bir ayrılığı asla yaşayamayacağımı fark ettim. Ve asla yaşamayacağımı.

İnsanlar giderdi elbet, birileri birilerinin hayatına girerler ve çıkarlardı. Ah ! Bu gönül ne sevdiklerini yitirdi, ne can dediklerini yolculuklara değil bir daha asla geri dönüşü olmayan yollara terk etti. Yürek parçalarını topraklara bıraktı, bıraktı ama hiçbir zaman kalbinin bir parçası nefes alırken, hayattayken, canlı canlı kopup gitmedi. Böyle bir acı yaşanmadı bu yürekte.



Taki sen gidene kadar...





03 Ağustos 2003 Pazar,21:17



Beynimi kemiren sorularımın yanıtlarını ararken yalnızlığımın en dolu saatlerinde sıkıntı dolu ihtimallerimi seninle paylaşmak istedim.

Eminim ben yine kendimi yanlış anlattım , ama sende beni yanlış anlamak için bekler gibiydin sanki. Saniyelerin bile değerli olduğu, bazı geç gelen ve bir anda uçup giden zaman dilimleri vardır insanların hayatında bilirsin . Uzun süre beklenir, gelmesi için çok büyük uğraşlar verilir ve biranda ufkundan hızla gelip geçen bir uçak misali gelir ve geçer. İzi kalır sadece gökyüzünde ilk rüzgârla o da kaybolur...



Sanki bir yaz yağmuru gibidir o anlar. Geride kalan sadece ıslak toprağın kokusu ve biraz nemdir. İşte benim içinde öyle geç gelen, zor gelen ve bir o kadarda hızla geçecek olan bir zaman dilimini sevdiğim insanla paylaşmaya çalışmanın, olmazı oldurmaya uğraşmanın, yorgun bedenime gitgide daha fazla gelemeye başlayan hasretin sıkıntısı içinde zor anlarımdan birinde, şanssız olarak adlandırdığım bir telefon görüşmesinin ardından kırılganlıklarımızı en üst sınırlara çıkarıp birbirimize sitem dolu yıldırımlar gönderdik.

....

Yazmak iletişim kurabilmenin bence en iyi yolu. Birincisi düşünmek için bol zamanın var, uygun kelimeleri bulabiliyorsun, hatalarını kolay fark edebiliyorsun, ikincisi kelimelerin sana kırıcı bir şey söylemeleri imkânı yok, üçüncüsü yanlış anlaşılma problemi tamamen ortadan kalkıyor. Bu seninle yaptığımız telefon konuşmalarımızın iyi olmadığı anlamına gelmesin ama yinede bence yazarak iletişim, zor, sıkıntılı ama en emin ve en sağlıklı yol.



- Yazıyorum; orda mısın?...

- Yazdım; Evet buradayım.

- Yazıyorum; Nasılsın?

- Yazdım; Ben iyiyim sen?

- ...!



Sıkıldın mı?

Elin mi ağrıdı.

Hadi oradan ihtiyar sende...







04 Ağustos 2003 Pazartesi,01:30



Hava sıcak. Uyuyamıyorum. Ve gecenin bu kör vakti ayaklarımın bana ait olmadığını düşünüyorum. Bağımsız bir organ oldu onlar sanki. Sürekli sana gelmek istiyorlar gibi bir his uyandı bende, çaktırmadan onları takip ediyorum, evet evet sürekli sana gelmek istiyorlar. Bunu çok istediğim için beynimin bana bir oyunu zannediyorum ama hayır! inatla sana gelmek istiyorlar.



Mutlumu olmalıyım? Bedenimden bağımsız iki ayağım oldu diye mutlu mu olmalıyım?... Düşünsene ne çılgın bir gazete haberi olurdu!..



- İstanbul’un Göztepe semtinde bir adam gece vakti evrim geçirerek bölünmeye başladı. Amip gibi bölünen genç adama ait ayaklar çevre yolunda hızla koşarken görüldü. Yada adama ait kalp başıboş dolaşırken yakalandı yetkililer bir şeyler mırıldanan kalbin ne dediğini araştırıyorlar...



Dünyadaki hiçbir insan anlamaz ama Sen o kalbin ne dediğini biliyorsun değil mi?





04 Ağustos 2003 Pazartesi,09:00



Anne ben ağlayacağım...



Sırt üstü uzanmıştım yere.

Yattığım serden sessizce gözümü tavana dikmiş sana ait anılarımı arıyorum.



- Tavanın beyaz badanasının üzerine serpiştirilmiş anılar mı var?

- Sen mi koydun dün gece onları oraya?

- Kuruyunca yere düşecekler mi?

- Neden sen uzaktasın?

- Uzak sen orada olduğun için mi uzak?

- İstesen gelemez misin?

- Sen yok musun şimdi?

- Burada olmaman başka bir yerde olmanı mı gerektiriyor ?

- Koskoca kent ne yapacak şimdi sensiz?

- Polis en kısa zamanda ortaya çıkmazsan tutuklamalara başlayacakmış diye yazıyor

gazeteler!...

- Bakanlar Kurulu Kararı çıkarıp oraları yasak ettiğimizi mi açıklasak?

- Senin yanında olmak için kaç net soru yapmam lazım?

- Neden bugün?

- Neden ben?

- Elini biraz bırakmaya gelmedi neden hemen kayboluverdin?

- Bugün olmaman yarında olmamanı mı gerektiriyor?

- Öbür gün demi yoksun?

- Gelme ihtimalinin oranı gelmeme ihtimalinden daha mı yüksek?

- Sen olmadığın için Bugün cezalı mı?

- Yarın da gelmezsen yarınadamı ceza verilecek?

- Bu kaç gün sürecek böyle, yoksa yarın diye bir zaman olmayacak mı?

- Saatlerimizi ayarlamalı mıyız? Hayır, gelişini kaçırmamak için.

- Gelecek misin?

- Gelmeli misin?

- Kendini gelecek gibi mi hissediyorsun, gelmeyecek gibi mi?

- O trene kaç yolcu biner?

- Sen açıkta kalır mısın?

- Yarın beni Haydarpaşa garında dolaşırken görürlerse ceza verirler mi? Yanlış anlama trenlerin geliş saatlerini denetleyeceğim bir hata olmasın diye...

- Çabuk gelmen için rayları ütüleyip düzleştirdim dün akşam. Çok yorucu oldu ama olsun.

- Beğendin mi?

- .....?



Talimatlar yağdırıyorum insanlara sen gelene kadar mutsuzluğu emrediyorum. Her kim ki sen gelene kadar mutluyum derse, her kim ki mutluluktan gülerse ben ağlayacağım.



- Anneeee ben aşık oldum!...



Evvet beyler!. 09:35 ağlaması geliyor.





04 Ağustos 2003 Pazartesi,19:00



....

Gittikçe ağırlaştım...ağırlaştım... ağırlaştım.

Bunu yavaş yavaş oturmakta olduğum koltuğun içine gömülmemden anlıyordum. Ama aynı anda sanki gitgide yukarıya doğru yükseliyorum. Garip bir tezat içinde kalan bedenim sanki vermesi gereken bu ağır ve zor kararların ağırlığını hissediyor gibiydi... İnsan beyni başkaları ile ilgili durumlarda binlerce fikir üretebilir ve kararlar verebilir ama maalesef kendimiz ile ilgili çok önemli yaşamsal kararlar vermemiz gerektiğinde işte o kırılma noktası geldiğinde ne matematiksel hesapların, ne olasılık hesaplarının nede yüzdelik ihtimallerinin hiç önemi kalmıyor.



Peki, bu kırılma noktasından sonra neyin önemi kalıyor insan hayatı için?

Cevabı çok zor gibi gelse de benim için kolay bir seçim.

Tek önemli şey yüreğimin içinde, sevgin üzerine kurduğum dünyam ve içindeki Sen!...



Bir karar mı vermem gerekiyor?

Bir karar vermem gerekmiyor...

Bir şey mi yapmam gerekiyor?

Bir şey yapmam gerekmiyor...



Bence yukarılarda bir yerde biri benim için bir karar verecek ve benim için en doğru olanı yapacak, ben sadece bekliyorum...



- Sana güveniyorum Yukarıdaki...





04 Ağustos 2003 Pazartesi,21:00



Harflerin ricası üzerine...



Ben sana bir mektup yazmıyorum, sende okumuyorsun aslında. Bu kâğıdın üzerindeki siyah lekeler kendi kendilerine toplanıp gelen harfler. Alfabe boyanıyormuş bir müddet burada kalmak istediler olur dedim. Kendi kendilerine bir düzen kurdular. Aslında ben kimsenin işine karışmam.

Bunlar kendi aralarında toplanmaya başladılar, biraz toplanıp oluşan şeye kelime diyorlar, o kelimelerde aralarında anlaşıp bir sıraya giriyorlar. Cümleyiz biz diyorlar. Aralarında garip bir askeri disiplin var. Cümleler toplanıp paragrafları oluşturuyorlar, aralarına da bir takım işaretler yerleştiriyorlar. İlgiyle izliyorum onları.



....21:10

Toplanmaları hızlanmaya başladı. Sanki aceleleri var bazı yerleri daha koyu işaretliyorlar. Görme bozuklukları olduğunu düşünüyorum.



....21:15

Toplanmalarını tamamladılar gibi bir şey. Güzel bir görüntü oluştuğunu sanıyorum. Son gelen bir harf bir sırayı işaret ediyor. Ben aslında kimsenin harflerini okumam ama okumamı istediklerinden kıramıyorum onları.

Deliriyorum galiba bunlar aklımdan geçenleri yazmışlar kâğıtlara...



Son sıraya bak mı diyorsunuz? Ne yazıyor ki?



- Seni seviyorum...





04 Ağustos 2003 Pazartesi,22:10



Bugün biraz yağmur çiseledi İstanbul’a.

Toprak biraz hüzün koktu, özlemlerim depreşti biraz, içim burkuldu biraz hasret acısıyla.

Seni düşündüm!

O sıcacık gülüşün geldi gözlerimin önüne, sıcacık nefesini hissettim, uzaklarda bir yerdeki ellerinin yakınlığını aradım. Nemli çimenlerin üzerine sere serpe yatıp başını dizlerine dayamak istedim ağlamadan önce. Sonra hıçkırıklara boğulmak istedim ve her hıçkırıkta boğazıma düğümlenen sensizliği atmak istedim.



Bugün biraz yağmur, biraz rüzgâr, biraz sen olmak istedim.

Bugün sevinç göz yaşlarım olsun istedim biraz...





04 Ağustos 2003 Pazartesi,23:00



Biliyor musun? Robinson’un Cuması gibi perişan bir hayat sürüyorum sensizliğe mahkûm odamda. Yokluğunun bu son günlerinde elimdeki son sevgi kırıntısını bile tüketmiş bir halde ufuklarımdan gelecek olan Sen’i bekliyorum. Hasretten çatlayan dudaklarım dudaklarını bekliyor, kuruyan ellerim ellerinin yumuşaklığını özlüyor. Kavrulmuş kalbim yüreğinin yumuşaklığı ile tanışacağı anı bekliyor.



Sen hangi denizlerde pupa yelken hızla ilerlerken yolunda, yolumuzun kesişeceği an hızla yaklaşıyor eminim, martılar bile sevinecek seni görünce derinlerde bir yerde bir deniz kızının şarkısı coşkumuza eşlik edecek, gidişinin getirdiği tüm karanlıklar gelişinin ışığı ile kalbim gibi aydınlanacak. Gelişini seyretmek en güzel görüntü olacak kalacak göz bebeklerimde. Kocaman açılmış bir yürek gibi kocaman açılmış kollarımla karşılayacağım seni ve saracağım bir daha asla açmamak üzere kenetlenecek kollarım.Koca bir ateşten



- Hoş geldin!



yazacağım kumsallarıma, “ Evine hoş geldin.”





04 Ağustos 2003 Pazartesi,24:00



Sensiz bir gece daha iniyor kente perde perde. Yalnızlığın karanlığına henüz alışamadı gözlerim, el yordamları ile yürümek çok zor sensiz yollarda, ışığını arıyorken daha da karanlıklara batan yüreğim senin gelişinle şenleneceği anı bekleyerek huzur bulmaya çalışıyor. Geri sarıyor saatler. Sen gideli 107 saat, 6420 dakika, 385200 saniye oldu. Sana kavuşacağım saatlerin coşkusu ile son bir gayret diyorum kanayan gönlüme, son bir gayret!



Ne olursun dayan şimdi kavuşmak zamanı artık...



Aslında sensiz değilim biliyor musun? Sensizde kalmadım çünkü sensiz olabilmem için seni tamamen yitirmem gerek.

Hiçbir şey varken yok olamaz!

Bu bir bakış açısı, sen şimdi yoksun aslında değil mi?

Hayır değil... Burada yok olman başka bir yerde de olmama ihtimalini doğurmuyor.burada yoksun sadece , oysa orada varsın , o halde orada olmadığında da burada olman gerek, değil mi?.

Tipik aynı anda iki yerde birden olamama durumu???

...



Dinlenmeliyim!

Galiba durumum biraz bozulmaya başladı.başladı.başladı.başladı.....



- Şu sakinleştiricimi verir misiniz?!





04 Ağustos 2003 Salı,06:00



....

Erken kalkan çok yol alır.

Ama ben yol almak istemiyorum ki!...

Yol almak isteyenlerin gideceği bir yer vardır. Varmak istedikleri bu yer bir şekilde önemlidir. Benim gidecek bir yerim yok, bir yere varmak ta istemiyorum. Ben bir çınar ağacı misali kök saldığım bu yerde beklemek istiyorum beklediklerimi.

Ve kollarımı açmış, yüreğimi açmış bekliyorum.



Ben bir otobüs bekliyorum. Bir tren bekliyorum. Bir yolcu bekliyorum. Bir kalp bekliyorum. Bir sevgi bekliyorum. Bir sıcacık el bekliyorum yorgun yüzümde. Bir yolculuk bekliyorum. Sessiz bir deniz kenarında gün doğarken el ele yürümeyi bekliyorum. Ana kucağı gibi yumuşacık bir dizde yatarken saçlarımın okşanmasını bekliyorum. Salata hazır diye bağırmanı bekliyorum...bekliyorum...bekliyorum...



Soldan sağa dört harfli.



- Seni !..



Bekliyorum...





04 Ağustos 2003 Salı,12:00



....

Sevmek?



Yürek dolusu sevmek. Kana kana, doya doya sevmek. Öyle bir sevmek ki bir nisan yağmurunda iliklerine kadar ıslanırcasına sevmek. Bedeninin tüm hücreleri ile sevmek. Sadece sevmek, düşünmeden, hesap kitap yapmadan, arzularını, hislerini tüm hayvanca dürtülerinden arınıp, yalın, sade, dürüstçe, ışıl ışıl, pırıl pırıl sevmek.

Seni sevmek...



Beklemek?



Arzu dolu gözlerini ufuklara dikip beklemek. Boynunu büküp beklemek. Yaşlı gözlerle beklemek. Gülen gözlerle beklemek. Merak içinde beklemek. Tüm duyu organlarınla beklemek. Gözünü yollara dikip beklemek. Kucak açıp beklemek. Arzu dolu beklemek. Seni beklemek...



Kavuşmak?



Beklediğine kavuşmak. Arzuladığına kavuşmak. Sevgiline kavuşmak. Aşık olduğuna kavuşmak. Eşine kavuşmak. Özlemlerine kavuşmak. İdeallerine kavuşmak. Sevgiye kavuşmak. Mutluluğa kavuşmak. Huzura kavuşmak.

Sana kavuşmak...



....



Gözlerini dikip yolun başından çıkagelmesini bekleyeceksin.

Bir ışıltının ilerde parladığını gördüğünde anlayacaksın O’ nun geldiğini, rüzgârda uçuşan saçlarıyla, usul usul küçük adımlarıyla gelmesini bekleyeceksin ve o son metrelerin bitmesini isteyeceksin koş diyeceksin, haydi koş, koşsana...

Kalbinde gitgide hızlanan çarpıntıya engel olmaya çalışarak dağarcığındaki tüm sözcükleri tekrar tekrar aklından geçireceksin söylenecek en uygununu bulmaya çalışarak.

Son adımlar,

Son metreler,

Son sözcükler, boğazında düğümlenen bir hıçkırık, belki bir damla mutluluk gözyaşı....



Beş adım,

Dört,

Üç,

İki,

Bir...

....

Hoş geldin aşkım...





05 Ağustos 2003 Salı,13:00



Seni bekliyorum.

Özlemlerimi artık dizginlemeden seni bekliyorum.

Sana sarılıp kollarında erimek için seni bekliyorum.




Niçin gelmedin?...




imza

_insomniac_
Alıntı Yaparak Cevapla